HaticeTopçu
Köşe Yazarı
HaticeTopçu
 

KENDİ ÖZÜNDEN UZAKLAŞAN TÜRKİYE

Ülkemde öyle şeyler yaşanıyor ki, isimler, kimlikler, doğrular, yanlışlar, iyiler kötüler hepsi iç içe geçmiş, ayırt edilemez halde ve kafalar son derece karışık. Yani ülkeyi bir bedene benzetecek olursak son derece hasta! Hastalığın tedavisi için hekimler bir türlü uzlaşamıyor, her biri ayrı tedavi yöntemleri öneriyor, bazları çarenin alternatif tıpta olduğunu söylüyor. Beden erimeyi sürdürüyor, hücreler kendini koruyamıyor, kendi özünden uzaklaşıyor… Yani hastalık sağlıklı hücrelere de sıçrıyor ve sağlıklı hücrelerin tedavi yöntemlerinin yan etkilerinden korunması düşünülmeden sağlıksız hücrelerin yok edilmesine yönelik tedavi yöntemlerine kafa yoruluyor. Bu yöntemde hayatta kalma süresini bedenin gücü, direnci, mücadelesi belirliyor. 1 ay, 3 ay, 6 ay, 1 yıl… belki daha uzun belki daha kısa… Bunun adı kaos eşiğinde çürüme. İnsan bedeni üzerinden bir benzetme elbette ama ülkemiz bu durumda, ülkemiz çok hasta. Tıpkı Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi. Yoğun bakıma alınmasına ramak kalmış. Arayışlar yoğun bakımı geciktirme -günü kurtarma arayışları. Bunu önlemek için de sağa sola saldırılar var. Çünkü hasta bedenin kaynakları tükenmiş, yeterince beslenemiyor. Son günlerde yaşadığımız fon krizi benzetmeden yola çıkacak tam da bu durum. Şimdi kime güvenilebileceğini soralım Sermaye Piyasası Kurumuna (SPK) mı, alım-satım işlemlerinin para ve menkul kıymet değişimini güvenle gerçekleştirme görevi olan Takasbank’a mı, yoksa işlemleri yaptığınız hem de cumhuriyetin kurduğu kalkınma temelli o güzide bankalara mı? Öyle bir sıçramış ve öylesine sarmış ki her yanı çürüme cumhuriyetin bankalarını da sermayenin kuyruğuna takmış. Öyle ya aksi güvenli olduğundan emin olunmayan fonların işlemlerine izin verilir miydi? Gelelim Öze: Tam bağımsızlık özünde ulusal egemenlik, üniter ulus devlet, laik cumhuriyet, Anayasa’mızın ilk üç maddesi ve o üç maddenin değiştirilemeyeceğine dair dördüncü maddesi… Bedenin varlığını, sağlığını sürdürebilme güvencesi bunlar. Yapılması gereken bu özden sapmamak ve diğer düzenleyici maddelerle iyileşmek, gelişmek ve ilerlemek… Şimdi tedavi noktasında bu denli kafa karışıklıklarının olduğu, bir türlü karar verilemediği bir noktada amaç belli, akıbet de belli… Öyleyse ne yapmalı önce öze dönmeli, tedavi şekli özde. Sonra tedaviye başlanmalı ve sonra hastanın güçlenmesini sağlamalı. Peki bunu kiminler gerçekleştirilebilir? Henüz hastalık sıçramamış, özünden sapmamış bütün demokratik güçlerle… Aksi hastalığı ortaya çıkaranlar amaçlarına adım adım ilerlemeyi sürdürecekler. Çünkü hastalık onların işine geliyor, ülkenin çürütülmesi hedeflenen amacın taşlarını döşüyor… Bu noktada akla gençliğe hitabe geliyor: “Memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler." Özellikle bu metnin ikinci satırdaki ifadede geçen ‘müstevliler’ yani ‘işgalciler’ sözcüğünün altını kalın kalın çizmek istiyorum. Bu cümleyi Türkçeleştirecek olursak: “Hatta bu yönetim gücünü elinde bulunduranlar kişisel çıkarlarını işgalcilerin amaçlarıyla birleştirebilirler.” İşte tam da buradayız! Bakmayın öyle Melih Gökçek’in ifadesinin alınmasına. Bakmayın ifade vermeye giderken ağzında sakızla baloncuk yapma pozlarıyla “bana bir şey olmaz” mesajı verişine. Bu iş öyle toprakta “jelibon” bulmaya benzemez. Emperyalizm ve yerli iş birlikçilerinin amaçları yolunda isimlerin hiçbir önemi yok. Emperyalizm kullandığını, kullanma süresi bitince imha eder… Bakmakla görmek arasındaki fark büyüktür. Herkes bakar, ancak herkes göremez. Herkesin bakması ama aynı şeyi görememesi gerçeğinde saklıdır gerçek. Yeniden Osmanlı’nın son döneminde batı emperyalizminin dediği “hasta adam” noktasındayız. Türk tarihi sömürgeciliği reddetmiştir. Emperyalizmin bugün ülkemizi sürüklediği yeri de reddedecek ve öze dönerek, günümüz koşullarını da işin içine katarak zafere ulaşacak! Hiç şüpheniz olmasın.
Ekleme Tarihi: 23 Eylül 2026 -Çarşamba
HaticeTopçu

KENDİ ÖZÜNDEN UZAKLAŞAN TÜRKİYE

Ülkemde öyle şeyler yaşanıyor ki, isimler, kimlikler, doğrular, yanlışlar, iyiler kötüler hepsi iç içe geçmiş, ayırt edilemez halde ve kafalar son derece karışık.

Yani ülkeyi bir bedene benzetecek olursak son derece hasta!

Hastalığın tedavisi için hekimler bir türlü uzlaşamıyor, her biri ayrı tedavi yöntemleri öneriyor, bazları çarenin alternatif tıpta olduğunu söylüyor.

Beden erimeyi sürdürüyor, hücreler kendini koruyamıyor, kendi özünden uzaklaşıyor…

Yani hastalık sağlıklı hücrelere de sıçrıyor ve sağlıklı hücrelerin tedavi yöntemlerinin yan etkilerinden korunması düşünülmeden sağlıksız hücrelerin yok edilmesine yönelik tedavi yöntemlerine kafa yoruluyor.

Bu yöntemde hayatta kalma süresini bedenin gücü, direnci, mücadelesi belirliyor. 1 ay, 3 ay, 6 ay, 1 yıl… belki daha uzun belki daha kısa…

Bunun adı kaos eşiğinde çürüme.

İnsan bedeni üzerinden bir benzetme elbette ama ülkemiz bu durumda, ülkemiz çok hasta. Tıpkı Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi. Yoğun bakıma alınmasına ramak kalmış. Arayışlar yoğun bakımı geciktirme -günü kurtarma arayışları. Bunu önlemek için de sağa sola saldırılar var. Çünkü hasta bedenin kaynakları tükenmiş, yeterince beslenemiyor.

Son günlerde yaşadığımız fon krizi benzetmeden yola çıkacak tam da bu durum. Şimdi kime güvenilebileceğini soralım Sermaye Piyasası Kurumuna (SPK) mı, alım-satım işlemlerinin para ve menkul kıymet değişimini güvenle gerçekleştirme görevi olan Takasbank’a mı, yoksa işlemleri yaptığınız hem de cumhuriyetin kurduğu kalkınma temelli o güzide bankalara mı?

Öyle bir sıçramış ve öylesine sarmış ki her yanı çürüme cumhuriyetin bankalarını da sermayenin kuyruğuna takmış. Öyle ya aksi güvenli olduğundan emin olunmayan fonların işlemlerine izin verilir miydi?

Gelelim Öze: Tam bağımsızlık özünde ulusal egemenlik, üniter ulus devlet, laik cumhuriyet, Anayasa’mızın ilk üç maddesi ve o üç maddenin değiştirilemeyeceğine dair dördüncü maddesi… Bedenin varlığını, sağlığını sürdürebilme güvencesi bunlar. Yapılması gereken bu özden sapmamak ve diğer düzenleyici maddelerle iyileşmek, gelişmek ve ilerlemek…

Şimdi tedavi noktasında bu denli kafa karışıklıklarının olduğu, bir türlü karar verilemediği bir noktada amaç belli, akıbet de belli…

Öyleyse ne yapmalı önce öze dönmeli, tedavi şekli özde. Sonra tedaviye başlanmalı ve sonra hastanın güçlenmesini sağlamalı.

Peki bunu kiminler gerçekleştirilebilir? Henüz hastalık sıçramamış, özünden sapmamış bütün demokratik güçlerle…

Aksi hastalığı ortaya çıkaranlar amaçlarına adım adım ilerlemeyi sürdürecekler. Çünkü hastalık onların işine geliyor, ülkenin çürütülmesi hedeflenen amacın taşlarını döşüyor…

Bu noktada akla gençliğe hitabe geliyor:

“Memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler."

Özellikle bu metnin ikinci satırdaki ifadede geçen ‘müstevliler’ yani ‘işgalciler’ sözcüğünün altını kalın kalın çizmek istiyorum. Bu cümleyi Türkçeleştirecek olursak: “Hatta bu yönetim gücünü elinde bulunduranlar kişisel çıkarlarını işgalcilerin amaçlarıyla birleştirebilirler.”

İşte tam da buradayız!

Bakmayın öyle Melih Gökçek’in ifadesinin alınmasına. Bakmayın ifade vermeye giderken ağzında sakızla baloncuk yapma pozlarıyla “bana bir şey olmaz” mesajı verişine. Bu iş öyle toprakta “jelibon” bulmaya benzemez.

Emperyalizm ve yerli iş birlikçilerinin amaçları yolunda isimlerin hiçbir önemi yok. Emperyalizm kullandığını, kullanma süresi bitince imha eder…

Bakmakla görmek arasındaki fark büyüktür. Herkes bakar, ancak herkes göremez. Herkesin bakması ama aynı şeyi görememesi gerçeğinde saklıdır gerçek.

Yeniden Osmanlı’nın son döneminde batı emperyalizminin dediği “hasta adam” noktasındayız.

Türk tarihi sömürgeciliği reddetmiştir. Emperyalizmin bugün ülkemizi sürüklediği yeri de reddedecek ve öze dönerek, günümüz koşullarını da işin içine katarak zafere ulaşacak!

Hiç şüpheniz olmasın.

Yazıya ifade bırak !