BARINMA !

ÖZEL HABER 30.07.2026 - 19:50, Güncelleme: 30.07.2026 - 19:50 276 kez okundu.
 

BARINMA !

Bu Dünya Yüreği Yufka İnsanlar İçin Cehennem!

Araştırmacı Gazeteci Yazar Erdal Direğin, anayasal ve insani bir hak olan barınmanın günümüz Türkiye’sinde nasıl bir yaşam mücadelesine dönüştüğünü çarpıcı veriler ve kişisel gözlemleriyle gözler önüne seriyor. Yüksek enflasyon ve kontrolden çıkan kira artışlarının gölgesinde eriyen alım gücünü sorgulayan Direğin; otogarlarda, tren garlarında ve hastane köşelerinde sabahlayan ailelerin can acıtan tablosunu aktarıyor. Sosyal devlet anlayışından vergi adaletine, üretim ekonomisinden sosyal konut ihtiyacına kadar krizin kök nedenlerini analiz eden bu özel haber, toplumun derinleşen barınma ve geçim yarasını tek bir soruyla gündeme taşıyor: "Bizi bu hale kim getirdi?" Erdal Direğin   Ne kadar da ironik bir kelime. Seyahat gibi, eğitim gibi, sağlık gibi, yaşam hakkı gibi. Yani her bireyin insan onuruna yaraşır, güvenli, sağlıklı ve erişilebilir bir konutta yaşam hakkıdır. Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi ve Anayasamızla güvence altına alınmış bir haktır. O zaman nedenlerine ve analizlerime geçelim. Yüksek kira artışları, konut arzının yetersizliği, alım gücünün düşmesiyle doğrudan ilişkilidir. Fiyatı ne belirler? Arz ve talep. Yeterince arz olmayıp, talep de çoksa fiyatlar yükselir. Daha önce yaptığım analizlerde enflasyon ile alım gücü arasındaki hem farkı anlatmıştım. Enflasyon düşse bile alım gücü artmazsa bir şey ifade etmez. Buradan yola çıkarsak, yüksek enflasyon karşısında adeta eriyen alım gücü ile vatandaşlarımızın yaşam savaşını hepimiz hissediyoruz. Son yıllarda ev almak hayal, yüksek faizlerle alınan kredilerin geri ödenmesi de imkansız hale geliyor. Ekonomi programlarında batık kredilerin hangi boyutlara geldiği anlatılıyor. Elinizde nakit birikiminiz yoksa, kredi ile ev almak son derece riskli. Ekonomi iyiden iyiye bozulmaya başladı ve her sektörde dalgalanmalar yaşanıyor. İşten çıkarmalar, kapanan iş yerleri, her biri üst üste gelince, gelecek kaygısı yaşamayanların sayısı da çok az oluyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, toplumsal güven duygusunu azaltıyor, suç oranlarını artırıyor, yoksul ailelerin çocuklarının eğitime ve sağlığa ulaşmakta zorluk yaratıyor. Yine barınmaya dönecek olursak, ne ev alınabiliyor, ne de yüksek kiralar ödenebiliyor. Büyük şehirlerde yaşamak artık hayal, insanlar nasıl kaçacaklarının planlarını yapıyor. Devlet memurları özellikle İstanbul’da yaşamak istemiyor. İstanbul’da ortalama kira fiyatı 44 bin TL, İzmir’de 28 bin, Ankara’da 24 bin TL olarak tespit edilmiştir. Hadi bakalım biraz daha somutlaştıralım. Ortalama 65 bin-75 bin arasında olan devlet memurlarından başlayalım. Yoksulluk sınırının 120 bin, Açlık sınırının 37 bin TL olduğunu düşündüğümüzde 40-50 bin TL ev kirasının olduğu bir kentte yaşamak imkansız değil mi? Çocukları varsa eğitim masrafları, giyim harcamaları, faturalar, yol ücretleri ve elbette yeme-içme harcamaları. Bir çok aile bu şartlarda düzgün beslenemiyor, sadece karın doyuruyor.  Her 4 çocuktan biri okula aç gidiyor şeklinde somut bir tespit var. Asgari ücretli ve emeklilerin bu kiraları verip, barınma ihtimali hiç yok. Buna matematik izin vermiyor. Bu hesaba girersek aklımız şaşar. Şimdi gelelim can acıtıcı yere. Evleri olmayan, kiralarını ödeyemeyip evlerinden çıkarılanların içler acısı durumuna. Bu insanlar ne yapıyor acaba? Klasik evsizler zaten hep vardı. Sayıları çok fazla olmadığı için ancak soğuk havalarda, belediyelerin kucak açması ile kendilerini fark ederdik. Bir çoğu da kimsesiz olanlardır. Bu dönemde çok daha fazlası görünüyor. Hastanelerin içinde sandalye köşelerinde geceyi geçirenleri çok fazla görür olduk. Sadece hastaneler mi? Büyük otogarlar ve tren garlarında da bu üzücü görüntüleri görmek mümkün. Hem de ailece, çoluk çocuk, bir battaniye altında yaşam mücadelesi veriliyor. Hadi, yazın koşullar bir derece daha iyi, ya kışın neler olacak? Bir çoğumuz sıcak evlerimizde, yarı aç, yarı tok olarak da olsa bir çatımız var değil mi? Ne büyük şans. Böyle mi düşünmeliyiz gerçekten. “Bizi bu hale kim getirdi” diye sormak en doğal hakkımız değil mi? Dini saiklerle bize hep “şükredin” diyorlar, tamam edelim de biz neden fakirlikte eşitlendik, neden yoksullukta eşitlendik diye sormayalım mı? Antalya’dan otobüsle Isparta’ya geçmek için otogara gittim saat epeyce erkendi, hava aydınlanmak üzereyken gördüklerim canımı acıttı. Kendi telefonum ile çektim. Yüzlerini çekmemeye çalıştım. Onlarca, yolcu olmayan, sadece gece bir çatı altında barınmak isteyen insanlar uyanmaya başlıyor, hatta birbirlerini uyandırıyorlar. Peki uyandılar, ne yiyecekler? Çocukları ne yiyecek? Böyle düşününce iyice karamsar oluyorum. Sıkça tekrarladığım bir sözüm aklıma geliyor. “Bu dünya yüreği yufka insanlar için cehennem” İnsanımızı mı, hayvanımızı mı, ağacımızı mı, suyumuzu mu koruyalım, şaşırıyoruz. Barınma sorunu gerçekten can acıtıyor. Kalıcı çözümlere ihtiyaç var. Çözümleri de yok değil. Rantı düşünmeden sosyal konutlar yapılmalı, sadece alt gelir grupları için ödenebilir ölçülerde ya da bedelsiz olarak projeler hazırlanmalı. Aslında en önemlisi, halkın refahını sağlayıp, alım gücünü yükseltmek olmalı. Bu da tüketim ekonomisinden vaz geçip, üretim ekonomisine geçmekten ve vergi adaletini düzeltmekten geçer. En zengin ile en fakirimiz aynı dolaylı vergiyi ödüyor. Son sözüm de her alanda ADALET ve LİYAKAT olmalı diyorum. Artık kim duyarsa…   Fotoğraflar: Erdal Direğin
Bu Dünya Yüreği Yufka İnsanlar İçin Cehennem!

Araştırmacı Gazeteci Yazar Erdal Direğin, anayasal ve insani bir hak olan barınmanın günümüz Türkiye’sinde nasıl bir yaşam mücadelesine dönüştüğünü çarpıcı veriler ve kişisel gözlemleriyle gözler önüne seriyor. Yüksek enflasyon ve kontrolden çıkan kira artışlarının gölgesinde eriyen alım gücünü sorgulayan Direğin; otogarlarda, tren garlarında ve hastane köşelerinde sabahlayan ailelerin can acıtan tablosunu aktarıyor. Sosyal devlet anlayışından vergi adaletine, üretim ekonomisinden sosyal konut ihtiyacına kadar krizin kök nedenlerini analiz eden bu özel haber, toplumun derinleşen barınma ve geçim yarasını tek bir soruyla gündeme taşıyor: "Bizi bu hale kim getirdi?"

Erdal Direğin
 

Ne kadar da ironik bir kelime. Seyahat gibi, eğitim gibi, sağlık gibi, yaşam hakkı gibi. Yani her bireyin insan onuruna yaraşır, güvenli, sağlıklı ve erişilebilir bir konutta yaşam hakkıdır. Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi ve Anayasamızla güvence altına alınmış bir haktır.

O zaman nedenlerine ve analizlerime geçelim. Yüksek kira artışları, konut arzının yetersizliği, alım gücünün düşmesiyle doğrudan ilişkilidir. Fiyatı ne belirler? Arz ve talep. Yeterince arz olmayıp, talep de çoksa fiyatlar yükselir.

Daha önce yaptığım analizlerde enflasyon ile alım gücü arasındaki hem farkı anlatmıştım. Enflasyon düşse bile alım gücü artmazsa bir şey ifade etmez. Buradan yola çıkarsak, yüksek enflasyon karşısında adeta eriyen alım gücü ile vatandaşlarımızın yaşam savaşını hepimiz hissediyoruz.

Son yıllarda ev almak hayal, yüksek faizlerle alınan kredilerin geri ödenmesi de imkansız hale geliyor. Ekonomi programlarında batık kredilerin hangi boyutlara geldiği anlatılıyor. Elinizde nakit birikiminiz yoksa, kredi ile ev almak son derece riskli. Ekonomi iyiden iyiye bozulmaya başladı ve her sektörde dalgalanmalar yaşanıyor. İşten çıkarmalar, kapanan iş yerleri, her biri üst üste gelince, gelecek kaygısı yaşamayanların sayısı da çok az oluyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, toplumsal güven duygusunu azaltıyor, suç oranlarını artırıyor, yoksul ailelerin çocuklarının eğitime ve sağlığa ulaşmakta zorluk yaratıyor.

Yine barınmaya dönecek olursak, ne ev alınabiliyor, ne de yüksek kiralar ödenebiliyor. Büyük şehirlerde yaşamak artık hayal, insanlar nasıl kaçacaklarının planlarını yapıyor. Devlet memurları özellikle İstanbul’da yaşamak istemiyor. İstanbul’da ortalama kira fiyatı 44 bin TL, İzmir’de 28 bin, Ankara’da 24 bin TL olarak tespit edilmiştir. Hadi bakalım biraz daha somutlaştıralım. Ortalama 65 bin-75 bin arasında olan devlet memurlarından başlayalım. Yoksulluk sınırının 120 bin, Açlık sınırının 37 bin TL olduğunu düşündüğümüzde 40-50 bin TL ev kirasının olduğu bir kentte yaşamak imkansız değil mi? Çocukları varsa eğitim masrafları, giyim harcamaları, faturalar, yol ücretleri ve elbette yeme-içme harcamaları. Bir çok aile bu şartlarda düzgün beslenemiyor, sadece karın doyuruyor.
 Her 4 çocuktan biri okula aç gidiyor şeklinde somut bir tespit var. Asgari ücretli ve emeklilerin bu kiraları verip, barınma ihtimali hiç yok. Buna matematik izin vermiyor. Bu hesaba girersek aklımız şaşar.

Şimdi gelelim can acıtıcı yere. Evleri olmayan, kiralarını ödeyemeyip evlerinden çıkarılanların içler acısı durumuna. Bu insanlar ne yapıyor acaba? Klasik evsizler zaten hep vardı. Sayıları çok fazla olmadığı için ancak soğuk havalarda, belediyelerin kucak açması ile kendilerini fark ederdik. Bir çoğu da kimsesiz olanlardır. Bu dönemde çok daha fazlası görünüyor. Hastanelerin içinde sandalye köşelerinde geceyi geçirenleri çok fazla görür olduk. Sadece hastaneler mi? Büyük otogarlar ve tren garlarında da bu üzücü görüntüleri görmek mümkün. Hem de ailece, çoluk çocuk, bir battaniye altında yaşam mücadelesi veriliyor. Hadi, yazın koşullar bir derece daha iyi, ya kışın neler olacak? Bir çoğumuz sıcak evlerimizde, yarı aç, yarı tok olarak da olsa bir çatımız var değil mi? Ne büyük şans.

Böyle mi düşünmeliyiz gerçekten. “Bizi bu hale kim getirdi” diye sormak en doğal hakkımız değil mi? Dini saiklerle bize hep “şükredin” diyorlar, tamam edelim de biz neden fakirlikte eşitlendik, neden yoksullukta eşitlendik diye sormayalım mı?

Antalya’dan otobüsle Isparta’ya geçmek için otogara gittim saat epeyce erkendi, hava aydınlanmak üzereyken gördüklerim canımı acıttı. Kendi telefonum ile çektim. Yüzlerini çekmemeye çalıştım. Onlarca, yolcu olmayan, sadece gece bir çatı altında barınmak isteyen insanlar uyanmaya başlıyor,

hatta birbirlerini uyandırıyorlar. Peki uyandılar, ne yiyecekler? Çocukları ne yiyecek? Böyle düşününce iyice karamsar oluyorum. Sıkça tekrarladığım bir sözüm aklıma geliyor. “Bu dünya yüreği yufka insanlar için cehennem” İnsanımızı mı, hayvanımızı mı, ağacımızı mı, suyumuzu mu koruyalım, şaşırıyoruz.

Barınma sorunu gerçekten can acıtıyor. Kalıcı çözümlere ihtiyaç var. Çözümleri de yok değil. Rantı düşünmeden sosyal konutlar yapılmalı, sadece alt gelir grupları için ödenebilir ölçülerde ya da bedelsiz olarak projeler hazırlanmalı. Aslında en önemlisi, halkın refahını sağlayıp, alım gücünü yükseltmek olmalı. Bu da tüketim ekonomisinden vaz geçip, üretim ekonomisine geçmekten ve vergi adaletini düzeltmekten geçer. En zengin ile en fakirimiz aynı dolaylı vergiyi ödüyor. Son sözüm de her alanda ADALET ve LİYAKAT olmalı diyorum. Artık kim duyarsa…


 

Fotoğraflar: Erdal Direğin

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.