Bu topraklarda her zaman son sözü su söyledi…

ÖZEL HABER 15.02.2026 - 22:24, Güncelleme: 15.02.2026 - 22:24 6229 kez okundu.
 

Bu topraklarda her zaman son sözü su söyledi…

Türkiye’nin batı ve güney kesimleri son iki haftadır yoğun sağanak yağışlar aldı. Uzun süredir yaşanan kış kuraklığı karşısında bu yoğun yağışlar bir yanıyla sevindirici. Toprak suya doydu. Ancak kısa süreli şiddetli yağışlar, eğer coğrafya ölçekli bir planlama yapılmamışsa uzun vadeli yarardan çok kısa vadeli zarar da getirebiliyor…

Yusuf Yavuz Özellikle İzmir, Muğla, Antalya, Isparta, Mersin, Adana ve Kahramanmaraş gibi illerden yağışlar sırasında ve sonrasında gelen görüntüler; coğrafyanın binlerce yılda yapmış olduğu büyük plana uyulmamasının yarattığı dramatik manzaralar sundu… Yağışlı kabaran dere yataklarında suya kapılıp sürüklenen derme çatma yapılar, plansız ve alt yapısız kentlerde su içinde yüzen otomobiller, geçmişte sulak alanların kurutulmasıyla elde edilmiş ya da dere yatağı içerisinde yer alan arazilerde su basmış seralar… Adında ‘su’ ya da ‘dere’ olan kimi mahallelerde taşkın sularının içerisinde kalan evler…   Hatta bazı mahallelerde okul bahçelerine kadar dolan sular yüzünden evine ulaşamayan öğrenciler… Bu tür manzaralarda hemen kolay yoldan “doğa intikam alıyor” diyen yorumlar yapılır. Oysa bu doğanın intikamından daha çok, doğanın dilinin unutulmasından kaynaklanan bir sonuçtur. Nedenleri ise coğrafyanın binlerce yıllık, kimi yerde milyonlarca yıla uzanan hafızasında yatar. Çünkü doğa kin gütmez. Kendince plan yapar ve uygular. Bu uygulama bazen binlerce yıl sürebilir. Dağların zirvesine düşen kar tanesinin ya da ormanın koynuna, ürperen çimenlerin üzerine inen yağmur damlasının amacı, bir şekilde nehre, göle ya da denize ulaşmaktır. Milyonlarca yıllık kusursuz plan budur ve su her zaman plana sadık kalır. Önüne kayalık çıkarsa yanından dolanır, bu olanak da yoksa sabırla taşı oyar ve yoluna devam eder. Karşısına ova çıkarsa usulca kıvrımlar çizerek dağların bereketini sağa sola doğrudur ve göle, denize ulaşır…   Küçük Asya’nın antik çağdaki en büyük kenti olarak görülen Efes, günümüzün tabiriyle metropol niteliğinde olmasına rağmen, Küçük Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonlar yüzünden kent yaşanmaz hale gelmiş ve yer değiştirmiştir. Anadolu coğrafyasının kolektif hafızası bu tür hikayelerle doludur. Miletos da aynı şekilde büyük Menderes tarafından yerinden edilen önemli kentlerden biridir… Dere ve nehir yatakları bugün yüzlerce metrelik bir alanı kaplar. Günümüz insanı bu alanlara baktığı zaman ortadan incecik akan bir dere, (hatta kimi zaman mevsimsel olarak kurudu da görülür), etrafına dizilmiş evler, fabrikalar, oteller, kırsal turizm işletmeleri ve kimi yerde yanyana sıralanmış seralar görür…   Antalya’da Boğaçayı’nın bir kolu olan ve yüzlerce metre genişliğinde bir yatağa sahip bulunan Çandır Çayı’nda TOKİ tarafından 4500 konutluk bir mahalle kurulmaya girişilmesi örneğinde olduğu gibi kimi dere yataklarına da kamu eliyle okul, hastane, cami inşa edildiğini görüyoruz. Hatta Rize ilinde, afetlerden sorumlu olan ve dere yataklarından uzak durulmasını sağlamakla görevli AFAD’ın binasının bizzat dere yatağına inşa edilmesi, coğrafyanın planına uyumamak konusunda ne kadar ısrarcı olduğumuzu gösterir. Bugün incecik akışıyla yatağına küsmüş gibi görünen nehirler ve dereler, aslında her zaman yatağını özleyip geri dönebilir. Bu, coğrafyanın ve suyun doğasında vardır. Kimi yerde kilometreleri bulan genişliğe sahip nehir yatakları, coğrafyanın maksimum yağış planına göre yarattığı, suyun döngüsünün en önemli alanlarından biridir. Bugün nehirler üzerinde yapılan çoğu köprünün son yağışlar da su altında kaldığını görüyoruz. Oysa bu topraklarda önce Roma sonra da Selçuklu dönemlerinde yapılan köprülerin, su seviyesinden metrelerce yüksekte olduğunu görürüz. Köprülerin, pabuç olarak anılan kısmından tutunda ‘sel yaran’ olarak anılan kısımlarına kadar her detayın suyun planıyla uyumlu bir şekilde inşa edildiğini, kimi köprülerde kemer ve ayak sayısı artırılarak, kimi köprülerde ise sivri kemer yöntemiyle yükseklik seviyesi daha yukarıya çekilerek güvenli geçiş ve ulaşım alanları yaratılmıştır.   Anadolu coğrafyasının suyla oluşturulan hafızasında, sulak alanların, nehirlerin ve derelerin çok ayrı bir yeri vardır. Son 50 yılda önce sıtma mücadelesi ve arazi kazanmak için, ardından da imar rantı için yapılan hatalı arazi kullanımları bu alanlara çok büyük zararlar verdi. 2000’li yıllardan itibaren de HES Projeleri ile yüzlerce dere tahrip edildi. Buna bir de yine kamu eliyle yapılan ‘dere ıslahı’ projeleri. Bazı nehir yataklarına ise beton dökülerek, rekreasyon amaçlı ‘eğlenme-dinlenme’ alanları inşa edildi. İçinden nehir geçen Anadolu kentleri. Kanal İstanbul’dan esinlenerek, Kanal Tokat örneğinde olduğu gibi nehir yataklarını betona boğdu… Diğer yandan bilimsel ve mühendislik tekniğine uygun olup olmadığı tartışmasına hiç girmeden yapılan dere ıslahı projelerinin, son yağışlar da yaşam alanları için hiç de sorun çözücü bir işlevi olmadığını söylemek mümkün. Hatta geçmişte dere yataklarının betona olmasıyla suyun akış hızının artırılacağı ve dere yatağının daraltılarak taşkına neden olacağı yönündeki uyarıların ne kadar haklı ve yerinde olduğunun da altını çizebiliriz.   Dereler, nehirler, göller, sulak alanlar birer ihale kalemine ve beton rantına indirgenerek coğrafyanın planına müdahale etmenin, göz göre göre coğrafyanın cahili olmanın yarattığı bu ağır sonuçları, “takdiri ilahi” ve “kader planı” olarak görmek de, tüm bu olanlardan hiç ders alınmadığını gösteriyor. Yaşananlardan ders çıkarmamış insanlar için, sorumluluk üstlenmek de mümkün değildir. Bu yüzden her aşırı yağışta, “son yüzyılın yağışı düştü”, “iki ayda yağan yağmur, iki günde yağdı” gibi gerekçelere sığınarak olup bitenleri geçiştirmeye çalışmak, sorumluluk duygusundan kaçınmanın bir yolu olarak, sorumluların işine geliyor.   Oysa coğrafyanın hafızasına bakıldığında, 200 yıllık, 500 yıllık hatta 1000 yıllık yağışlar ve buna bağlı akışın ne ölçüde olacağına dair en ince ayrıntısına kadar senaryolar üretmek mümkün. Günümüzün bilimsel ve teknolojik olanakları, bir ağacın gövdesinden, toprağın koynundaki bir tohumun hafızasından binlerce yıllık öyküyü bulup çıkarabilecek yeterlililiktedir. Nehir yatağının hafızası bize suyun hey yatağa ile ilgili bütün ayrıntıları bize aktarabilir. Yeter kulak vermeyi, anlamayı bilelim… Bir başka gerçekte özellikle son günlerde yukarıda bahsettiğimiz batı ve güney kentlerimizin jeolojik yapısıdır. Su üretiminde çok önemli bir yeri olan karstik coğrafyanın ağırlıklı olduğu bu kentlerde, bu gerçekliğinde gözardı edildiğini görüyoruz. Örneğin son yağışlarda su altında kalan Antalya’daki Gembos gibi bir, çok yerin suyla ilişkisi hiç bitmeyen birer Polye olduğunu görüyoruz. Düdenler vasıtasıyla suyu tahliye eden ya da tabandaki suyun açığa çıkmasını sağlayan bu doğal sistemler ya betonla doldurularak kapatıldı ya da doğanın planına aykırı şekilde yeni kanallar açıldı.   Karstik yapı, suyun depolanması ve iletilmesi açısından özellikle sıcak ve kurak iklimin hüküm sürdüğü Akdeniz coğrafyası için hayati önemde. Bu sistem sayesinde örneğin Dedegöl, Sultandağı, Akdağ ya da Geyik Dağı ve Taşeli platosuna düşen bir kar tanesinin Akdeniz’deki balığa, kıyı ovalarında yetişen domatese, salatalığa, portakala ve limona can verdiği, nehir havzalarındaki meralarda otlayan koyunlara, sığırlara süt verdiği, sulak alanlarda yaşam bulan kuşlara can verdiği anlaşıldığında işte o zaman coğrafyanın dilini çözmüş olacağız…   Çünkü bu topraklarda suyun hafızasını ve sesini, sözünü ıskalayan topluluklar hep ağır bedeller ödedi. Çünkü Anadolu, sınırları su ile çizilen kentlerin, kasabaların ve köylerin coğrafyasıdır. Çünkü Anadolu, suyun bir ürün değil, tanrısal bir varlık olarak kutsandığı coğrafyadadır. Çünkü duyulsa da duyulmasa da, bilinse de bilinmese de bu topraklarda son sözü hep su söyler…
Türkiye’nin batı ve güney kesimleri son iki haftadır yoğun sağanak yağışlar aldı. Uzun süredir yaşanan kış kuraklığı karşısında bu yoğun yağışlar bir yanıyla sevindirici. Toprak suya doydu. Ancak kısa süreli şiddetli yağışlar, eğer coğrafya ölçekli bir planlama yapılmamışsa uzun vadeli yarardan çok kısa vadeli zarar da getirebiliyor…
Yusuf Yavuz

Özellikle İzmir, Muğla, Antalya, Isparta, Mersin, Adana ve Kahramanmaraş gibi illerden yağışlar sırasında ve sonrasında gelen görüntüler; coğrafyanın binlerce yılda yapmış olduğu büyük plana uyulmamasının yarattığı dramatik manzaralar sundu…
Yağışlı kabaran dere yataklarında suya kapılıp sürüklenen derme çatma yapılar, plansız ve alt yapısız kentlerde su içinde yüzen otomobiller, geçmişte sulak alanların kurutulmasıyla elde edilmiş ya da dere yatağı içerisinde yer alan arazilerde su basmış seralar…
Adında ‘su’ ya da ‘dere’ olan kimi mahallelerde taşkın sularının içerisinde kalan evler…

 
Hatta bazı mahallelerde okul bahçelerine kadar dolan sular yüzünden evine ulaşamayan öğrenciler…
Bu tür manzaralarda hemen kolay yoldan “doğa intikam alıyor” diyen yorumlar yapılır. Oysa bu doğanın intikamından daha çok, doğanın dilinin unutulmasından kaynaklanan bir sonuçtur. Nedenleri ise coğrafyanın binlerce yıllık, kimi yerde milyonlarca yıla uzanan hafızasında yatar.

Çünkü doğa kin gütmez. Kendince plan yapar ve uygular. Bu uygulama bazen binlerce yıl sürebilir. Dağların zirvesine düşen kar tanesinin ya da ormanın koynuna, ürperen çimenlerin üzerine inen yağmur damlasının amacı, bir şekilde nehre, göle ya da denize ulaşmaktır.
Milyonlarca yıllık kusursuz plan budur ve su her zaman plana sadık kalır. Önüne kayalık çıkarsa yanından dolanır, bu olanak da yoksa sabırla taşı oyar ve yoluna devam eder. Karşısına ova çıkarsa usulca kıvrımlar çizerek dağların bereketini sağa sola doğrudur ve göle, denize ulaşır…
 


Küçük Asya’nın antik çağdaki en büyük kenti olarak görülen Efes, günümüzün tabiriyle metropol niteliğinde olmasına rağmen, Küçük Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonlar yüzünden kent yaşanmaz hale gelmiş ve yer değiştirmiştir. Anadolu coğrafyasının kolektif hafızası bu tür hikayelerle doludur. Miletos da aynı şekilde büyük Menderes tarafından yerinden edilen önemli kentlerden biridir…
Dere ve nehir yatakları bugün yüzlerce metrelik bir alanı kaplar. Günümüz insanı bu alanlara baktığı zaman ortadan incecik akan bir dere, (hatta kimi zaman mevsimsel olarak kurudu da görülür), etrafına dizilmiş evler, fabrikalar, oteller, kırsal turizm işletmeleri ve kimi yerde yanyana sıralanmış seralar görür…
 

Antalya’da Boğaçayı’nın bir kolu olan ve yüzlerce metre genişliğinde bir yatağa sahip bulunan Çandır Çayı’nda TOKİ tarafından 4500 konutluk bir mahalle kurulmaya girişilmesi örneğinde olduğu gibi kimi dere yataklarına da kamu eliyle okul, hastane, cami inşa edildiğini görüyoruz.
Hatta Rize ilinde, afetlerden sorumlu olan ve dere yataklarından uzak durulmasını sağlamakla görevli AFAD’ın binasının bizzat dere yatağına inşa edilmesi, coğrafyanın planına uyumamak konusunda ne kadar ısrarcı olduğumuzu gösterir.



Bugün incecik akışıyla yatağına küsmüş gibi görünen nehirler ve dereler, aslında her zaman yatağını özleyip geri dönebilir. Bu, coğrafyanın ve suyun doğasında vardır. Kimi yerde kilometreleri bulan genişliğe sahip nehir yatakları, coğrafyanın maksimum yağış planına göre yarattığı, suyun döngüsünün en önemli alanlarından biridir. Bugün nehirler üzerinde yapılan çoğu köprünün son yağışlar da su altında kaldığını görüyoruz. Oysa bu topraklarda önce Roma sonra da Selçuklu dönemlerinde yapılan köprülerin, su seviyesinden metrelerce yüksekte olduğunu görürüz. Köprülerin, pabuç olarak anılan kısmından tutunda ‘sel yaran’ olarak anılan kısımlarına kadar her detayın suyun planıyla uyumlu bir şekilde inşa edildiğini, kimi köprülerde kemer ve ayak sayısı artırılarak, kimi köprülerde ise sivri kemer yöntemiyle yükseklik seviyesi daha yukarıya çekilerek güvenli geçiş ve ulaşım alanları yaratılmıştır.
 


Anadolu coğrafyasının suyla oluşturulan hafızasında, sulak alanların, nehirlerin ve derelerin çok ayrı bir yeri vardır. Son 50 yılda önce sıtma mücadelesi ve arazi kazanmak için, ardından da imar rantı için yapılan hatalı arazi kullanımları bu alanlara çok büyük zararlar verdi. 2000’li yıllardan itibaren de HES Projeleri ile yüzlerce dere tahrip edildi. Buna bir de yine kamu eliyle yapılan ‘dere ıslahı’ projeleri. Bazı nehir yataklarına ise beton dökülerek, rekreasyon amaçlı ‘eğlenme-dinlenme’ alanları inşa edildi.
İçinden nehir geçen Anadolu kentleri. Kanal İstanbul’dan esinlenerek, Kanal Tokat örneğinde olduğu gibi nehir yataklarını betona boğdu…
Diğer yandan bilimsel ve mühendislik tekniğine uygun olup olmadığı tartışmasına hiç girmeden yapılan dere ıslahı projelerinin, son yağışlar da yaşam alanları için hiç de sorun çözücü bir işlevi olmadığını söylemek mümkün. Hatta geçmişte dere yataklarının betona olmasıyla suyun akış hızının artırılacağı ve dere yatağının daraltılarak taşkına neden olacağı yönündeki uyarıların ne kadar haklı ve yerinde olduğunun da altını çizebiliriz.
 

Dereler, nehirler, göller, sulak alanlar birer ihale kalemine ve beton rantına indirgenerek coğrafyanın planına müdahale etmenin, göz göre göre coğrafyanın cahili olmanın yarattığı bu ağır sonuçları, “takdiri ilahi” ve “kader planı” olarak görmek de, tüm bu olanlardan hiç ders alınmadığını gösteriyor. Yaşananlardan ders çıkarmamış insanlar için, sorumluluk üstlenmek de mümkün değildir. Bu yüzden her aşırı yağışta, “son yüzyılın yağışı düştü”, “iki ayda yağan yağmur, iki günde yağdı” gibi gerekçelere sığınarak olup bitenleri geçiştirmeye çalışmak, sorumluluk duygusundan kaçınmanın bir yolu olarak, sorumluların işine geliyor.
 


Oysa coğrafyanın hafızasına bakıldığında, 200 yıllık, 500 yıllık hatta 1000 yıllık yağışlar ve buna bağlı akışın ne ölçüde olacağına dair en ince ayrıntısına kadar senaryolar üretmek mümkün. Günümüzün bilimsel ve teknolojik olanakları, bir ağacın gövdesinden, toprağın koynundaki bir tohumun hafızasından binlerce yıllık öyküyü bulup çıkarabilecek yeterlililiktedir. Nehir yatağının hafızası bize suyun hey yatağa ile ilgili bütün ayrıntıları bize aktarabilir. Yeter kulak vermeyi, anlamayı bilelim…
Bir başka gerçekte özellikle son günlerde yukarıda bahsettiğimiz batı ve güney kentlerimizin jeolojik yapısıdır. Su üretiminde çok önemli bir yeri olan karstik coğrafyanın ağırlıklı olduğu bu kentlerde, bu gerçekliğinde gözardı edildiğini görüyoruz. Örneğin son yağışlarda su altında kalan Antalya’daki Gembos gibi bir, çok yerin suyla ilişkisi hiç bitmeyen birer Polye olduğunu görüyoruz. Düdenler vasıtasıyla suyu tahliye eden ya da tabandaki suyun açığa çıkmasını sağlayan bu doğal sistemler ya betonla doldurularak kapatıldı ya da doğanın planına aykırı şekilde yeni kanallar açıldı.
 


Karstik yapı, suyun depolanması ve iletilmesi açısından özellikle sıcak ve kurak iklimin hüküm sürdüğü Akdeniz coğrafyası için hayati önemde. Bu sistem sayesinde örneğin Dedegöl, Sultandağı, Akdağ ya da Geyik Dağı ve Taşeli platosuna düşen bir kar tanesinin Akdeniz’deki balığa, kıyı ovalarında yetişen domatese, salatalığa, portakala ve limona can verdiği, nehir havzalarındaki meralarda otlayan koyunlara, sığırlara süt verdiği, sulak alanlarda yaşam bulan kuşlara can verdiği anlaşıldığında işte o zaman coğrafyanın dilini çözmüş olacağız…
 


Çünkü bu topraklarda suyun hafızasını ve sesini, sözünü ıskalayan topluluklar hep ağır bedeller ödedi. Çünkü Anadolu, sınırları su ile çizilen kentlerin, kasabaların ve köylerin coğrafyasıdır. Çünkü Anadolu, suyun bir ürün değil, tanrısal bir varlık olarak kutsandığı coğrafyadadır.
Çünkü duyulsa da duyulmasa da, bilinse de bilinmese de bu topraklarda son sözü hep su söyler…
Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.