Küresel Kurgular ve Türkiye’nin Geleceği
Küresel Kurgular ve Türkiye’nin Geleceği
Prof. Dr. Tolga Yarman’ın Büyük Taarruz’un 104. yıldönümü vesilesiyle kaleme aldığı bu inceleme; Türkiye’nin yakıcı ekonomik gerçekleri ile siyaset kurumunun yapay gündem maddeleri arasındaki derin makası gözler önüne seriyor.
Prof. Dr. Tolga Yarman’ın Büyük Taarruz’un 104. yıldönümü vesilesiyle kaleme aldığı bu inceleme; Türkiye’nin yakıcı ekonomik gerçekleri ile siyaset kurumunun yapay gündem maddeleri arasındaki derin makası gözler önüne seriyor.
Tolga Yarman, kamuoyunda ancak %1,5’luk bir ilgi dilimine sahip "Çerçeve Yasa" ve terör tartışmalarının arkasındaki küresel/emperyal stratejileri, Suriye ve Irak hattındaki demografik ile jeopolitik dönüşümleri ve bunların Türkiye'yi bölgesel mezhep çatışmalarına sürükleme riskini analitik bir dille masaya yatırıyor.
%1.5’LİK İLGİ DİLİMİYLE 86 MİLYONUN GÜNDEMİNİ, İKİ YIL BOYUNCA MEŞGUL ETME HÜNERİNİN ARKASINDAKİ EMPERYAL TORNA VE MİLLETVEKİLİ ÇOĞUNLUĞUNUN DERİNGÖRÜ YOKSUNLUĞU
Prof. Dr. Tolga Yarman, CHP Kurultay Onur Üyesi,
Büyük Taarruz’un 104. Yıldönümü
Toplumsal Gerçeklik ile Siyasal Gündemin Orantısız İşgalinin, Anatomisi Bir ülkenin siyasi olgunluğu, hiç kuşkusuz, toplumun yakıcı gerçeğiyle siyaset kurumunun yapay gündemi arasındaki makasın açılmamasıyla ölçülür. Oysa bugün Türkiye, kamuoyu araştırma şirketlerinin (özellikle ASAL Araştırma ve MetroPOLL) verileriyle belgelenmiş, devasa bir sosyo- politik (toplumsal-siyasal) ikilemin içinden geçmektedir; gündem kılınan konularla hayatın gerçekleri arasında bir uyuşma katiyen yoktur.
Anketler, ulusumuzun neredeyse üçte ikisinin mutlak ve değişmez gündem maddesinin ekonomi, hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısı olduğunu, açıkça ortaya koymaktadır.
Hiperenflasyonda (kağıt paranın değerinin hat safhada erimesinde), Venezüella, Güney Sudan ve (savaşın göbeğindeki) İran’ın ardından, Dünya dördüncüsüyüz (ki, bunda, gelir dağılımındaki feci bozulmanın katkısı, yüksek olmalıdır).
Yılda (1-2 yıllık vadede yaklaşık %5, 10-20 yıllık vadede %8 gibi rakkamlar üzerinden), yuvarlak 60 milyar dolar dış borç faizi ödüyoruz. Bu eder, milli gelirimizin yaklaşık %4’ünü buluyor. Bu çerçevede, ülkemiz, Sri Lanka, Mısır, Pakistan ve Gana’dan sonra, milli gelirine oranla en çok faiz ödeyen ülke olarak tasnif ediliyor.
Bunlara karşılık, son iki yıldır ulusumuzun zihinsel enerjisini, yazılı ve görsel basınını, giderek yasama organını işgal eden “Çerçeve Yasa” ve İmralı eksenli “terör tartışmaları”, aynı anketlerde toplumun, ancak %1.5’lik bir kesiminin öncelikli gündem maddesidir. Yaklaşık % 99’un yaşamında bu konular, demek ki (önem sırasında), hiç yer almıyor.
Halkın yuvarlak üçte birinin “mevcut partilerden hiç biri” dediği, siyaset kurumuna güvensizliğini ifade ettiği bir süreçte; %1.5'luk gibi çok basık bir ilgi diliminde kalan bir konunun, siyasetin %100’ünü pençesine alması, sadece mânidar değil, yapısal bir stratejik üst kurgunun işaretidir. Halkın gerçekliği, hayatta kalma mücadelesiyken; siyasetin ürettiği sanal gerçeklik, aşikâr ki, soyut ve tepeden inme bir dayatmadır.
Bunu ortalama bir seviyede dahi anlamak için, Vaşington’un Bölge temsilcisinin bize verdiği birbirinden inci, bir o kadar “terbiye özürlü ve incitici öğütlere”, bakmak, yeterden fazladır.
İşte birkaçı.
o 1 Kasım 2025, Özel Temsilcilik Mülakatı: Aslında Orta Doğu diye bir şey yok; kabileler ve köyler var. Ulus-devlet, 1916’da İngilizler ve Fransızlar tarafından yapay sınırlarla, yaratıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden bu yana Batı’nın bu coğrafyada yaptığı her şey bir hataydı. Sömürgeci manda sistemini getirip kabilelerin üzerine oturtmaya çalıştılar ve bu hiç işe yaramadı.
o 7 Aralık 2025, Doha Forumu: Bu bölgede, hoşunuza gitsin ya da gitmesin, en iyi işleyen şey merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar olmuştur.
o 17-18 Nisan 2026, Antalya Diplomasi Forumu ve Sonrası: Orta Doğu’da işe yarayan tek şey güçlü liderlik rejimleridir... Türkiye bir demokrasi, ama otoriter bir yapı gibi. Başkan Trump dahiyane bir yaklaşımla “çözüm olarak ona meşruiyet (kabul edilirlik) verelim” dedi ve şu anda olan tam olarak budur.
o 10 Ağustos 2026, Sosyal Medya ve Diplomatik İfadat: Biz 1919’dan beri (Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın başlangıcına atıfla), bölgede ulus-devletler tarafından engellendik.
Türkiye artık sınırlarını ve idarî yapısını esneterek Osmanlı Millet Sistemi’ne geçmelidir.
1. “Aynı Tornanın” Dişlileri ve Bölgesel Tasarım
O açıdan, bir defa, Türkiye’nin iç siyaset sahnesinde fırtınalar kopartan, toplum, yol boyu hemen hiç bilgilendirilmezken, jet hızıyla yasalaşan Çerçeve Yasa’yı (sahnedeki ağdalı deyimiyle, 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’u), sadece iç siyaset dinamikleriyle, oy hesaplarıyla ya da yerel aktörlerin pembe barış söylemleriyle, açıklamak eşyanın tabiatına aykırıdır. Karşımızdaki tablo, son kırk yıldır Orta Doğu’yu kan gölüne çeviren kırılma hatlarında, küresel bir “emperyal makinanın”, bu sefer, Türkiye içindeki “âyâr misyonu” evresini, işaret etmektedir.
Geçtiğimiz yıllarda olup biten her şey, düşüncemizi tek tek, teyit etmektedir.
O kadar ki, Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi (BOP) (nam-ı diğer Yeni Osmanlıcılık Projesi) ile ortaya sürülen, hakkaniyetsizliğe ve adaletsizliğe başkaldırı reflekslerinden uzaklaştırılmış olacak bölge insanına giydirilmek istenen “Ilımlı İslam” elbisesi, estirilen Arap Baharı rüzgârlarıyla komşu ülkelerin rejimlerini tasfiye ederken, küresel sermayeyle uyumlu yeni aktörler üretmeyi hedefleyen, ilk büyük çarktı.
Türkiye’nin bu süreçte “bölgesel bir model olarak öne sürülmesi” ve iç politikada “Yeni Osmanlıcılık” söyleminin köpürtülmesi, gerçekte, bu küresel projenin albenili ambalajından ibaretti. Suriye’nin halledilmesi (15 Mart 2011 - 8 Aralık 2024), bu tornanın en kanlı tezgahına dönüştü.
Bu ülkenin merkezî yapısının çökertilmesi; çok açık, bugün artık “Çerçeve Yasa” ile hukukî bir kılıfa sokulmak istenen sınır ötesindeki (Barzani / Irak petrolünü Akdeniz’e ulaştıracak olan) “terör koridorunu” açmak ve buradaki otonom (bağımsız) oluşumları, meydana getirmek içindi. Sürecin tam olarak ne olduğu; Suriye’deki (gerçekte, yüzmilyonlarca dolar harcanarak, kundaklanmış) bir iç savaşın değil, gayet planlı bir bölgesel alt-sistem tasarımının ürünü olduğu, hele olup bitene, bir başı bir de sonu itibariyle, bakılır bakılmaz, gün gibi görülebiliyor olmaktadır.
2. Demografik (Nüfus Değiştirme Yönündeki) Kurgular ve Kürtçüler için Sınırların Tasfiyesi
En acı gerçeklerden biri, Suriye’den ülkemize yönelen kontrolsüz göç dalgalarının ve sınır politikalarının arkasındaki insanlık dışı, zorakî iskân (yeniden yurtlandırma) faaliyetidir. Türkiye-Suriye sınırındaki mayınların, “iç savaştan” yıllar önce, küresel sözleşmeler bahane edilerek, sistemli şekilde, taa 2004’te yola revan olunup, 2011 – 2013 arası yoğunlaşılarak temizlenmesi, sınırın fizikî geçirgenliğini artırmak adına gayet bilerek atılmış bir adımdır. Sınırın ötesindeki yerleşik Türkmen ve Sünnî Arap nüfusun kitlesel göçlerle Türkiye içlerine doğru sürülmesi olgusunun, sınırın hemen güneyinde homojen etnik bir yapıya, yani bir “Kürt koridoru”na ve “otonom kliklere”, mekânsal bir alan açma stratejisi olduğu, artık iyice açığa çıkmış bulunmaktadır.
Her hal-u karda, göçler ve sınır politikalarının; sınırlarımızın hemen ötesinde yeni bir jeopolitik (coğrafyaya bağlı siyasal) alan inşası için, bölgenin Kürt nüfusun dışında insansızlaştırılmasına yönelik bulunduğu, ortadadır. Bu süreç, bölge halklarına (Türkler, Araplar, Türkmenler ve Kürtler dahil) sadece, kan, gözyaşı ve evinden, ocağından, barınağından, sökülmenin acılarını getirirken; Türkiye ekonomisinde telafi edilemez, yüz milyarlaca dolarlık devasa tahribatlar peydahlamıştır. Başka bir deyişle sınır güvenliğine ve sığınmacılara harcanan tutar; enerjiye, sanayiye, teknolojiye, sağlığa, eğitime, bayındırlığa tahsis edilebilecekken, tam anlamıyla, heba edilmiştir. Bugün halkın yaklaşık üçte ikisini amansızca etkileyen ekonomik buhranın başlıca bir sebebi (gelir dağılımındaki adaletin feci biçimde bozulması gibi, başkaca birkaç sebep daha olmakla birlikte), işte bu zorlamalı demografi operasyonunda yatmaktadır.
3. Dincileşme Değil “Mezhebileştirme” ve Türkiye’nin İran’la Kapıştırılma Tuzağı
Anlatageldiğimiz parçaları birleştirdiğimizde, karşımıza çıkan en sarsıcı olgu şudur:
- Türkiye birçoğumuzun sandığının tersine, dincileşiyor değil; asıl, Şii İran’a karşı oluşturulan, inançta, bu taraftaki şeklin, esasın önüne çekildiği, sünnokratik bir blok içine mıhlanmak üzere, bizimle şekil farklığında, ama sanki bu, esasın kendisiymiş gibi tezvir edilecek (kötülenecek) Şii İran’la inanç meşrebinde karşıtlaştırılmak üzere, mezhebîleştiriliyor!
Bunu yıllardır telaffuz edegeliyor olsak da, bugün iyice ortaya çıkmış gerçek şudur ki; son, İsrail ve ABD’nin İran’a saldırıları uzantısında, Basra Körfezi’nin Doğusu’yla (ki burada İran vardır), Batısı’ndaki Arap ülkeleri arasında; Basra Körfezi, resmen, mezhebî bir “düşman sınır çizgisi” oluşturmuş bulunuyor. Hele 2026’da, bölgeyi mezhebî olarak yaran bu olgu, hiş kuşku yok, emperyalizmin, yıllar boyunca nakşettiği, sıra dışı bir hüneridir.
O açıdan, her ne kadar bizim ve İran’ın, inanç ve ibadet bağlılıklarımızdaki şekil farkları, açıkça gündeme getirilmese de, bu taraftaki mezhebî kalıplarda eğitim verilmiş, hadlerini çok aşan, giderek suç işleyen, şükür belirgin ölçüde azınlıktaki vaizlerimizin kimi sözleri, ibret vericidir:
- Bizim İran'la ümmet birliğimiz hiç olmadı... Ümmet birliği yapmak istiyorsanız, İran önce ehl-i sünnet olsun.
- Ehl-i sünnet bir Müslüman olarak şahsî duruşum şudur ki; bu (ABD-İsrail ve İran) savaşında bir tarafı olmak zorunda değilim. İsrail benim iliğime kadar düşmanımdır ama İran da benim dostum değildir.
Mazluma, fütursuz hakkaniyetsizlik bir yana; mezhebî ayırımcılık, ırkçılık yapan; halisane inanç sahibi insanlarımızı ise, sırf, ibadet meşreplerindaki farklılıklar itibariyle birbirine karşı kışkırttığı çok açık olan bu sözler, yasalarımıza ve anayasamıza, aykırıdır; tartışma götürmez cürümdür.
Ana fikir, ancak odur ki, ülkemiz, İran’la, şeklilde karşıtlaştırılmak üzere, sistemli bir şekilde mezhebîleştirilmektedir. Böylesi bir inançlaşmayı, sadece içsel bir ideolojik aidiyet zannetmek, büyük yanılgıdır; bu dönüşüm dışarıdan kurgulanmış bir “şartlama” aparatıdır. Küresel emperyal tornanın bölgedeki nihai hedefi, İran’ın çökertilmesi değilse, iyice geriletilmesidir ve bunun için, işte, tarihsel mezhep kavgaları alevlendirilmek istenmektedir.
Söz konusu hedefin arkasında iki temel makro-stratejik motivasyonun yattığı, stratejik egzersizde, kuvvetle çağrışmaktadır:
1. İsrail’i Rahatlatmak: İran'ın “Direniş Ekseni” üzerinden İsrail’in etrafına kurduğu asimetrik kuşatmayı kırmak ve İsrail’in bölgesel egemenliğini güvence altına almak (ki, İran, onca kayba, zayiata ve acıya, rağmen, hala daha ayaktadır ve katiyen çökertilmiş değildir).
2. Çin’i Tırmalamak: Pekin yönetiminin 2013 yılında başlattığı, Asya, Avrupa ve Afrika'yı ticaret ve altyapı ağlarıyla birbirine bağlamayı hedefleyen, Çin’in “Kuşak ve Yol” projesinin Orta Doğu’daki şahdamarı ve en büyük enerji/ticaret kapısı olan İran’ı istikrarsızlaştırarak, yükselen Asya gücünün küresel ekonomik nüfuz alanını baltalamak (ki, bu nükleer bir küresel felaketi göze almayı gerektirecek kadar ürperticidir).
Böylesi zorlamalı, bir o kadar tehlikeli küresel denklemde, Batı ve İsrail ekseni İran'a yönelik nihaî bir harekâta hazırlanırken, Türkiye’yi, başta PKK yapısını, her türlü bileyerek, topyekûn İran’a karşı mıknatıslamak istemektedir.
4. Gazi Meclis’in Kürsüsündeki Yankılar
Olayı, bütün şu sıraladıklarmızı atlayarak, sadece “Terörsüz Türkiye” boyutuna indirgenmiş bir zokaya raptetmek, bu ülkenin kurucu iradesini temsil eden Gazi Meclis’in Güncel Heyeti’ne, asla yakışmamıştır.
Nitekim yasanın görüşüldüğü hararetli meclis oturumlarında, millî vicdan sahibi milletvekillerinin feryatları tutanaklarda yer etmiştir.
Kürsüden yapılan “Bu talepler okyanus ötesidir, süslü cümlelerle teslimiyet siyaseti meşrulaştırılıyor, “Bu yasa mevcut otoriter düzenin kalıcılaşmasına ve şeffaf olmayan gizli ajandalara hizmet ediyor” ve “Türkiye ekonomisinde kocaman bir kara delik açılıyor” gibi itirazlar, meclis sıralarında, bu büyük emperyal projenin ayırdında olan, dik duruş kanıtlarıdır. 88 ret oyu ile tarihe şerh düşen milletvekilleri, okyanus ötesi mekanizmanın dişlilerine karşı meclisin haysiyetini korumaya çalışmıştır. Onlar’ı alınlarından öperim.
Söylemezsek eksik bırakmış oluruz - ki, bu hususu okur, birçok yazımdan hatırlayacaktır.
Ankara’nın yıllar içinde çok vebali vardır, evet… Kürt Sevgili Vatandaşımız Yavrucuğu’na, Berivan (Sütsağar), Ruken (Güler Yüzlü), Boran (Sağnak Yağmur), Jiyan (Canlılık), Zana (Bilge) isimlerini, Ankara olarak koydurtmazsan, şarkısını söylemesini, şiirini okumasını yasaklarsan, O’nu (gerçekte seni de, keşke yanılsam, ancak işte bugün, kıskıvrak yakalamış) emperyalizmin (devlet olarak örgütlenmiş haydutlukların) kucağına atarsın.
Haa, çare, bu güzel isimleri Yavrucuğu’na koyamayan Sevgili Vatandaşımız’ın, kendini, ötekinin kucağına mı bırakmasıdır?
Yanıt basittir: Emeryalizmin kucağında kurtuluş savaşı olmaz!.. Bu böyledir. Şu da açıktır ki; bugün, iktidarın herhangi bir biçimde, şantaj altında olduğu ve muhalefetin dış baskıyla buna çanak tuttuğu bir ortamda, hemen hiç bir demokratik millî refleks kolaydan gösterilemiyor. Böylesi bir refleks TBMM’nin bugünkü heyetinden beklenecekken, o da, çok yazık ki, özlenen tepkiyi verememiştir.
Yine de keşke şu 88 milletvekili, “evet” oyu kullanan milletvekili arkadaşlarından, 32’sini ikna edip, 120 imza ile, yasayı iptal için Anayasa Mahkemesi’ne götürmeyi başarabilse!..
SONUÇ VE ULUSAL DEMOKRATİK DİRENÇ ÇAĞRISI
i) Güneydoğumuz’da,
ii) İrak’ta,
iii) Suriye’de ve
iv) İran’da yer alan ve üstünde Kürtler yanı sıra, Zazalar’ın, Türk Araplar’ın, Türkmen’lerin, ayrıca Süryaniler, Keldaniler, Ezidiler gibi başka birçok unsurun yaşadığına dahi bakılmaksızın, birleştirilmek istenen “Dört toprak parçasının” bir araya getirilmesi gereği yönünde yıllardır işlenen tezin; süreç, etnik-milliyetçi bir romantizm ve yerel bir hak arayışı gibi tezgâhlansa da; son toplamda, bölgeye maliyeti yüz milyarlarca dolara gelen; asıl olaraksa, yüz binlerce can kaybı, telefat, tarifsiz acılar ve Türkiye’nin geleceğinin ciddi ölçüde ipotek altına alınması pahasına; adım adım uygulamaya konabilmiş olması ve vur ha sür ha, şimdilerde (o da öncesini saymazsak), en az çeyrek yüzyıldır, Irak’ı ayrı, Suriye’si ayrı, etrafı kaç tane kan gölüne çevire çevire, takip edilmiş olması, çok vahşidir.
Bu; el hak çok mahirane şekilde seyretmiş, acımasız bir emperyal projedir. Meclis çoğunluğunu ne yazık ki, “Terörsüz Türkiye” zokasıyla kandırıp; kaynaklarımızı, asıl olaraksa can çocuklarımızı, küresel efendilerin kumarlarına ve İran’ı, İran Kuvva-ı milliyesiyle beraber tasfiye senaryosunda, piyon olmaya itmektedir.
Çok yönlü, ne kadar gaddarane!..
Önünü arkasını düşünmeden, dış baskılara bilerek bilmeden boyun eğerek veya şantaj sarmalına teslim olarak, bu yasaya « Evet » oyu veren tüm milletvekillerimize teessüflerimizi bildiriyoruz.
**
Bu millet, tam 104 yıl önce, 26 Ağustos 1922’de emperyalizmin maşası olan işgal ordularını kutsal vatan topraklarından denize dökmek üzere, Büyük Taarruz’u başlatmıştı.
Türkiye’yi küresel senaryoların cephe hattına sürmek, sınırlarını ve demografisini emperyal projelere teslim etmek isteyenler, bilmelidirler ki; aynı bir dayatma ve işgal durumunda, bu millet aynı millî direnci ve Büyük Taarruz ruhunu, elinde tuttuğu demokratik süreçlerde bayraklaştırmak üzere, zerre kadar tereddüt göstermeyecektir.
İçeride, her ne sorunumuz varsa, çözüm, konfeksiyon (hazır giyim) ithal emperyal projeler değildir.
Emperyalizmin kucağında kurtuluş savaşı hiç değildir!..
Ulusal demokratik zeminlerde siyasalar üretmek ve tartışmak, çözümler yontmaktır.
**
Büyük Taarruz’un 104. Yılı kutlu olsun!..
Büyük Asker, Büyük Önder, Güzel İnsan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Silah Arkadaşları’nın, Şehitlerimiz’in, Gazilerimiz’in, aziz ruhları şâd olsun.
Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!..
Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!..
