Modern Otoriterleşme ve Akıl Tutulmasına Karşı Özgürlük Arayışı
Modern Otoriterleşme ve Akıl Tutulmasına Karşı Özgürlük Arayışı
Prof. Dr. Halil Çivi, bu çalışmasında modern siyasal rejimlerin en büyük krizini; adaletsizliğin fiziksel sonuçlarından ziyade, bireyin ve toplumun zihinsel birer "edilgen aparata" dönüştürülmesinde aramaktadır.
Prof. Dr. Halil Çivi, bu çalışmasında modern siyasal rejimlerin en büyük krizini; adaletsizliğin fiziksel sonuçlarından ziyade, bireyin ve toplumun zihinsel birer "edilgen aparata" dönüştürülmesinde aramaktadır.
Geleneksel köleliğin fiziksel zincirlerinin yerini, korku kültürü ve ideolojik kuşatmayla örülen "zihinsel bağımlılığın" aldığına dikkat çeken yazar; eğitimin, dinin ve ekonominin bu süreçteki araçsal rollerini titizlikle analiz ediyor. Makale, insanın kendi yaşamının öznesi olma vasfını yitirip iktidarın nesnesi haline gelme sürecini "modern kölelik" olarak tanımlarken, bu karanlık döngüden çıkışın tek yolunun laik, özgürlükçü bir akıl ve tabandan gelen demokratik bilinç olduğunu sarsıcı bir dille ortaya koyuyor.
OTORİTER, TOTALİTER ya da BASKICI REJİMLERLERDE AKLIN ve ZİHNİYETİN SİYASİ İKTIDARLARA TESLİMİ: MODERN KÖLELİK ÜZERİNE KISA NOTLAR.
Günümüzün baskıcı siyasi rejimlerinin en derin krizi; ekonomik, sosyal, siyasal, hukuki, kültürel adaletsizlikler değildir. Söz konusu adaletsizlik ve basķılar daha çok birer sonuçtur. Temel sorun, küresel egemen güç odakları ile siyasi iktidarların güç birliği yapıp, akıl ve zihin olarak insanı ve toplumu siyasi iktidarların edilgen bir aparatına dönüştürmeleridir. Siyasi iktidarların topluma hizmet etme politikalarını tersine çevirip; insanı, aileyi ve toplumu iktidarlara hizmet amacına çivilemeleridir. Böyle durumlarda özne ile nesne yer değiştirir. Siyasetin öznesi olması gereken halk nesne olur. Böylece de, basķıcı siyasi iktidarlar halkın, yani ulusun egemenliğini ulusun elinden geri almış olur. Böyle durumlarda her türlü siyasi politikalar, halkların değil, iktidarların, kısa ve uzun vadede, varlıklarını koruma ve sürdürebilme amaçlarına kilitlenir.
*Bu tür siyasi iktidarlar, halkları kendi iktidarlarının varlığına, meşruiyetine ve devamına ikna etmek için, Irkçılık, dinbazlık, faşist, komünist ve benzeri ideolojilere sığınılır, ya da devletin ve milletin bekası, vatan, bayrak, millet ve benzeri ortak kutsal gerekçelerle toplumsal zihniyet uyuşturulur. Ekonomik, hukuki, sosyal, kültürel temel sorunlar halktan gizlenir. insanların temel hakları, din ve vicdan özgürlükleri önemsizleştirilir.
*Sonuç olarak; demokrasinin, aklın, bilimin ve özgürlüklerin değeri aşındırılır. İnsanlar ve toplum siyasi iktidarların emir erlerine dönüşür. Akılla birlikte zihniyetler de köleleşir. O tür ülkelerdeki eğitim sistemleri, din, hukuk, yargı, basın, iletişim araçları, akademik kurumlar ve aydınlar devşirilerek siyasi iktidarların sesi ve propaganda makinesine dönüşür. Böylece de, toplumlarla siyasi iktidarlar arasında, zincirleri olmayan, aklın ve zihniyetin siyasi iktidarlara bağımlılığına dayalı modern bir kölelik bağı oluşur.
*Peki temel kiriz ya da ana sorun nedir. Tarihsel olarak, insan soyu zincirlerinden, emek ve beden köleliğinden fiziken kurtulmuştur. Fakat kendi özgür aklını kullanma ve bu özgür akla dayalı özgür düşünme ve davranma gücünü kaybetmeye başlamıştır. Çünkü günümüzün baskıcı iktidarları; doğumdan ölüme kadar, bireylerin ve halkın üstleneceği rolleri kendileri belirlemek ve uygulamak isterler. Bu oynanacak roller de bireylere ve halklara çoğu kez ahlaki ve yüksek bir erdem olarak sunulur.
* Aklın pasifleştirilmesi ve zihniyet bağımlılığına dayalı modern kölelik rejimlerinde bir kölelik sözleşmesi ya da zincir bulunmaz. Efendiler ya da sahipler görünmezdir. Biat, itaat, sabır, kader, gibi pasifleştirici geleneksel değerler içselleştirilir. Fiziki zorlama yoktur. Fakat korku kültürü ile birlikte zihinlere nakşedilen öğrenilmiş çaresizlikler boca edilir. Eğer bireyler ve toplumlar, siyasi iktidarların empoze ettikleri düşünce ve duyguları kendilerine mal etmiş ve içselleştirmişlerse beyin yıkama tamamlanmış, akıl ve zihin doğal işlevlerinden kopmuş ve çürümüş demektir.
* Halbuki özgür düşünce ve özgür zihniyet sahibi olmanın ön koşulu ve tek yolu özgür akıldır. Korku altında kalan ve korkuyla koşullanan akıl özgürleşmez. Özgür fikirler üretemez. Bir toplumdaki aklı besleyen kanallar tam özgür olmadan o ülkedeki hukuk, yargı, eğitim, bilim, ahlak, siyaset, sanat...özgür olamaz. Özgürlükçü çoğulcu ve laik demokrasiler kurulamaz. Batı aydınlanması aklın özgürleşmesi ile başlamıştır.
* Siyasi iktidarlar, başta dinler olmak üzere, her türlü toplumsal kutsalları siyasi iktidarın gücüne dönüştürmede tarihsel olarak çok ustalaşmışlardır. Din ve vicdan özgürlüğüne dayalı, çoğulcu ve çağdaş demokrasilerde inançlar ya da dinler dışlanmaz. Din düşmanlığı yapılmaz. Fakat, başta dinler olmak üzere, siyasi iktidarlarca dinlerin ve diğer toplumsal kutsalları iktidar gücünün yedeğine alınması ve bu kutsallar üzerine vesayet kurulmasına en engel olunmak istenir. Bu işin panzeri de, a' dan z'ye devletin ve tüm devlet kurumların laikleşmesidir. Dinlerin ve din kurumlarının devlet örgütünün dışına çıkarılmasıdır. Dinlerin ve tüm toplumsal kutsalların devletlerin ve siyasetçilerin oyuncağı olmaktan kurtarılmasıdır.
*Ayrıca din ve vicdan özgürlüğü iki yönlüdür. Bir yönüyle, inanç sahiplerinin kimliğine ve inancın içeriğinin ne olduğuna bakılmaksızın, devletin ve siyasi erklerin inançlara ve inanç sahiplerine eşit mesafe ve eşit hukukla durması. İnançlara ve ibadethanelere karışmaması; ikincisi de; din ve vicdan özgürlüğünün zorunlu bir gereği olarak, dine inanmayanların, dinsel değerleri bilimsel olarak eleştirenlerin ve din değiştiren leri de eşit yurttaşlık hukuku ile korunması lazımdır.
* Ülkelerin eğitim sistemleri, insan aklı ve zihniyetinin yeni baştan kurgulandığı, üretildiği ve yeniden yapılandırıldığı bireysel ve toplumsal bilinç fabrikaları gibidir. Çağdaş eğitim öğrenciye, insana ne düşüneceğini ve neleri ezberleyeceğini öğretmez. Fakat özgür akıl, felsefe, mantık ve pozitif bilimlerin katkılarıyla nasıl doğru düşünebileceğini öğretir. İnsanı, insan onurunu ve insan ihtiyaçlarını merkeze alır. Halbuki dogmatik, eleştirilemez değerlere, ezberciliğe ve ezber bilgi taşeronluğu ve aktarmacılığına dayalı bir eğitim sistemi sadece beyin yıkar. biat, itaat, Sadakat, sabır ve kadercilik öğretir. Modern ve köleci zihniyetin doğmasını tetikler.
* Baskıcı, totaliter zihniyet sahibi iktidarların en önemli silahlarından birisi de insan psikolojisidir. Siyaset psikolojinin en kirli yakıtı da insanları ve toplumları yok yere korkutmak; aklına ve yüreğine korku salmaktır. Günahla, malla, işsizlikle, dışlanmayla, mobingle, polisle, işkenceyle, yargıyla...olmak üzere çeşitli korkutma yol ve yöntemleri kullanılabilir.
Söz konusu korku öbekleri çözülmeden, duygusal korku zincirler kırılmadan akıl ve zihin özgürleşmeden zihinlerdeki korkuları yok etme olasılığı yoktur.
Sonuç; psikolojik olarak korkan birey itaat eder; korkan toplum ise, zihniyet olarak yozlaşmaya, sürüleşmeye ve çürümeye başlar.
* Sosyolojik olarak, kulluktan yurttaşlığa, vesayetten özgürlüğe, çağdaş bir toplumsal yapıya geri dönmek olası mı? Sosyal açıdan şu konuyu önemle vurgulamak gerekir. Sıradan kalabalık yığınları, bir dini, siyasi ya da ideolojik otoriteye körü körüne bağımlı feodal topluluklar çağdaş toplum sayılmaz. Çağdaş toplumlar zihinsel olarak bağımlı değil, özgür bireylerden oluşur.
Her birey kendi hak ve hukukunun bilincindedir. Karar süreçlerinde katılımcıdır. Kişilere değil, akla, bilime, evrensel temel ilkeler ve evrensel değerlere bağlılık gösterir. Biat, itaat ve sadakat kültürünü geride bırakmıştır. Hem kendisi eleştirir ve hem de eleştiriye açık bir kişilik sahibidir. Toplumsal bilinç, farkındalık ve empati yeteneği gelişmiştir.
* Ekonomik açıdan, yoksulluk, işsizlik, evsizlik, düşük ve yetersiz yaşam koşulları, yaşlılık, sağlık hizmetleri güvencesinde yoksunluk... insanları siyasi iktidarlara bağımlı duruma iter. Halbuki genellikle kötü yaşam koşulları kader değildir. Çoğu zaman da siyasi iktidarların çeşitli sosyal sınıflarla ilgili siyasi ve ekonomik tercihlerinden kaynaklanır. Üretimdeki emeği, cansız sermaye malı olan makine, toprak, hammade ve mamul mallarla... eşit tutmak yanlıştır. Halbuki emek faktörü canlıya, insana bağımlıdır. İnsan makine değil, canlıdır. Sosyal yaşantı sahibidir. Doğru
düzenli beslenip, barınamazsa bundan sermaye de zarar görür. İnsan, ontolojik olarak, ahlaki, sosyolojik, hukuki canlı ve onurlu bir değerdir. Ayrıca tek başına değildir. Ailesi, eşi ve çocukları vardır. Bu nedenle de bu insani özel durumlarının da dikkate alınması lazımdır.
Halbuki, baskıcı totaliter siyasi iktidarların ekonomi politikaları otistiktir. Çifte standartlıdır. İnsanı, yoksulu, emeği fazla hesaba katmaz. Tercihini hep sermayeden, güçlüden, zenginden yana yapar.
* Bir toplumdaki kültür ve sanatın üretim gücü kültür ve sanat adamlarının siyasi, ekonomik, hukuki, psikolojik ve zihinsel özgürlüklerine bağlıdır. Psikolojik korkular insanın hayal kurma dünyasını bile baskılar. Hayal gücü kısıtlanmış , özgürce düşünme yeteneğini kaybetmiş insanlar özgür sanat ürünü üretemez, olsa olsa baskıcı rejimleri mutlu edecek ideolojik putlar üretmeye yöneltilirler.
* Siyaset ve hukuk açısından da şunlar söylenebilir.
Çağdaş siyasette ve özgürlükçü , çoğulcu gerçek demokrasilerde, otoriter, tek başına karar yetkisi olan, eleştirilere kapalı, toplumuna hesap vermeyen sorumsuz liderlerin yeri yoktur. Hukuksal açıdan her türlü yetki kullanımının sınırları vardır. Demokrasilerde sınırsız ve sorumsuz yetkilere sahip olmak demokrasinin özüne aykırıdır.
Bu nedenle de, yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirinden ayrılmıştır. Hukukun üstünlüğüne, yargı bağımsızlığına ve yargıç güvencesine dayalı güçlü bir anayasal düzen vardır. Anayasa maddeleri ve anayasa mahkemesi kararları, koşulsuz ve istisnasız olarak herkesi bağlar.
Demokratik bir ülkedeki hukuk sistemi, ırka, dile, renge, cinsiyete, dine, servete, mezhebe...ideolojik tutuma, makama ve siyasi konuma göre şekillenmez. Evrensel doğal hukuk ilkelerine, insan haklarına, insanın varlığı ve insan onuruna göre şekillenir.
Çoğunluğun varlığı, azınlıkların eşit yurttaşlık haklarına zarar veremez .
* Son Sözler:
Aslında baskıcı ve totaliter siyasi rejimlerde akıl yok olmaz. Baskı ve korkuya uğradığı için rota ve yol değiştirerek, siyasi iktidarların iktidarı sürdürme isteklerine göre yeniden biçimlenir. Tamamen üst otoriteye bağımlı duruma gelir. Bireysel ve toplumsal zihniyet devingenliğini ve üretkenliği yitirir. Giderek yozlaşır ve bozulur.
* Ancak yozlaşan ve bozulan bu aklın ve zihniyetin geri alınması, modern köleliğe son verilmesi ve yeniden özgürleştirilmesi çağdaş bir gereklilik ve zorunluluktur. Fakat bozulan aklın ve yozlaşan zihniyetin yeniden özgürleşmesini baskıcı siyasi iktidarlardan beklemek çok büyük bir safdillik olur. Çünkü onlar, bu anormal sapmaların doğrudan bilinçli isteyicileri ve yapıcılarıdır.
Ayrıca, çözümü yukarıdan aşağıya doğru gelen düzenlemelerden beklemek yerine, tabandan, toplumlardan siyasi iktidarlara yansıyan güçlü demokratik talepler, etkili sivil toplum örgütleri, bilinçli ve doğru siyasi tercihlerde aramak daha doğrudur.
* Uygar bir bireysel ve toplumsal yaşam için: Her türlü yaşam katmanlarını ve yaşam kararlarını küresel güç odakları ve baskıcı siyasi rejimlerin ellerinden demokratik yollarla alıp, insanı ve toplumu bu tür siyasi iktidarların nesnesi ve iktidar payandası olmaktan kurtarmaktır. Yeniden kendi bireysel ve toplumsal yaşamının öznesi ve sahibi konumuna gelmektir.
*Çünkü insanın ve toplumun siyasi iktidarların hizmetine girmesi temelden yanlıştır. Doğru olan ise, siyasi iktidarların sürekli olarak, insana, halka ya da topluma hizmet edecek bir sınırda kalmasını sağlamaktır.
Buna milli iradenin egemenliği denir.
Çağdaş demokrasilerde, topluma hizmet konumunu yitiren iktidar partileri gider. Yerlerine demokratik yolla toplumu ikna eden başka partiler gelir.
