AKSP (Ankara Kültür Sanat Platformu) bünyesinde, sevgili dostum Tekin Süllü ile birlikte Bedrettin Cömert anısına bir etkinlik düzenleme kararı aldık. Bu anmayı üniversite çevreleriyle ve çeşitli demokratik kitle örgütleriyle buluşturmak, Cömert’in düşünsel mirasını yalnızca nostaljik bir hatırlama düzeyinde bırakmamak açısından önemliydi. Etkinlik kapsamında kullanılmak üzere, Bedrettin Cömert’in yaşamını, akademik yönünü ve Hasan Hüseyin Korkmazgil ile dostluğunu ele alan yazılar hazırlama gereği doğdu. Bu metin, o çabanın bir parçası olarak kaleme alınmıştır.
Kimdir Bedrettin Cömert?
Bedrettin Cömert, Türkiye’nin kültür ve düşünce hayatında derin izler bırakmış bir sanat tarihçisi, eleştirmen ve aydındır. 1940 yılında Samsun’da doğan Cömert, akademik yaşamını Roma Üniversitesi’nde 1967 de tamamlamış; kısa sayılabilecek ömrüne rağmen yoğun ve nitelikli bir üretim ortaya koymuştur. Onu özel kılan, yalnızca sanat tarihi alanındaki bilgisi değil, bu bilgiyi toplumsal ve ideolojik bağlam içinde düşünme cesareti göstermesidir.
Cömert, sanatı salt biçimsel özellikleri üzerinden değerlendiren yaklaşımlarla yetinmemiş; sanat yapıtını tarihsel koşullar, sınıfsal ilişkiler ve düşünsel arka planıyla birlikte ele almıştır. Bu yönüyle Türkiye’de eleştirel sanat tarihi anlayışının gelişmesinde öncü isimlerden biri olarak kabul edilir.
Akademik Yaşamı ve Düşünsel Yönelimi
Roma Üniversitesi’nde tamamladığı akademik eğitimin ardından Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Bedrettin Cömert, özellikle Rönesans sanatı ve estetik kuramları üzerine yoğunlaşmıştır. Avrupa’da, başta İtalya ve Almanya olmak üzere çeşitli ülkelerde yürüttüğü araştırmalar, onun sanat tarihine uluslararası bir perspektiften bakmasını sağlamıştır.
Cömert’in akademik yaklaşımı, disiplinlerarası düşünceye dayanır. Sanat tarihini kapalı bir uzmanlık alanı olarak değil, felsefe, sosyoloji ve siyasetle iç içe bir düşünce alanı olarak görür. Bu nedenle metinlerinde ve derslerinde sanat eserini, ait olduğu toplumdan ve ideolojiden bağımsız düşünmenin mümkün olmadığını ısrarla vurgular.
Estetik ve Çeviri Çalışmaları
Bedrettin Cömert’in Türkiye düşünce dünyasına en kalıcı katkılarından biri, Batı estetik geleneğini Türkçeye kazandırmış olmasıdır. Özellikle Gombrich’in “Sanatın Öyküsü” adlı yapıtını çevirmesi, yalnızca akademik bir çeviri değil, aynı zamanda felsefi düşüncenin kültürel aktarımı açısından da büyük önem taşır. Bu çalışma sayesinde estetik kuramları, Türkiye’de daha geniş bir okur ve öğrenci kitlesi tarafından tartışılabilir hâle gelmiştir.
Cömert için estetik, yalnızca sanatla sınırlı bir alan değildir. Ona göre estetik duyarlılık, toplumsal yaşamın bütününe sirayet eder ve insanın dünyayla kurduğu ilişkinin önemli bir boyutunu oluşturur.
Bu bakış açısı, onu klasik sanat tarihçiliğin ötesine taşıyarak bir kültür eleştirmeni konumuna yerleştirir.
Aydın Kimliği ve Politik Duruşu
Bedrettin Cömert, akademik çalışmalarını toplumsal sorumluluktan ayrı düşünmeyen bir aydındır. 1970’li yılların sert politik atmosferinde, sosyalist bir duruşla düşünce özgürlüğünü, üniversitelerin demokratikleşmesini ve bilimsel özerkliği savunmuştur. Ona göre aydın, yalnızca bilgi üreten değil, bu bilgiyi toplumun dönüşümü için sorumlulukla kullanan kişidir.
Bu duruşu, onu hem öğrencileri hem de dönemin ilerici çevreleri nezdinde saygın bir konuma taşırken, aynı zamanda siyasal şiddetin hedefi hâline de getirmiştir. Cömert’in yaşamı, Türkiye’de aydın olmanın bedelini gösteren örneklerden biridir.
Cinayeti ve Ardından
11 Temmuz 1978 tarihinde Ankara’da uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitiren Bedrettin Cömert, henüz 38 yaşındaydı. Bu cinayet, Türkiye’nin karanlık bir döneminde, düşünce insanlarının nasıl sistematik biçimde susturulmaya çalışıldığının acı bir göstergesi olarak hafızalara kazınmıştır.
Olayın faillerinin aydınlatılamamış olması ise, bu acıyı daha da derinleştirmiştir.
Ancak Cömert’in ölümü, düşüncelerinin sona erdiği anlamına gelmez. Geride bıraktığı eserler, çeviriler ve yetiştirdiği öğrenciler aracılığıyla yaşamaya devam etmektedir. Onun adı, yalnızca bir sanat tarihçisi olarak değil, düşünce özgürlüğünün ve aydın sorumluluğunun simgesi olarak anılmaktadır.
Bedrettin Cömert, kısa yaşamına rağmen Türkiye’de sanat tarihi ve estetik düşünce alanında kalıcı bir iz bırakmıştır. Eleştirel yaklaşımı, disiplinlerarası bakışı ve ödünsüz aydın duruşu, bugün hâlâ güncelliğini korumaktadır. Cömert’i anmak, yalnızca geçmişe dönük bir saygı değil; aynı zamanda üniversitenin, bilimin ve düşüncenin nasıl bir etik zeminde var olması gerektiğini yeniden hatırlamaktır.
Bu nedenle Bedrettin Cömert, yalnızca hatırlanması gereken bir isim değil, düşünsel mirasıyla bugün de konuşulması gereken bir aydındır.
İki Güzel Dost: Bedrettin Cömert ve Hasan Hüseyin
Bazı dostluklar vardır; iki insan arasında kurulmaz yalnızca. Bir çağın içine düşer, bir ülkenin hafızasına yazılır. Bedrettin Cömert ile Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dostluğu da böyledir. Yan yana durduklarında, yalnızca iki aydın değil; aynı yaraya bakan, aynı sözü taşıyan iki ses görülür. Biri düşüncenin dilini kurar, öteki şiirin ateşini yakar. Ve ikisi de bilir: susmak, en ağır yenilgidir.
Bedrettin Cömert, sanata bakarken yalnızca güzeli aramazdı. Onun bakışı, tarihin katmanlarını, sınıfın izlerini, bastırılmış olanın sessiz çığlığını görürdü. Estetik, onun için duvardaki bir tablo değil; yaşamla kurulan gerilimli bir ilişkidir. Yazdıkları, kürsülerde kalmak için değil, hayata değmek içindir. Hasan Hüseyin ise şiiriyle yürürdü sokağa. Dizeleri, kalabalıkların arasından geçer, işçinin nasırlı eline, ananın suskun bakışına, gençlerin öfkeli sessizliğine dokunurdu. Onun sözü, güzel olduğu kadar sertti; çünkü hakikat çoğu zaman serttir.
1970’lerin karanlığı, her ikisinin de omzuna çökmüştü. Korku, sokaklarda dolaşıyor; ölüm, adları ezberliyordu. Ama onlar geri çekilmedi. Barışı savunmanın, özgürlüğü dile getirmenin, emekten yana durmanın bedeli olduğunu biliyorlardı. Yine de yazdılar. Yine de konuştular. Çünkü aydın olmak, biraz da hedefte durmayı göze almaktır.
Bedrettin Cömert öldürüldüğünde, bir insan değil yalnızca; bir söz, bir ihtimal, bir gelecek de yaralandı. Hasan Hüseyin’in yazdığı “Bedrettin” şiiri, işte bu yüzden bir ağıt değildir sadece. O şiir, dostun ardından tutulmuş bir yas değil; yitirilenin hesabını tutan bir bellektir. Ölümün karşısına dikilen sözdür. Unutmaya karşı dirençtir.
O dizelerde Bedrettin yeniden yürür. Üniversite koridorlarından çıkar, şiirin içine girer, halkın arasında dolaşır. Akademik metinlerin soğukluğunu bırakır, sıcak bir sese dönüşür. Dostluk, böylece zamana yenilmez; şiirin içinde çoğalır, derinleşir, kalır.
Bedrettin Cömert ile Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dostluğu, bugün hâlâ bizi çağırıyorsa, bunun nedeni yalnızca geçmişte kalmış olmaması. O dostluk, aydının nerede durması gerektiğini fısıldar hâlâ.
Halkın yanında mı, suskunluğun gölgesinde mi? Bu soru durur önümüzde. Ve her okunuşta, her hatırlayışta yeniden sorulur.
Bedrettin’e Türkü: Acıdan Doğmuş Bir Direniş Şiiri
‘’Bedrettin’e Türkü’’ başlıklı bu metin, sadece bir kayıp hikayesi değil, aynı zamanda derin bir anma, isyan ve direniş türküsüdür. Şair, bu lirik ağıtta, Bedrettin adını taşıyan bir yoldaşın trajik kaybının yarattığı dinmeyen acıyı ve onun arkasında bıraktığı sarsılmaz mirası dile getiriyor. Bu şiir, bireysel yası aşarak toplumsal bir mücadelenin ve unutulmaz bir idealin sesi haline gelmiştir.
Şiirin hemen açılışı, okuyucuyu o derin özlemin ve isyanın ortasına bırakır.
–‘’Bedrettin’im kalk da bak, şeklindeki doğrudan ve yarım kalmış bir konuşma, kayıp kişinin hatırasına duyulan dinmeyen özlemive yaşanan haksızlığa karşı yükselen sessiz bir çığlığı ifade eder.
Bedrettin’in kaybı, çarpıcı bir imgeyle kalbimize işlenir: ‘’nur dolu gözlerinin bir kurşunla Susturulması olayın trajik boyutunu gözler önüne sererken, bu kayıp karşısında şairin/anlatıcının yüreğinin nasıl "kor dolu bir ateşe dönüştüğünü de hissettirir.
Kaybın yarattığı etki, yalnızca bireysel bir keder değil, çok katmanlı bir toplumsal yaradır: Annesi ve yoldaşları gözyaşı dökmekte, yürekler ve canlar bu acıyla yanıp kavrulmaktadır. Kişisel bağlamda ise eşi ve oğlu onsuz kalmıştır. Ancak en güçlü ifadelerden biri, Bedrettin'in varlığının ne denli merkezi olduğunu anlatan dizede saklıdır: ‘’Seninle başlardı zaman. Bu dize, Bedrettin'in sadece bir kişi değil, aynı zamanda bir başlangıç noktası, dönüştürücü bir güç ve belki de bir hareketin miladı olduğunu ima eder.
Şiir, Bedrettin’i basit bir kurban olarak değil, bir aydınlık ve umut kaynağı olarak yüceltir. O, cehaletin ve baskının simgesi olan ‘’geceye kitap açan’’ ‘’karanlığa ışık veren bir figürdür. Bu imgeler,
Bedrettin’in entelektüel, ideolojik veya toplumsal mücadeledeki öncü, yol gösterici rolüne güçlü bir şekilde işaret eder.
Ve bu ışık söndürülememiştir. Bedrettin’in adı, artık ‘’yüz binlerin alnına’ yazılıdır. Bu, onun davasının geniş kitlelerce sahiplenildiğini, unutulmayacağını ve mücadelesinin bir meşale gibi devralındığını ilan eden, geleceğe dair bir umut mesajıdır.
Şair, Bedrettin’in anısının edebi düzlemde de nasıl bir yankı bulduğunu, bir dostun kaleminden nasıl kanla bir türküye dönüştüğünü anlatır. Bu bağlamda, ‘’Hasan Hüseyin dostun’’ onun için ‘’kanla’’ şiir dökmüş ve Bedrettin! diye haykırarak, ‘’Üç heceyle dağlar yandı’’ demiştir. Burada kastedilen üç hece’’ (Bed-ret-tin), Bedrettin adının kendisinin yarattığı etkinin ve acının gücünü, dağları bile tutuşturacak kadar yakıcı olduğunu vurgular. Bu edebi referans, Bedrettin’in sadece bir siyasi figür değil, aynı zamanda sanat ve edebiyat dünyasında da derin bir iz bırakan, ilham veren bir kahraman
olduğunu gösterir.
Şiirin son kıtası, bu türkünün varoluş nedenini özetleyen bir ahitleşmedir. Şairin bir elinde kalem varken, diğer elinde Bedrettin’e duyulan ‘’sevdanın izi vardır. Bu, hem entelektüel üretimin hem de duygusal bağlılığın birleştiği bir eylem çağrısıdır. Şair, ‘’Bu türküyü biz yazarız, / Senin adınla her dizi’’ diyerek, Bedrettin’in adını ve mücadelesini her dizede yaşatacağını, ona sahip çıkacağını ve bu türküyü kolektif bir direniş aracı yapacağını ilan eder.
‘’Bedrettin’e Türkü,’’ böylece bireysel kederden doğup, toplumsal bir direniş ve anma türküsüne dönüşen, kederin en derininden umudu ve kararlılığı çıkaran, güçlü duygusal tonlara sahip ölümsüz bir metin olarak hafızalardaki yerini almıştır.
BEDRETTİN’E TÜRKÜ
Bedrettin'im kalk da bak,
Gözlerin nur doluydu.
Bir kurşunla sustular,
Yüreğim kor doluydu.
Ağlar anam, yoldaşın,
Yandı yürek, yandı can.
Sensiz kaldı eşin, oğlun
Seninle başlardı zaman...
Kitap açtın geceye,
Işık verdin karanlığa.
Adın yazılı şimdi
Yüz binlerin alnına.
Hasan Hüseyin dostun,
Sana şiir döktü kanla.
“Bedrettin!” diye haykırdı,
Üç heceyle dağlar yandı.
Bir elimde kalem var,
Bir elimde sevdanın izi.
Bu türküyü biz yazarız,
Senin adınla her dizi.
Hasan Hüseyin Korkmazgil
