Sosyolojinin Aynasından Türkiye: Habitus, Sembolik Şiddet ve Biz.

ÖZEL HABER 12.07.2026 - 17:55, Güncelleme: 12.07.2026 - 17:55 148 kez okundu.
 

Sosyolojinin Aynasından Türkiye: Habitus, Sembolik Şiddet ve Biz.

Prof. Dr. Halil Çivi, dünyaca ünlü sosyolog Pierre Bourdieu’nun sosyoloji literatürüne kazandırdığı "habitus" ve "sembolik şiddet" kavramları üzerinden Türkiye’nin toplumsal röntgenini çekiyor.

Toplumsal yapıyı ve insan ilişkilerini anlamak, sadece ekonomik verileri ya da siyasi gelişmeleri analiz etmekle mümkün değildir; bireyin ruhuna işleyen görünmez çarkları, alışkanlıkları ve örtük baskıları da görmek gerekir. Değerli bilim insanı Prof. Dr. Halil Çivi, bu çalışmasında okurlarını hem 1970’li yılların Fransa’sına götürerek dünyaca ünlü sosyolog Pierre Bourdieu’ye dair eşsiz bir anısını paylaşıyor hem de ünlü düşünürün sosyoloji literatürüne kazandırdığı "habitus" ve "sembolik şiddet" kavramları üzerinden Türkiye’nin toplumsal röntgenini çekiyor. Kutuplaşmadan çoğulculuğa, kültürel çatışmalardan gündelik dildeki gizli baskılara kadar pek çok konuya ışık tutan ve çağdaş bir toplum olabilmenin anahtarını sosyolojik bir perspektifle sunan o yazı:    PİERRE BOURDİEU, HABİTUS, SEMBOLİK ŞİDDET VE TURKİYE ÜZERİRİNE KISA NOTLAR. 1-Giriş. Fransa'da,  1970 li yılların ikinci yarısında,  Nantes Üniversitesi Sosyoloji  Bölümü'nde, lisansüstü  öğrenim görürken, bir şans eseri olarak sayın Pierre Bourdieu ( 1930-2002) nün öğrencisi olmuştum. O zaman kendileri Paris'te, College de France'ta sosyoloji profesörü olarak görev yapıyor, haftada bir gün, 6 saatlik iki ders için Nantes Üniversitesi sosyoloji bölümüne, ders vermeye geliyor, ayrıca öğrencilere serbest bir tartışma zamanı ayırıyordu. O zaman bile epey ünlü bir hocaydı... Pierre Bourdieu, sosyoloji literatürüne, insanın bireysel çok önemli   donanımları olarak,  dört önemli kavramın: fiziksel sermaye, ekonomik sermaye, sosyal sermaye ve kültürel sermaye kavramlarının açılımı ve analizini yapıyor; eğitim konusunu, yoksulluğu azaltmanın kaldıracı olarak kullanmayı öğütlüyor, ayrıca yine sosyolojik açıdan " habitus" ve "sembolik şiddet" kavramları üzerinde önemle duruyordu.  Nantes Üniversitesi Öğrencileri, yapmış oldukları bir öğrenci boykotunda"  DİEU DEJA MORT, MAİS HEUREUSMEN QUE BOURDİEU VIVE"  yazılı  bir pankart taşımış, hocalarını adeta Tanrı yerine koymuşlardı...Bu pankart; " Tanrı zaten öldü, bereket ki Bourdieu yaşiyor" anlamına geliyordu. Bu yazıda, sosyoloji yazınındaki büyük değeri ve toplumumuz bakımından tartışılmaz  önemi nedeniyle  size özet olarak  'Habitus' ile 'Sembolik şiddet' kavramlarını  kısaca aktarmak istiyorum. 2- Habitus Nedir? Habitusa kaynak olan habitat, sözcük olarak, yetişme  ve yaşama alanı, bölgesi ya da coğrafyası demektir. Her canlının, her bitkinin, hatta her toplumun kendine özgü bir yaşama ve neslini devam ettirme alanı vardır. Bu habitatlar, her grup bitki, hayvan ve insan toplulukları  için onlara, başka alanlarda yeterince sahip olamayacakları özel girdiler sağlar ve  canlılara kendilerine özgü bazı karakter özellikleri verirler. Örneğin çöl ikliminde çam bitkisi yetişmez. Muzun coğrafyası ile, elmanın coğrafyası ya da habitatı birbirinden farklıdır... Bourdieu, işte bu habitat kavramından esinlenerek " İnsan toplumları için, sosyoloji bilimine özgün "Habitus"  kavramını üretmiştir.  Öyleyse öz olarak 'habitus' nedir.  Bourdieu'ye göre habitus, insanın doğarken hazır bulduğu, çocukluğundan itibaren   insanın içine işleyen her türlü yaşam alışkanlıkları,inanç, düşünme biçimleri, çeşitli olaylar ve konular konusunda gösterdiği refleksler ve tepkilerden oluşur. İnsan, yaşadığı toplum içinde nasıl konuşacağını, neleri yanlış ve neleri doğru olarak değerlendireceğini, neleri normal, neleri normal dışı göreceğini, çoğunlukla hiç farkında olmadan kendi habitüsünde hazır bulur ve genellikle de benimser. Çocuğun ilk habitusu, ailedir, mahalledir, okuldur, sınıfsal, sosyal çevredir...örneğin, eğer bir çocuk sürekli kitap okunan, kültürel ve sanatsal tartışmalar içinde büyürse başka; tersine bir ortamda ise daha başka habitüsler edinir. Yine bir çocuk, baskıcı, yoksul, eğitimsiz, baskın bir korku kültürünün egemen olduğu  bir ailede başka; tersine zengin,iyi eğitilmiş, demokrat, hoşgörülü ve korku kültürü üretmeyen çağdaş bir ailede yetişirse daha uygun bir habitus edinmiş olur.    Bu  iki farklı habitüsten yetişip topluma katılan  insanların insana, doğaya, çevreye, yaşama, dünyaya bakışları farklı olacak ve toplumsal birlik kolay sağlanamayacaktır. İkicil (dualist) bir toplumsal yapı oluşacaktır. Örnek vermek gerekirse, Türkiye' de: *- Köylü habitüsü, kısal insanın değer, tutum ve davranış kalıpları  kentli insana  uymaz. Buna karşın, kentli habitusü de kırsal kesime uymaz. Köylerden kentlere olan nüfus hareketlerinden köy-kent uyumsuzlukları  bunun açık kanıtıdır. Köyden yeni gelenlerin kent varoşlarına yerleşip orada kendilerine daha uygun bir alt kültür oluşturdukları gözlenir. *- Yine Türkiye açısından, muhafazakar( tutucu) kesimlerin yetişme  habitusu ile, seküler, laik kesimlerin yetişme habitusu, dolayısıyla da dünya görüşleri arasında farklar oluşur. Hatta  bu iki kesimin aile yapıları,  okulları, alışveriş mekanları, eğlenme alışkanlıkları, kahvehaneleri...ve siyasi tercihleri de farklıdır. *- Siyasi ve sosyal örgütlenmelerde  ise, genelde bu farklı kesimleri birbirlerine yaklaştıracak ve  birlikte yaşatacak politikalar üretmek  yerine tersine, azınlığı çoğunluğa feda etmek gibi bir sosyolojik yanlışa düşülür. Çağdaş demokrasinin özgürlükçü ve birlikte var olma ilkesine fazla itibar edilmez. 3- 'Sembolik Şiddet' Nedir? Çok özet olarak, Pierre Bourdieu'ye göre, bir toplumdaki  Sembolik şiddet, çoğunlukta ve güçlü olanların, kendi kimliğini, dilini, İnancını, ideolojisini, kültürünü, her türlü değerler sistemini ve yaşam tarzını azınlıkta ve güçsüz olanlara zorla dayatmasıdır. Kendi çoğunluk ve güçlü  toplum kümesini " olağan, normal ve üstün" kabul edip, diğer azınlıkların  kümelerini değersiz ve sapkın görerek dışlamasıdır. Güçlü ve çoğunlukta olmak, siyasi, ekonomik, idari, hukuki, kültürel...alanlarda çoğunluğa conforlu bir yaşam habitüsü sunar. Sembolik şiddet genelde fiziksel olmaktan çok psikolojik, duygusaldır. Azınlıkta kalanların ruhuna, benliğine, kimliğine, kültürüne, kişiliğine, cinsiyetine işleyen ve nesilden nesile süreklilik kazanan görünmez bir baskıdır. Bir insanın aksanını, kekemeliğini, İnancını, dinini, derisinin rengini, mezhebini, cinsiyetini, bedensel özelliklerini... ve başka farklılıklarını alay ve aşağılama konusu yapmak sembolik şiddettir. Sembolik şiddet insan ruhunda derin ve onulmaz yaralar açar. Tarih boyunca, Alevilerin,  Romanların (çingenelerin)...ya da benzeri azınlık kümelerinin devlet ve toplum katında dışlanmaları güçlü bir sembolik şiddet olagelmiştir.  Örneğin bir insana 'şişko, sırık, bodur, kel, yerden bitme, ...demek,  kadının ya da erkeğin cinsiyetini aşağılamak  bile birer sembolik şiddettir. Senin inancın, senin ırkın, senin ailen, senin cinsiyetin, senin mesleğin...senin sosyal sınıfın değersiz ve aşağı demek sembolik şiddettir. SONUÇ YERİNE: Toplumlar yalnızca  siyaset, ekonomi ve  mevcut yasalarla yönetilemezler; ya da yönetilmemeleri gerekir. Kültür, eğitim, dil, inanç, renk, cinsiyet, alışkanlıklar, adalet, özgürlük, eşitlik ve görünmez güç ilişkileri de yönetim politikaları içinde önemli sosyolojik bir yer tutar.   Çoğu insan bu görünmez yaşam çarkının farkına bile varmaz. Bir kısım azınlıklar ise omür boyu görünmez sembolik şiddet ve sistemli baskı ve korku atmosferi içinde acı çekmek zorunda kalabilir. Çağımız insanına, evrensel boyutları ile,  en uygun siyasi ve sosyolojik rejim ise çoğunluk değil, çoğulculuk esasına göre örgütlenmiş, evrensel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğüne dayalı çağdaş demokratik ve laik rejimler olmalıdır. 
Prof. Dr. Halil Çivi, dünyaca ünlü sosyolog Pierre Bourdieu’nun sosyoloji literatürüne kazandırdığı "habitus" ve "sembolik şiddet" kavramları üzerinden Türkiye’nin toplumsal röntgenini çekiyor.

Toplumsal yapıyı ve insan ilişkilerini anlamak, sadece ekonomik verileri ya da siyasi gelişmeleri analiz etmekle mümkün değildir; bireyin ruhuna işleyen görünmez çarkları, alışkanlıkları ve örtük baskıları da görmek gerekir. Değerli bilim insanı Prof. Dr. Halil Çivi, bu çalışmasında okurlarını hem 1970’li yılların Fransa’sına götürerek dünyaca ünlü sosyolog Pierre Bourdieu’ye dair eşsiz bir anısını paylaşıyor hem de ünlü düşünürün sosyoloji literatürüne kazandırdığı "habitus" ve "sembolik şiddet" kavramları üzerinden Türkiye’nin toplumsal röntgenini çekiyor. Kutuplaşmadan çoğulculuğa, kültürel çatışmalardan gündelik dildeki gizli baskılara kadar pek çok konuya ışık tutan ve çağdaş bir toplum olabilmenin anahtarını sosyolojik bir perspektifle sunan o yazı:


 

 PİERRE BOURDİEU, HABİTUS, SEMBOLİK ŞİDDET VE TURKİYE ÜZERİRİNE KISA NOTLAR.

1-Giriş.

Fransa'da,  1970 li yılların ikinci yarısında,  Nantes Üniversitesi Sosyoloji  Bölümü'nde, lisansüstü  öğrenim görürken, bir şans eseri olarak sayın Pierre Bourdieu ( 1930-2002) nün öğrencisi olmuştum. O zaman kendileri Paris'te, College de France'ta sosyoloji profesörü olarak görev yapıyor, haftada bir gün, 6 saatlik iki ders için Nantes Üniversitesi sosyoloji bölümüne, ders vermeye geliyor, ayrıca öğrencilere serbest bir tartışma zamanı ayırıyordu. O zaman bile epey ünlü bir hocaydı...

Pierre Bourdieu, sosyoloji literatürüne, insanın bireysel çok önemli   donanımları olarak,  dört önemli kavramın: fiziksel sermaye, ekonomik sermaye, sosyal sermaye ve kültürel sermaye kavramlarının açılımı ve analizini yapıyor; eğitim konusunu, yoksulluğu azaltmanın kaldıracı olarak kullanmayı öğütlüyor, ayrıca yine sosyolojik açıdan " habitus" ve "sembolik şiddet" kavramları üzerinde önemle duruyordu. 

Nantes Üniversitesi Öğrencileri, yapmış oldukları bir öğrenci boykotunda"  DİEU DEJA MORT, MAİS HEUREUSMEN QUE BOURDİEU VIVE"  yazılı  bir pankart taşımış, hocalarını adeta Tanrı
yerine koymuşlardı...Bu pankart; " Tanrı zaten öldü, bereket ki Bourdieu yaşiyor" anlamına geliyordu.

Bu yazıda, sosyoloji yazınındaki büyük değeri ve toplumumuz bakımından tartışılmaz  önemi nedeniyle  size özet olarak  'Habitus' ile 'Sembolik şiddet' kavramlarını  kısaca aktarmak istiyorum.

2- Habitus Nedir?

Habitusa kaynak olan habitat, sözcük olarak, yetişme  ve yaşama alanı, bölgesi ya da coğrafyası demektir. Her canlının, her bitkinin, hatta her toplumun kendine özgü bir yaşama ve neslini devam ettirme alanı vardır. Bu habitatlar, her grup bitki, hayvan ve insan toplulukları  için onlara, başka alanlarda yeterince sahip olamayacakları özel girdiler sağlar ve  canlılara kendilerine özgü bazı karakter özellikleri verirler. Örneğin çöl ikliminde çam bitkisi yetişmez. Muzun coğrafyası ile, elmanın coğrafyası ya da habitatı birbirinden farklıdır...

Bourdieu, işte bu habitat kavramından esinlenerek " İnsan toplumları için, sosyoloji bilimine özgün "Habitus"  kavramını üretmiştir. 

Öyleyse öz olarak 'habitus' nedir. 
Bourdieu'ye göre habitus, insanın doğarken hazır bulduğu, çocukluğundan itibaren   insanın içine işleyen her türlü yaşam alışkanlıkları,inanç, düşünme biçimleri, çeşitli olaylar ve konular konusunda gösterdiği refleksler ve tepkilerden oluşur. İnsan, yaşadığı toplum içinde nasıl konuşacağını, neleri yanlış ve neleri doğru olarak değerlendireceğini, neleri normal, neleri normal dışı göreceğini, çoğunlukla hiç farkında olmadan kendi habitüsünde hazır bulur ve genellikle de benimser.

Çocuğun ilk habitusu, ailedir, mahalledir, okuldur, sınıfsal, sosyal çevredir...örneğin, eğer bir çocuk sürekli kitap okunan, kültürel ve sanatsal tartışmalar içinde büyürse başka; tersine bir ortamda ise daha başka habitüsler edinir. Yine bir çocuk, baskıcı, yoksul, eğitimsiz, baskın bir korku kültürünün egemen olduğu  bir ailede başka; tersine zengin,iyi eğitilmiş, demokrat, hoşgörülü ve korku kültürü üretmeyen çağdaş bir ailede yetişirse daha uygun bir habitus edinmiş olur. 
 
Bu  iki farklı habitüsten yetişip topluma katılan  insanların insana, doğaya, çevreye, yaşama, dünyaya bakışları farklı olacak ve toplumsal birlik kolay sağlanamayacaktır. İkicil (dualist) bir toplumsal yapı oluşacaktır.

Örnek vermek gerekirse, Türkiye' de:

*- Köylü habitüsü, kısal insanın değer, tutum ve davranış kalıpları  kentli insana  uymaz. Buna karşın, kentli habitusü de kırsal kesime uymaz. Köylerden kentlere olan nüfus hareketlerinden köy-kent uyumsuzlukları  bunun açık kanıtıdır. Köyden yeni gelenlerin kent varoşlarına yerleşip orada kendilerine daha uygun bir alt kültür oluşturdukları gözlenir.

*- Yine Türkiye açısından, muhafazakar( tutucu) kesimlerin yetişme  habitusu ile, seküler, laik kesimlerin yetişme habitusu, dolayısıyla da dünya görüşleri arasında farklar oluşur. Hatta  bu iki kesimin aile yapıları,  okulları, alışveriş mekanları, eğlenme alışkanlıkları, kahvehaneleri...ve siyasi tercihleri de farklıdır.

*- Siyasi ve sosyal örgütlenmelerde  ise, genelde bu farklı kesimleri birbirlerine yaklaştıracak ve  birlikte yaşatacak politikalar üretmek  yerine tersine, azınlığı çoğunluğa feda etmek gibi bir sosyolojik yanlışa düşülür. Çağdaş demokrasinin özgürlükçü ve birlikte var olma ilkesine fazla itibar edilmez.

3- 'Sembolik Şiddet' Nedir?

Çok özet olarak, Pierre Bourdieu'ye göre, bir toplumdaki  Sembolik şiddet, çoğunlukta ve güçlü olanların, kendi kimliğini, dilini, İnancını, ideolojisini, kültürünü, her türlü değerler sistemini ve yaşam tarzını azınlıkta ve güçsüz olanlara zorla dayatmasıdır. Kendi çoğunluk ve güçlü  toplum kümesini " olağan, normal ve üstün" kabul edip, diğer azınlıkların  kümelerini değersiz ve sapkın görerek dışlamasıdır. Güçlü ve çoğunlukta olmak, siyasi, ekonomik, idari, hukuki, kültürel...alanlarda çoğunluğa conforlu bir yaşam habitüsü sunar.

Sembolik şiddet genelde fiziksel olmaktan çok psikolojik, duygusaldır. Azınlıkta kalanların ruhuna, benliğine, kimliğine, kültürüne, kişiliğine, cinsiyetine işleyen ve nesilden nesile süreklilik kazanan görünmez bir baskıdır.

Bir insanın aksanını, kekemeliğini, İnancını, dinini, derisinin rengini, mezhebini, cinsiyetini, bedensel özelliklerini... ve başka farklılıklarını
alay ve aşağılama konusu yapmak sembolik şiddettir. Sembolik şiddet insan ruhunda derin ve onulmaz yaralar açar.

Tarih boyunca, Alevilerin,  Romanların (çingenelerin)...ya da benzeri azınlık kümelerinin devlet ve toplum katında dışlanmaları güçlü bir sembolik şiddet olagelmiştir.

 Örneğin bir insana 'şişko, sırık, bodur, kel, yerden bitme, ...demek,  kadının ya da erkeğin cinsiyetini aşağılamak  bile birer sembolik şiddettir.

Senin inancın, senin ırkın, senin ailen, senin cinsiyetin, senin mesleğin...senin sosyal sınıfın değersiz ve aşağı demek sembolik şiddettir.

SONUÇ YERİNE:

Toplumlar yalnızca  siyaset, ekonomi ve  mevcut yasalarla yönetilemezler; ya da yönetilmemeleri gerekir. Kültür, eğitim, dil, inanç, renk, cinsiyet, alışkanlıklar, adalet, özgürlük, eşitlik ve görünmez güç ilişkileri de yönetim politikaları içinde önemli sosyolojik bir yer tutar. 

 Çoğu insan bu görünmez yaşam çarkının farkına bile varmaz. Bir kısım azınlıklar ise omür boyu görünmez sembolik şiddet ve sistemli baskı ve korku atmosferi içinde acı çekmek zorunda kalabilir.

Çağımız insanına, evrensel boyutları ile,  en uygun siyasi ve sosyolojik rejim ise çoğunluk değil, çoğulculuk esasına göre örgütlenmiş, evrensel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğüne dayalı çağdaş demokratik ve laik rejimler olmalıdır. 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.