Modern insan, elindeki akıllı cihazla evrenin tüm bilgisini ve anılarını cebinde taşıdığına inanıyor. Ancak bu bir "mülkiyet illüzyonu". Eskiden mektuplar yazılır, fotoğraflar fiziksel albümlerde saklanırdı; anı, "madde"ye bürünürdü. Bugün ise her şeyimiz "bulut"larda. Peki, felsefi açıdan baktığımızda biz gerçekten sahip miyiz, yoksa sadece geçici birer "erişim hakkı"na mı sahibiz?
Eskiden bir fotoğraf, yaşanmış bir anın fiziksel bir kanıtı, bir "gösterge"siydi. Şimdi ise anılarımız piksellerden ibaret. Dokunabildiğimiz, koklayabildiğimiz, sararan mektupların yerini; bir algoritmanın bize ne zaman hatırlatacağına karar verdiği bildirimler aldı. Anı, maddeden kopunca ağırlığını da kaybetti. Maddesizleşen hafıza, uçucu bir "görünüm" haline geldi.
Bilim dünyasının "Dijital Amnezi" dediği bu durum, beynimizin bilgiyi değil, "bilgiye giden yolu" hatırlamasıdır. Arkadaşımızın telefon numarasını veya çocuğumuzun ilk adımlarını cihazımıza "not" ettiğimiz an, beynimiz o veriyi siler. Biz artık kendimiz adına hatırlamıyoruz; hatırlama görevini teknolojiye taşeron olarak devrediyoruz.
Tüm kişisel bilgi ve belgelerimiz, fotoğraflarımız tanımadığımız kişilerin eline geçmiş durumda. Bir kaynak tarafından sürekli izleniyoruz. Her birimiz büyük bir network ağının küçük bir noktasıyız adeta. Ne yemeliyiz, ne giymeliyiz, hangi şampuanı kullanmalıyız sürekli bize dikte ediliyor. Özgürleştiğimizi düşündükçe birer dijital köle haline geldik.
İnternet çöktüğünde sen kimsin?
Eğer tüm sosyal çevren bir platformdaki listeden, tüm geçmişin bir sunucudaki dosyalardan ibaretse; internetin fişi çekildiğinde ontolojik bir boşluğa düşersin. Dijital dünyadaki "benlik", sürekli başkaları tarafından "görülmeye" muhtaçtır. Görünürlüğün bittiği an, dijital insanın varlığı da sarsılır.
Bugün her bilgiye erişiyoruz ama hiçbirini içselleştirmiyoruz. Herkesle iletişimdeyiz ama kimseyle "hemhal" değiliz. Her şeye kolayca erişebiliyoruz ama geçmişte sahip olduklarımızın bir çoğuna sahip değiliz.
İnternet sonrası bir dünyada her şeyi "el yordamıyla" bulmak zorunda kalacağımız o senaryo, aslında insanın özüne dönüşüdür. Bilgiye emek vererek ulaşmak, onu zihne kazımak, dostun sesini sadece kulakla değil kalple duymak... Dijital dünya bize hızı verdi ama derinliği aldı.
Belki de gerçek mülkiyet, internet kopsa bile zihninde taşıyabileceğin şiirler, sandığında sakladığın tek bir el yazısı mektup ve hafızana kazıdığın o biricik dost gülümsemesidir. Çünkü dijital olan her şey "pufff" diye uçabilir ama ruhun biriktirdiği somut yaşanmışlık, hiçbir elektrik kesintisiyle yok edilemez.
İnternet gittiğinde, sadece anıların değil, bilginin de çıplaklığıyla baş başa kalırız. Google’a sormaya alıştığımız her şeyi, tozlu ansiklopedi sayfalarında, kütüphane raflarında ya da bir bilenin hafızasında "el yordamıyla" aramak zorunda kalırız. İşte o an anlarız ki; dijital dünya bize muazzam bir hız verdi ama karşılığında elimizden "dokunabildiğimiz" her şeyi aldı.
Bugün sahip olduğumuzu sandığımız her şey, aslında bir şalterin ucunda asılı duruyor. Belki de asıl zenginlik, internet çöktüğünde bile elinde tutabileceğin o tek bir mektup, o tek bir eski fotoğraf ve yan yana oturup susabildiğin o tek bir dosttur.
