Prof. Dr. Tolga Yarman
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Tolga Yarman
 

DURDURUN SAVAŞI!..

Bölge’nin çivisini çıkardınız, şimdi de Dünya’nın çivisini çıkarıyorsunuz!.. Kovboy filimlerine, çocukken, bayılırdım… Hala çok cezbolurum… Beni böylesi kurgulara çeken efsunun kökenine indiğim zaman, şu çıkıyordu meydana: Hollywood (Amerikan Filim Sanayii / Los Angeles) senaryoları, kötülerin karşısına daima iyileri dikiyordu… Çatışmalar, heyecan verici olduğu kadar, hepsi birbirinden farklı, üst düzeyde mahirane becerileri öne çekiyor, en nihayet iyilerin kazanması ile sonuçlanıyordu. Aksi, akla bile gelmezdi. Haydutların haydutluk yaptığı, ama bıçkın mı bıçkın “iyi delikanlıların” buna “Dur” demedikleri, haydutların bileklerini bükmedikleri, onların çanlarına ot tıkmadıkları, hepsini yerle yeksan etmedikleri, bir tane örnek yoktur… Böyle olunca, bu filimleri izledikten sonra, içi müsterih olmayan tek bir seyirci de, yoktur… O kadar ki, Holywood filim sanayii, yapımlarını, Superman (İnsan Üstü Adam), Spiderman (Örümcek Adam) gibi, doğa üstü güçlerin sergilendiği, metafizik (doğaötesi) kurguların, çokça gündeme geldiği sahnelere kadar taşımaktan geri durmadı. Dost Vaşington, bize bir tane böylesi filim göstermedin!.. İşte örneğin “Güzel Kızımız” dengesini kaybeder, yürek yerinden fırlamışken, Gökdelen’den düşer… Yanindaki Süpermen (Türkçe böyle okunur), anında üstünü başını değişir, sağ yumruğu ileride, boşluğa uçarak dalar, Kız caddeye çakılmadan, O’nu kucaklayıverir… Hooopp, Gökdelen’in terasına çıkartır, bir elin şıkırtısı kadar süre boyunca kaybolup, günlük giysilerini giyer, gözlüklerini takar, Kız’a döner, O’nun şaşkın bakışları arasında, saf saf, “N’oldu, nerdeydin, seni arıyordum” ??) , gibi bir şeyler, söyler… Her şey, “fırtına öncesine” dönüverir… Çocuk ve Kız, dondurma yemeğe giderler ??) … Süpermen, hep kurtarır… Deprem olur, yerdeki yarığı onarır… Ölüm olur, Batı’dan Doğu’ya dönmekte olan Dünya’yı kavrar, Doğu’dan Batı’ya gerisin geriye çevirir, zamanı güya tersine çalıştırır!.. Öleni diriltir ??) Kötü’yü, alır, cam bir kübe kıskıvrak, yamyassı hapseder, kübü tuttuğu gibi, “vızzztt” diye, Dünya’dan dışarı, uzaya çıkarır… Bir vurur, Galaksi’nin ucundaki, karanlıklara savurur… Döner, “kötülerden arınmış Dünya”ya yumuşak iniş yapar ?? … Öyle… Her şey günlük gülistanlık… Aydınlık, gök masmavi, etraf çiçek çiçek, bahar pembe pembe… Dost Vaşington, bize bir tane böylesi sahici bir filim göstermedin!.. Onca donanımla, denizaltılar, bombardıman uçakları, uçak gemileri, destroyerler, nükleer füzeler, bitmez tükenmez cephane, bir “iyilik” örneği sergilesene… Seninle gurur duyalım!.. Bir tek, haydutların rol aldığı Holywood filmi var mı, sürümde, allaşkına!.. Holywood’un yüzyıldır geliştirdiği güzeller, iyiler, iyimserler, iyilik isterler dünyasını, berhava ettiniz, dahası yok... Cânım hayallerimizin, köküne kibrit suları dökerek…   Sıkıntı nerede? Ey Dünya! Sıkıntı nerede biliyor musun, alt tarafta ulusların en dahi genç bilim insanları, filinta gibi mühendisleri, kaç kuşak hayatları boyunca dahiyane eserler veriyorlar… Acaip iyi yetişmiş askerler, bürokratlar arılar gibi, bilim-kurgu filimlere yaraşır, tam donanımlı, göz kamaştırıcı karargâhlarda çalışıyorlar… Üst tarafta, o mükemmel tabloyla hiç bağdaşmaz, götürü, müsvedde dahi olmayan, teneke, iyi niyetli hiç olmayan, yazbozcu bir siyaset anlayışı, hükümralık sürürüyor… Üstüne üstlük, Koskoca, Batı’nın Lokomotifi Ülke’nin Başkanı’nın, ne adası ise, orada, bir de İsrail Devlet İstihbaratı eliyle, bilerek ve isteyerek, yani “resmen” çevrilen insanlık dışı, çocuk yaştakileri çocukçu sapıklara pazarlama çarklarında dönen fırıldakların girdabında, Telaviv tarafından şantaja maruz bırakılıp, İran’a icbar edildiği, beş kıtada birden, dillere pelesenk olmuşken… Öyle olunca, sahnelenen “Canlı, Holywood-vari Yapımların” acı gerçeğinin karşısında, Dünya’nın milyonlarca iyi insanı, “filmin” eksik kalan, “iyi delikanlı” rolünde, birbirlerine kilitleniyor, oluyor… O açıdan bu günlerde, bilhassa Amerikan Halkı’nın, bu ülkenin hemen her yerinde sokaklara dökülmüş olarak, “Kral istemiyoruz!” diye haykırması, insanlığın “iyilik” arayaşına dipdiri bir içgüdü olarak, ortaya çıkıyor; ferahlık bahşediyor… Helal olsun, İran Halkı’na… Savaş’ın bir ayı doldu… Aşağıdaki haritaya baksanıza… İran’ın saldırganlar tarafından vurulmamış yeri kalmamış neredeyse (haritadaki kırmızı balonlar)… ABD’nin ve İsrail’in vurduğu hedefler(Kırmızı) Hizbullah’ın ve İran’ın vurduğu hedefler(Mavi) İran, o arada Hizbullah (ki, Lübnan’da konuçlanmış bulunmaktadır), hiç de az karşılık vermemişler (haritadaki mavi balonlar)…   İran’ın, son bir ay içinde, çeşitli boylarda, yuvarlak 1000 kadar füze, 2000 civaarında da dron (bakınız yukarıdaki resimler), fırlattığını kestirebiliriz. Buna karşılık, “İsrail’in Demir Kubbesi”nin, bunların %90 kadarını saf dışı bırakabildiğini, ifade edebiliriz (bakınız aşağıdaki resim). Yine de füzelerin, cesametleri büyüyüp seyirleri süratlenince, Demir Kubbe’nin etkinliğinin ciddi olarak azaldığını eklemeliyiz.   Bilen bilir: Füze teknolojisi, hiç öyle kolay bir teknoloji değildir. İran’ın, geçtiğimiz bir aylık müsademe boyunca sergilediği şekliyle, bunca ileri gittiği, 13 Haziran 2025’te vukua gelen İsrail saldırılarına verdiği karşılıktan kestirilebilecek olsa da; her hal-u kârda, dudak uçuklatacak mertebede tezahür etmektedir. Son toplamda, İran’ın gösterdiği varlıktan, Vaşington’un da Telaviv’in de, hat safhada afalladığı ortaya çıkmaktadır. Füzelerin yapımı elbette başlı başına, devasa bilgi ve teknoloji birikimi gerektiren bir süreçtir. Bunların, uzaydan, onca Amerikan ve sair uydu gözetlemesinden kaçırılması; keza, yerleri tesbit edilebilecek olan füzelerin bombardıman uçaklarının mütemadi saldırısından korunması, apayrı bir savunma kabiliyeti gerektirir. Saldırıya uğrayabilecek füzelerin, korunaklı yerlerde barındırılmasından tutun da, saldırı için sahaya çıkartılmış olacak füzelerin devamlı ve kamuflaj altında dolaştırılmak suretiyle imha edilmekten korunmaya çalışılması, bambaşka nazarî ve teknik kabiliyetlerin hayata geçirilmesini gerektirir. Nihayet; İran’ın, hava savunması yerine, “füzeleriyle karşı ataklar yapma” yönünde geliştirdiği strateji, savunmasızlığı davet etmesi açısından ne denli tedirgin edici olursa olsun; imkanların eniyileştirilmesi, esas olaraksa, o yönde düşmanın gafil avlanmasını öne çekmesiyle, harikulade ve çok özgün bir strateji olarak alkışlanmayı, hak etmektedir. Tıpkı 1915’te bizim Çanakkale’de yaptığımızın benzeri olarak, düşman deniz kuvvetlerinin karşısına, açık denizde kendi deniz kuvvetlerimizle çıkmak değil de, Boğaz’ın mayınlarla, bunların ise kıyıya yerleştirilmiş kuvvetlerle korunması örneğindeki gibi; bilhassa Hürmüz Boğazı’nın, oraya döşenmiş mayınlarla, bunların ise, kıyıdan, hava saldırılarından korunmak üzere, pek muhtemelen, kamyonlar üzerinde gezdilecek füzelerle savunulması yönündeki stratejiler, dünya askerî çevrelerinin dikkatini kilitleme başarısını sergilemektedir. Bu sözlerimize bakarak, Değerli Okur, İran’daki rejime yekten güzellemeler yönelttiğimiz zehabına kapılmamalıdır. Herkesin etkisi altında bulunduğu propaganda araçlarından hissesini edindiği hususu saklı olarak, bu noktada şu kadarını ifade etmekle yetineceğiz: Öyle bir yönelime en güzel yanıt, İran halkının, “Rejim için değil, en önce ülkemiz için savaşıyoruz!”, haykırışında sübut bulmaktadır. Şurası bir vakıadır ki, İran saldırgan değildir; başta İsrail, Batılı saldırganların hedefi olmaktadır. O kadar böyledir ki, herkese açık bilgilerin işaret ettiği şekliyle, oyun bahçelerinde oynamaktayken, Güney İran’da, Minap’taki kızilkokulu 1 Mart 2026’da, Tomahawk’larla, ard arda vurulup, 170 canımız çocuk maateessüf paramparça edilmiştir. Münhasıran bu okulun değil de, burada bulunduğu sanılan askerî bir yapının hedef alındığı ortaya çıkacak olsa da, Okyanus aşırı odağın İsrail’in yanında İran’ın kılcal damarlarına hücum üzerine hücum ettiği, naksedilemez biçimde ortadadır. Böylesi bir çerçevede dahi İran Halkı, katiyen pes etmiyor… Vatanını savunuyor… İran Halkı’nı bütün kalbimizle kutluyoruz. Suriye ile aramızdaki mayınlar önden temizlenip, Suriye’nin bombalanmasıyla beraber, Suriyeliler’in milyonlarla ülkemize kaçmasına karşın… Bırakın, İran’dan bize göç dalgalarının bugün itibariyle oluşmadığını bir tarafa… Burada, keza Dünya’nın başka yerlerinde yaşayan İranlılar’ın, vatanlarını müdafaa etmek üzere İran’a akın akın gitmekte olduklarına, hepimiz şahit olmaktayız. Çok yüce… Arap Ülkeleri Bildirisi Bu ne kadar böyle ise… 20 Mart 2026’da Suudî Arabistan’ın Başkenti Riyad’da, Türkiye, Azerbaycan, Bahreyn, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanları’nın, “İran’ın bölge ülkelerine yönelik saldırılarını” değerlendirerek, yayınladıkları bildirgede, İran’ın karşı karşıya kaldığı saldırılardan ve saldırganlardan hiç bahsetmeyip, o açıdan vicdanları yaralayıcı biçimde, sadece, İran’ın Körfez ülkelerindeki, o da kendisine müteveccih olarak tesis edilmiş yabancı üsleri vurmasını, kınadıkları, bir o kadar varittir… Bildiride, İran’ın yerleşim alanlarını, petrol tesislerini, su arıtma istasyonlarını, havalimanlarını ve diplomatik temsilcilikleri hedef alan balistik füze ve insansız hava aracı saldırıları, keza, Ürdün, Azerbaycan ve Türkiye’ye yönelik saldırıları, kınanmaktadır. Bu bildiride doğrular vardır, ama yalnızca doğrular yoktur. Bütün doğrular ise, bizim seçebildiğimiz kadarıyla, işte işaret ettiğimiz şekilde, hiç yoktur. Bu sebeple olmalı, bu bildiri, halen daha Dışişleri Bakanlığımız’ın portalında yer bulmamıştır. İran’ın füzeleriyle, Türkiye’yi hedef aldığı, bizim kavrayabildiğimiz kadarıyla, katiyen varit olmamalıdır. O kadar ki, İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan iddiaları tekzip etmiş ve bize, konuyu araştırmak üzere müşterek bir inceleme kurulu oluşturulmasını önermiştir (8 Mart 2026 tarihli haberler). Mezhep Kışkırtması Bu böyle olsa da, eşyanın tabiatının, işbirlikçi olduklarının dahi farkında olamayacak kadar acz içinde ve “Ümmeti böldürmeyin!”, diye debelenenlerin gözlerinin içine baka baka, mezhep kışkırtıcılığı yapan sarıklı zibidiler üretmesi, kaçınılmazdır ve öyle olmuştur. Bu noktanın, en ince ayrıntısına kadar tasarlanmış olacağından kuşku duymayın. O açıdan 3 Temmuz 2025 tarihli şu yazıma (https://www.ozgurifade.com.tr/haber-turkiye- dincilesiyor-degil-irana-karsi-mezhebilestirilmek-isteniyor-3914.html) bakmanızı hassaten öneriyorum. Yazıdan, Değerli Arslan Bulut’un alıntı yaparak yazdığı yazıyaayrıca dikkatinizi çekmeyi dilerim ). (https://x.com/ArslanBulut9/status/1947406284309074119). Kısacası, Bölgemiz ve Ülkemiz, yıllardır, muazzam bir askerî ve stratejik proje kıskacındadır ve biz bunu, o günden, bu güne, haykıragitmekteyiz. Etrafta klişe olarak duyduğunuz, “Büyük Orta Doğu Projesi”, “Ilımlı İslam”, “Arap Baharı”, başta da “Yeni Osmanlıcılık”, ha keza, “Osmanlı Milletler Topluluğu”, şimdilerde ise “Terörsüz Türkiye” gibi, temel deyimler, hep bu projenin harlanmasıyla gündeme gelmiş algı operasyonlarının, enstrümanlardır. Proje, el hak, öncesini saymazsak, çeyrek yüzyıldır, büyük beceri ile yürütülmüştür. Arap Baharı rüzgârlarıyla Eski Osmanlı topraklarındaki pek çok ülkeyi, o arada İrak’ı, Libya’yı, Mısır’ı, belli bir “şekilci”, yani işte, hakkaniyetsizliğe ve adaletsizliğe başkaldırı reflekslerinden uzaklaştırılmış, komşusu açken tınmadan tok yatabilecekleri, mezhebî ya da mezhebileştirilmiş, yapma bir inanç şemsiyesi altında toplamak üzere, kasıp kavurmuştur. Son olarak, şablona, Nusayrî (Arap Alevisi) olup, uymadığı için, Suriye Yönetimi, mezhebî olarak hasım olan, El Kaide’nin El Nusra Kolu marifetiyle tasfiye edilmiş ve (aslında ne has ibadette ne görenekteki asil inançta bizden bir farkı olmayan) Şii İran’a karşı, geniş bir mezhebî cephe açma hazırlığının son aşamasına gelinmiştir. Türkiye, 1980’de İrak’a yapıldığından farksız olarak, İran’a karşı Saddamlaştırılmak istenmektedir. Ülkemiz, bütün şu “mezhepçi yapıyla” birlikte İran’a karşı Saddamlaştırılmak istenmektedir. Bölge’deki, yakın geçmişte, el hak kotarılabilmiş, Birinci Mezhep Savaşı, Saddam’ın İran’a 1980’de azmettirilmesiyle vukua gelmiştir. İrak da, İran da yüzmilyarlarca dolardan olmuştur. Onbilerce fidan toprağa düşmüştür… İkinci Mezhep Savaşı, maateessüf bizim alet olmaya tevessül edildiğimiz, Suriye Yönetimi’nin 2011 – 2025 arası tasfiyesini hedef alan savaştır. Üçüncüsü, şimdi bütün Osmanlı eski topraklarını kurgu bir kara delikle, içine çekip, İran’ı hedef alan ve “mezhep savaşı” şartlarında kotarılmak istenen, savaştır. Öteki söylenen, hemen her şey palavradır. Asıl olan bölgenin, o arada Doğu Akdeniz tabanının altında varlığı yeni olarak belirginleşmiş olan, enerji kaynakları üstünde hükümran olmak, o çerçevede İsrail’i düzlüğe çıkartmak, giderek Çin’i daha da çok kıstırabiliyor olmaktır. Güzelim Gazze’nin biçilmek istenmesi, O’nu, Doğu Akdeniz tabanının altında keşfedilmiş enerji hazinesinin kıyıdaş ortaklığından düşürmek içindir… Sonuç Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu seviyesiz oyundan, yakasını sıyırmalıdır. İçerideki sorunlara elbette başını dönmeden, tersine onları insanî ve kişilikli olarak çözmeye kilitli durarak, Cumhuriyetimiz’e, sıkı sıkıya sahip çıkmalıdır… Yalnız o değil… Bilgeliğiyle, savaşın, katliamların durudurulması yolunda, bütün dünyaya örnek olacak adımlar atmalıdır. Müttefiklerimiz; başta ABD’deki, giderek bütün dünyadaki, Bölgemiz’deki, İran’daki, keza İsrail’deki, yüz milyonlarca iyi insandır. Eğer, vatan savunması için şart değilse, savaş cinayettir. Yurtta barış, Dünya’da barış. Mustafa Kemal Atatürk. O kadar nadide bir gezegende yaşıyoruz ki, uçsuz bucaksız karanlıklar içinde, sanki bir nazar boncuğu… Her köşesi, görebilene, benzersiz bir “cennet”… Gidecek başka hiç bir yerimiz yok… Yok Marsmış, yok bilmem neresiymiş… Yok öyle bir şey!.. Ve biz, nasıl bir “ilâhi ödüle mazhar” olduğumuzu, kavrayamıyoruz… Ne yazık ki, insan aklı hala daha kendine can veren kozmik şuurun, bilincinde değil… Çok hazin!.. Beyler kendinize gelin… Durdurun her türlü manasız savaşı!..    
Ekleme Tarihi: 29 Mart 2026 -Pazar
Prof. Dr. Tolga Yarman

DURDURUN SAVAŞI!..

Bölge’nin çivisini çıkardınız, şimdi de Dünya’nın çivisini çıkarıyorsunuz!..
Kovboy filimlerine, çocukken, bayılırdım… Hala çok cezbolurum… Beni böylesi kurgulara çeken efsunun kökenine indiğim zaman, şu çıkıyordu meydana: Hollywood (Amerikan Filim Sanayii / Los Angeles) senaryoları, kötülerin karşısına daima iyileri dikiyordu… Çatışmalar, heyecan verici olduğu kadar, hepsi birbirinden farklı, üst düzeyde mahirane becerileri öne çekiyor, en nihayet iyilerin kazanması ile sonuçlanıyordu.

Aksi, akla bile gelmezdi. Haydutların haydutluk yaptığı, ama bıçkın mı bıçkın “iyi delikanlıların” buna “Dur” demedikleri, haydutların bileklerini bükmedikleri, onların çanlarına ot tıkmadıkları, hepsini yerle yeksan etmedikleri, bir tane örnek yoktur… Böyle olunca, bu filimleri izledikten sonra, içi müsterih olmayan tek bir seyirci de, yoktur… O kadar ki, Holywood filim sanayii, yapımlarını, Superman (İnsan Üstü Adam), Spiderman (Örümcek Adam) gibi, doğa üstü güçlerin sergilendiği, metafizik (doğaötesi) kurguların, çokça gündeme geldiği sahnelere kadar taşımaktan geri durmadı.

Dost Vaşington, bize bir tane böylesi filim göstermedin!..

İşte örneğin “Güzel Kızımız” dengesini kaybeder, yürek yerinden fırlamışken, Gökdelen’den düşer… Yanindaki Süpermen (Türkçe böyle okunur), anında üstünü başını değişir, sağ yumruğu ileride, boşluğa uçarak dalar, Kız caddeye çakılmadan, O’nu kucaklayıverir… Hooopp, Gökdelen’in terasına çıkartır, bir elin şıkırtısı kadar süre boyunca kaybolup, günlük giysilerini giyer, gözlüklerini takar, Kız’a döner, O’nun şaşkın bakışları arasında, saf saf, “N’oldu, nerdeydin, seni arıyordum” ??) , gibi bir şeyler, söyler… Her şey, “fırtına öncesine” dönüverir…

Çocuk ve Kız, dondurma yemeğe giderler ??) …

Süpermen, hep kurtarır… Deprem olur, yerdeki yarığı onarır… Ölüm olur, Batı’dan Doğu’ya dönmekte olan Dünya’yı kavrar, Doğu’dan Batı’ya gerisin geriye çevirir, zamanı güya tersine çalıştırır!.. Öleni diriltir ??) Kötü’yü, alır, cam bir kübe kıskıvrak, yamyassı hapseder, kübü tuttuğu gibi, “vızzztt” diye, Dünya’dan dışarı, uzaya çıkarır… Bir vurur, Galaksi’nin ucundaki, karanlıklara savurur… Döner, “kötülerden arınmış Dünya”ya yumuşak iniş yapar ?? … Öyle…

Her şey günlük gülistanlık… Aydınlık, gök masmavi, etraf çiçek çiçek, bahar pembe pembe… Dost Vaşington, bize bir tane böylesi sahici bir filim göstermedin!..

Onca donanımla, denizaltılar, bombardıman uçakları, uçak gemileri, destroyerler, nükleer füzeler, bitmez tükenmez cephane, bir “iyilik” örneği sergilesene… Seninle gurur duyalım!..

Bir tek, haydutların rol aldığı Holywood filmi var mı, sürümde, allaşkına!.. Holywood’un yüzyıldır geliştirdiği güzeller, iyiler, iyimserler, iyilik isterler dünyasını, berhava ettiniz, dahası yok... Cânım hayallerimizin, köküne kibrit suları dökerek…
 

Sıkıntı nerede?
Ey Dünya! Sıkıntı nerede biliyor musun, alt tarafta ulusların en dahi genç bilim insanları, filinta gibi mühendisleri, kaç kuşak hayatları boyunca dahiyane eserler veriyorlar… Acaip iyi yetişmiş askerler, bürokratlar arılar gibi, bilim-kurgu filimlere yaraşır, tam donanımlı, göz kamaştırıcı karargâhlarda çalışıyorlar… Üst tarafta, o mükemmel tabloyla hiç bağdaşmaz, götürü, müsvedde dahi olmayan, teneke, iyi niyetli hiç olmayan, yazbozcu bir siyaset anlayışı, hükümralık sürürüyor…

Üstüne üstlük, Koskoca, Batı’nın Lokomotifi Ülke’nin Başkanı’nın, ne adası ise, orada, bir de İsrail Devlet İstihbaratı eliyle, bilerek ve isteyerek, yani “resmen” çevrilen insanlık dışı, çocuk yaştakileri çocukçu sapıklara pazarlama çarklarında dönen fırıldakların girdabında, Telaviv tarafından şantaja maruz bırakılıp, İran’a icbar edildiği, beş kıtada birden, dillere pelesenk olmuşken…

Öyle olunca, sahnelenen “Canlı, Holywood-vari Yapımların” acı gerçeğinin karşısında, Dünya’nın milyonlarca iyi insanı, “filmin” eksik kalan, “iyi delikanlı” rolünde, birbirlerine kilitleniyor, oluyor… O açıdan bu günlerde, bilhassa Amerikan Halkı’nın, bu ülkenin hemen her yerinde sokaklara dökülmüş olarak, “Kral istemiyoruz!” diye haykırması, insanlığın “iyilik” arayaşına dipdiri bir içgüdü olarak, ortaya çıkıyor; ferahlık bahşediyor…

Helal olsun, İran Halkı’na…

Savaş’ın bir ayı doldu… Aşağıdaki haritaya baksanıza… İran’ın saldırganlar tarafından vurulmamış yeri kalmamış neredeyse (haritadaki kırmızı balonlar)…


ABD’nin ve İsrail’in vurduğu hedefler(Kırmızı)

Hizbullah’ın ve İran’ın vurduğu hedefler(Mavi)

İran, o arada Hizbullah (ki, Lübnan’da konuçlanmış bulunmaktadır), hiç de az karşılık vermemişler (haritadaki mavi balonlar)…




 

İran’ın, son bir ay içinde, çeşitli boylarda, yuvarlak 1000 kadar füze, 2000 civaarında da dron (bakınız yukarıdaki resimler), fırlattığını kestirebiliriz.

Buna karşılık, “İsrail’in Demir Kubbesi”nin, bunların %90 kadarını saf dışı bırakabildiğini, ifade edebiliriz (bakınız aşağıdaki resim). Yine de füzelerin, cesametleri büyüyüp seyirleri süratlenince, Demir Kubbe’nin etkinliğinin ciddi olarak azaldığını eklemeliyiz.




 

Bilen bilir: Füze teknolojisi, hiç öyle kolay bir teknoloji değildir. İran’ın, geçtiğimiz bir aylık müsademe boyunca sergilediği şekliyle, bunca ileri gittiği, 13 Haziran 2025’te vukua gelen İsrail saldırılarına verdiği karşılıktan kestirilebilecek olsa da; her hal-u kârda, dudak uçuklatacak mertebede tezahür etmektedir. Son toplamda, İran’ın gösterdiği varlıktan, Vaşington’un da Telaviv’in de, hat safhada afalladığı ortaya çıkmaktadır.

Füzelerin yapımı elbette başlı başına, devasa bilgi ve teknoloji birikimi gerektiren bir süreçtir.

Bunların, uzaydan, onca Amerikan ve sair uydu gözetlemesinden kaçırılması; keza, yerleri tesbit edilebilecek olan füzelerin bombardıman uçaklarının mütemadi saldırısından korunması, apayrı bir savunma kabiliyeti gerektirir. Saldırıya uğrayabilecek füzelerin, korunaklı yerlerde barındırılmasından tutun da, saldırı için sahaya çıkartılmış olacak füzelerin devamlı ve kamuflaj altında dolaştırılmak suretiyle imha edilmekten korunmaya çalışılması, bambaşka nazarî ve teknik kabiliyetlerin hayata geçirilmesini gerektirir.

Nihayet; İran’ın, hava savunması yerine, “füzeleriyle karşı ataklar yapma” yönünde geliştirdiği strateji, savunmasızlığı davet etmesi açısından ne denli tedirgin edici olursa olsun; imkanların eniyileştirilmesi, esas olaraksa, o yönde düşmanın gafil avlanmasını öne çekmesiyle, harikulade ve çok özgün bir strateji olarak alkışlanmayı, hak etmektedir.

Tıpkı 1915’te bizim Çanakkale’de yaptığımızın benzeri olarak, düşman deniz kuvvetlerinin karşısına, açık denizde kendi deniz kuvvetlerimizle çıkmak değil de, Boğaz’ın mayınlarla, bunların ise kıyıya yerleştirilmiş kuvvetlerle korunması örneğindeki gibi; bilhassa Hürmüz Boğazı’nın, oraya döşenmiş mayınlarla, bunların ise, kıyıdan, hava saldırılarından korunmak üzere, pek muhtemelen, kamyonlar üzerinde gezdilecek füzelerle savunulması yönündeki stratejiler, dünya askerî çevrelerinin dikkatini kilitleme başarısını sergilemektedir.

Bu sözlerimize bakarak, Değerli Okur, İran’daki rejime yekten güzellemeler yönelttiğimiz zehabına kapılmamalıdır. Herkesin etkisi altında bulunduğu propaganda araçlarından hissesini edindiği hususu saklı olarak, bu noktada şu kadarını ifade etmekle yetineceğiz: Öyle bir yönelime en güzel yanıt, İran halkının, “Rejim için değil, en önce ülkemiz için savaşıyoruz!”, haykırışında sübut bulmaktadır. Şurası bir vakıadır ki, İran saldırgan değildir; başta İsrail, Batılı saldırganların hedefi olmaktadır. O kadar böyledir ki, herkese açık bilgilerin işaret ettiği şekliyle, oyun bahçelerinde oynamaktayken, Güney İran’da, Minap’taki kızilkokulu 1 Mart 2026’da, Tomahawk’larla, ard arda vurulup, 170 canımız çocuk maateessüf paramparça edilmiştir.

Münhasıran bu okulun değil de, burada bulunduğu sanılan askerî bir yapının hedef alındığı ortaya çıkacak olsa da, Okyanus aşırı odağın İsrail’in yanında İran’ın kılcal damarlarına hücum üzerine hücum ettiği, naksedilemez biçimde ortadadır.

Böylesi bir çerçevede dahi İran Halkı, katiyen pes etmiyor… Vatanını savunuyor…

İran Halkı’nı bütün kalbimizle kutluyoruz.

Suriye ile aramızdaki mayınlar önden temizlenip, Suriye’nin bombalanmasıyla beraber, Suriyeliler’in milyonlarla ülkemize kaçmasına karşın… Bırakın, İran’dan bize göç dalgalarının bugün itibariyle oluşmadığını bir tarafa… Burada, keza Dünya’nın başka yerlerinde yaşayan İranlılar’ın, vatanlarını müdafaa etmek üzere İran’a akın akın gitmekte olduklarına, hepimiz şahit olmaktayız.

Çok yüce…

Arap Ülkeleri Bildirisi

Bu ne kadar böyle ise… 20 Mart 2026’da Suudî Arabistan’ın Başkenti Riyad’da, Türkiye, Azerbaycan, Bahreyn, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanları’nın, “İran’ın bölge ülkelerine yönelik saldırılarını” değerlendirerek, yayınladıkları bildirgede, İran’ın karşı karşıya kaldığı saldırılardan ve saldırganlardan hiç bahsetmeyip, o açıdan vicdanları yaralayıcı biçimde, sadece, İran’ın Körfez ülkelerindeki, o da kendisine müteveccih olarak tesis edilmiş yabancı üsleri vurmasını, kınadıkları, bir o kadar varittir…

Bildiride, İran’ın yerleşim alanlarını, petrol tesislerini, su arıtma istasyonlarını, havalimanlarını ve diplomatik temsilcilikleri hedef alan balistik füze ve insansız hava aracı saldırıları, keza, Ürdün, Azerbaycan ve Türkiye’ye yönelik saldırıları, kınanmaktadır.

Bu bildiride doğrular vardır, ama yalnızca doğrular yoktur. Bütün doğrular ise, bizim seçebildiğimiz kadarıyla, işte işaret ettiğimiz şekilde, hiç yoktur.

Bu sebeple olmalı, bu bildiri, halen daha Dışişleri Bakanlığımız’ın portalında yer bulmamıştır.

İran’ın füzeleriyle, Türkiye’yi hedef aldığı, bizim kavrayabildiğimiz kadarıyla, katiyen varit olmamalıdır. O kadar ki, İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan iddiaları tekzip etmiş ve bize, konuyu araştırmak üzere müşterek bir inceleme kurulu oluşturulmasını önermiştir (8 Mart 2026 tarihli haberler).

Mezhep Kışkırtması

Bu böyle olsa da, eşyanın tabiatının, işbirlikçi olduklarının dahi farkında olamayacak kadar acz içinde ve “Ümmeti böldürmeyin!”, diye debelenenlerin gözlerinin içine baka baka, mezhep kışkırtıcılığı yapan sarıklı zibidiler üretmesi, kaçınılmazdır ve öyle olmuştur.

Bu noktanın, en ince ayrıntısına kadar tasarlanmış olacağından kuşku duymayın.

O açıdan 3 Temmuz 2025 tarihli şu yazıma (https://www.ozgurifade.com.tr/haber-turkiye- dincilesiyor-degil-irana-karsi-mezhebilestirilmek-isteniyor-3914.html) bakmanızı hassaten öneriyorum.
Yazıdan, Değerli Arslan Bulut’un alıntı yaparak yazdığı yazıyaayrıca dikkatinizi çekmeyi dilerim ).

(https://x.com/ArslanBulut9/status/1947406284309074119).

Kısacası, Bölgemiz ve Ülkemiz, yıllardır, muazzam bir askerî ve stratejik proje kıskacındadır ve biz bunu, o günden, bu güne, haykıragitmekteyiz. Etrafta klişe olarak duyduğunuz, “Büyük Orta Doğu Projesi”, “Ilımlı İslam”, “Arap Baharı”, başta da “Yeni Osmanlıcılık”, ha keza, “Osmanlı Milletler Topluluğu”, şimdilerde ise “Terörsüz Türkiye” gibi, temel deyimler, hep bu projenin harlanmasıyla gündeme gelmiş algı operasyonlarının, enstrümanlardır.

Proje, el hak, öncesini saymazsak, çeyrek yüzyıldır, büyük beceri ile yürütülmüştür. Arap Baharı rüzgârlarıyla Eski Osmanlı topraklarındaki pek çok ülkeyi, o arada İrak’ı, Libya’yı, Mısır’ı, belli bir “şekilci”, yani işte, hakkaniyetsizliğe ve adaletsizliğe başkaldırı reflekslerinden uzaklaştırılmış, komşusu açken tınmadan tok yatabilecekleri, mezhebî ya da mezhebileştirilmiş, yapma bir inanç şemsiyesi altında toplamak üzere, kasıp kavurmuştur. Son olarak, şablona, Nusayrî (Arap Alevisi) olup, uymadığı için, Suriye Yönetimi, mezhebî olarak hasım olan, El Kaide’nin El Nusra Kolu marifetiyle tasfiye edilmiş ve (aslında ne has ibadette ne görenekteki asil inançta bizden bir farkı olmayan) Şii İran’a karşı, geniş bir mezhebî cephe açma hazırlığının son aşamasına gelinmiştir.

Türkiye, 1980’de İrak’a yapıldığından farksız olarak, İran’a karşı Saddamlaştırılmak istenmektedir.

Ülkemiz, bütün şu “mezhepçi yapıyla” birlikte İran’a karşı Saddamlaştırılmak istenmektedir.

Bölge’deki, yakın geçmişte, el hak kotarılabilmiş, Birinci Mezhep Savaşı, Saddam’ın İran’a 1980’de azmettirilmesiyle vukua gelmiştir. İrak da, İran da yüzmilyarlarca dolardan olmuştur.

Onbilerce fidan toprağa düşmüştür…

İkinci Mezhep Savaşı, maateessüf bizim alet olmaya tevessül edildiğimiz, Suriye Yönetimi’nin 2011 – 2025 arası tasfiyesini hedef alan savaştır.

Üçüncüsü, şimdi bütün Osmanlı eski topraklarını kurgu bir kara delikle, içine çekip, İran’ı hedef alan ve “mezhep savaşı” şartlarında kotarılmak istenen, savaştır.

Öteki söylenen, hemen her şey palavradır. Asıl olan bölgenin, o arada Doğu Akdeniz tabanının altında varlığı yeni olarak belirginleşmiş olan, enerji kaynakları üstünde hükümran olmak, o çerçevede İsrail’i düzlüğe çıkartmak, giderek Çin’i daha da çok kıstırabiliyor olmaktır.

Güzelim Gazze’nin biçilmek istenmesi, O’nu, Doğu Akdeniz tabanının altında keşfedilmiş enerji hazinesinin kıyıdaş ortaklığından düşürmek içindir…

Sonuç

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu seviyesiz oyundan, yakasını sıyırmalıdır. İçerideki sorunlara elbette başını dönmeden, tersine onları insanî ve kişilikli olarak çözmeye kilitli durarak,

Cumhuriyetimiz’e, sıkı sıkıya sahip çıkmalıdır…

Yalnız o değil… Bilgeliğiyle, savaşın, katliamların durudurulması yolunda, bütün dünyaya örnek olacak adımlar atmalıdır.

Müttefiklerimiz; başta ABD’deki, giderek bütün dünyadaki, Bölgemiz’deki, İran’daki, keza İsrail’deki, yüz milyonlarca iyi insandır.

Eğer, vatan savunması için şart değilse, savaş cinayettir. Yurtta barış, Dünya’da barış. Mustafa Kemal Atatürk.

O kadar nadide bir gezegende yaşıyoruz ki, uçsuz bucaksız karanlıklar içinde, sanki bir nazar boncuğu… Her köşesi, görebilene, benzersiz bir “cennet”…

Gidecek başka hiç bir yerimiz yok… Yok Marsmış, yok bilmem neresiymiş… Yok öyle bir şey!.. Ve biz, nasıl bir “ilâhi ödüle mazhar” olduğumuzu, kavrayamıyoruz…

Ne yazık ki, insan aklı hala daha kendine can veren kozmik şuurun, bilincinde değil…

Çok hazin!..

Beyler kendinize gelin…

Durdurun her türlü manasız savaşı!..

 


 

Yazıya ifade bırak !

Diğer Yazıları

27
Mayıs
28
Ekim
28
Mayıs
15
Şubat
05
Eylül