NATO Zirvesi 2026 Çatışmalara Son Verebilir mi?

ÖZEL HABER 04.07.2026 - 13:25, Güncelleme: 04.07.2026 - 14:11 87 kez okundu.
 

NATO Zirvesi 2026 Çatışmalara Son Verebilir mi?

Akademisyen Yazar Çetin Göksu, yaklaşan stratejik zirve öncesinde NATO’nun Amerikan güdümünden sıyrılma zorunluluğunu, Türkiye’nin köklü barış vizyonunu ve Avrupa ile birlikte inşa edilmesi gereken askeri-siyasal özerkliğin şifrelerini analiz ediyor.

Savaşların, vekâlet çatışmalarının ve uluslararası hukukun işlevsizleştiği küresel bir fetret devrinden geçerken, gözler bir kez daha en büyük askeri mekanizma olan NATO’ya çevrildi. Ancak asıl soru ortada duruyor: NATO mevcut yapısıyla küresel barışa hizmet edebilir mi?  NATO Zirvesi 2026 Çatışmalara Son Verebilir mi? Küresel Hegemonyadan Küresel Barış Gücüne Dönüşümün Eşiğinde İttifak ve Türkiye’nin Tarihi Misyonu İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yükselen iki kutuplu dünyanın bir ürünü olarak kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), varoluşsal bir yol ayrımının eşiğindedir. Kurulduğu günden bu yana ağırlıklı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel stratejik çıkarlarının ve emperyalist amaçlarının bir kaldıracı olmakla eleştirilen ittifak, 21. yüzyılın çok kutuplu, karmaşık jeopolitik ikliminde meşruiyet krizleri yaşamaktadır. Bu makale, yaklaşan NATO Zirvesi ekseninde ittifakın mevcut yapısını masaya yatırmakta; askeri bir güç odağı olmaktan çıkıp soykırımları, çatışmaları ve haksız işgalleri önleyen küresel bir "barış kurumuna" dönüşüm imkanlarını tartışmaktadır. Bu dönüşümde, kuruluş felsefesini küresel barış üzerine inşa etmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin ve stratejik özerklik arayışındaki Avrupa’nın üstlenmesi gereken siyasi, ekonomik ve askeri sorumluluklar analiz edilmektedir. Soğuk Savaşın Mirası ve Küresel Güvenlik Açığı Dünya, küresel güç mücadelelerinin, bölgesel vekâlet savaşlarının ve insani trajedilerin eşi benzeri görülmemiş bir hızla tırmandığı bir fetret devrinden geçmektedir. Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası hukuku ve barışı korumakla yükümlü kurumların yapısal felci, dünyayı daha büyük bir güvenlik açığıyla baş başa bırakmıştır. Bu süreçte gözlerin çevrildiği en büyük askeri mekanizma ise şüphesiz NATO’dur. Ancak temel soru geçerliliğini korumaktadır: NATO Zirvesi çatışmalara son verebilir mi? Mevcut parametrelerle bu sorunun cevabı ne yazık ki olumsuzdur. Çünkü NATO, kurulduğu günden bu yana transatlantik bağın ötesinde, büyük oranda Washington’ın güdümünde bir güç aygıtı olarak işlev görmüştür. İttifakın küresel barışa hizmet edebilmesi, askeri ve finansal yükü sırtlayan hegemonik bir gücün bencil çıkarlarından arındırılmasına ve radikal bir kurumsal reforma tabi tutulmasına bağlıdır. 1. Amerikan Güdümünden Çıkmak: Emperyalist Çıkarlar vs. Küresel Adalet NATO’nun karar alma mekanizmaları kağıt üzerinde "oy birliği" prensibine dayansa da, ittifakın lojistik, askeri bütçe ve nükleer caydırıcılık kapasitesinin ezici çoğunluğu ABD tarafından domine edilmektedir. Bu durum, ittifakın operasyonel yönünü küresel adaleti sağlamaktan ziyade, Amerikan jeopolitik vizyonunun (Batı dışı dünyayı çevreleme, silah sanayisini fonlama ve enerji hatlarını kontrol etme) bir aracı haline getirmektedir. Zirveye katılan dünya liderlerinin önünde tarihi bir sınav durmaktadır: NATO, Washington’ın emperyalist hedeflerine taşeronluk yapmaya devam mı edecek, yoksa hiçbir çıkar gözetmeksizin yalnızca insanlığın ortak huzuruna hizmet eden adil bir kuruluşa mı dönüşecek? İttifak, Batı Bloku’nun koruyucu kalkanı olmanın ötesine geçmeli; dünyanın neresinde olursa olsun soykırımları, etnik temizlikleri ve haksız işgalleri dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin engelleyecek bir "Barış Gücü" karakteri kazanmalıdır. 2. "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh": Türkiye’nin Kurumsal ve Tarihi Vizyonu Türkiye Cumhuriyeti, 1923 yılındaki kuruluşundan bu yana dış politikasını geçici konjonktürel çıkarlar üzerine değil sarsılmaz bir felsefi temel üzerine kurmuştur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün **"Yurtta sulh, cihanda sulh"** ilkesi, Türkiye’nin barışı bir taktik değil, insani bir zorunluluk olarak gördüğünün en büyük kanıtıdır. Türkiye, NATO’nun ikinci büyük askeri gücü olarak ittifak içerisinde her zaman yapıcı, dengeleyici ve insani mülahazaları gözeten bir aktör olmuştur. Ankara için küresel adalet, sınırların korunmasından ibaret değildir; güneşin tüm insanlığı eşit ısıtması gibi, barışın ve güvenliğin de küresel ölçekte adil dağıtılması gerekir. Bu doğrultuda Türkiye, NATO zirvelerinde küresel vicdanın sesi olmak, ittifakın bencil politikalardan sıyrılıp insanlığa hizmet etmesi gerektiğini haykırmak konusunda tarihi bir misyona sahiptir. 3. Türkiye ve Avrupa’nın Stratejik Hazırlığı: Siyasal, Ekonomik ve Askeri Özerklik NATO’nun eksenini küresel bir barış kurumuna doğru kaydırmak, yalnızca retorikle (söylemle) mümkün değildir. Türkiye ve Avrupa’nın, Washington’ın hegemonyasını dengeleyecek ve yeni bir güvenlik mimarisi inşa edecek siyasal, ekonomik ve askeri hazırlıkları ivedilikle başlatması gerekmektedir.  Askeri ve Teknolojik Bağımsızlık: Avrupa’nın güvenlik alanında ABD’ye olan kronik bağımlılığı sona ermelidir. Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayiinde ortaya koyduğu yerlilik, millilik ve teknolojik bağımsızlık hamlesi (İHA/SİHA'lar, yerli savunma sistemleri), bu tür bir özerklik için küresel bir model teşkil etmektedir. Avrupa da kendi sanayisini bu bencil çemberin dışına çıkarmalıdır.  Siyasal ve Diplomatik İrade: Türkiye ve Avrupa, Ortadoğu’daki soykırım risklerinden Afrika’daki sömürgeci artığı çatışmalara kadar uzanan geniş bir coğrafyada, Washington’dan bağımsız, tamamen uluslararası hukuka ve insan haklarına dayalı ortak bir dış politika çizgisi geliştirmelidir.  Ekonomik Çeşitlilik: Savunma bütçelerinin küresel silah lobilerini zengin etmek için değil, çatışma bölgelerinde istikrarı, gıda güvenliğini ve barışı kalıcı kılacak insani misyonları fonlamak üzere yeniden yapılandırılması şarttır.  Liderlerin Sınavı ve İnsanlığın Kaderi NATO Zirvesi, klişe sonuç bildirgelerinin yayınlandığı, yeni silah bütçelerinin onaylandığı ve küresel güç bloklarının gövde gösterisi yaptığı bir tiyatro sahnesi olmaktan çıkarılmalıdır. Dünya liderleri bugün bir yol ayrımındadır: Ya kendi kısa vadeli ulusal ve ekonomik çıkarlarını koruyan bencil bir yapıyı sürdürerek dünyayı yeni bir küresel felakete sürükleyecekler ya da hiçbir çıkar gözetmeyen, yalnızca insanlığa ve dünya barışına hizmet eden bir kurumsal dönüşümün kapısını aralayacaklardır. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş amacına sarsılmaz bir sadakatle bağlı kalarak bu zirvede de barışın bayraktarlığını yapmaya hazırdır. Şimdi sıra, dünyanın geri kalan liderlerinin bu tarihi kararı alabilecek basirete, cesarete ve vicdana sahip olup olmadıklarını göstermelerindedir. İnsanlığın kaderi, bencil çıkarların üzerinde yükselen silahlara değil, adalet temelinde yükselen bir küresel barış gücüne emanet edilmelidir.   ÇETİN GÖKSU  
Akademisyen Yazar Çetin Göksu, yaklaşan stratejik zirve öncesinde NATO’nun Amerikan güdümünden sıyrılma zorunluluğunu, Türkiye’nin köklü barış vizyonunu ve Avrupa ile birlikte inşa edilmesi gereken askeri-siyasal özerkliğin şifrelerini analiz ediyor.

Savaşların, vekâlet çatışmalarının ve uluslararası hukukun işlevsizleştiği küresel bir fetret devrinden geçerken, gözler bir kez daha en büyük askeri mekanizma olan NATO’ya çevrildi. Ancak asıl soru ortada duruyor: NATO mevcut yapısıyla küresel barışa hizmet edebilir mi? 

NATO Zirvesi 2026 Çatışmalara Son Verebilir mi?

Küresel Hegemonyadan Küresel Barış Gücüne Dönüşümün Eşiğinde İttifak ve Türkiye’nin Tarihi Misyonu

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yükselen iki kutuplu dünyanın bir ürünü olarak kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), varoluşsal bir yol ayrımının eşiğindedir. Kurulduğu günden bu yana ağırlıklı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel stratejik çıkarlarının ve emperyalist amaçlarının bir kaldıracı olmakla eleştirilen ittifak, 21. yüzyılın çok kutuplu, karmaşık jeopolitik ikliminde meşruiyet krizleri yaşamaktadır. Bu makale, yaklaşan NATO Zirvesi ekseninde ittifakın mevcut yapısını masaya yatırmakta; askeri bir güç odağı olmaktan çıkıp soykırımları, çatışmaları ve haksız işgalleri önleyen küresel bir "barış kurumuna" dönüşüm imkanlarını tartışmaktadır. Bu dönüşümde, kuruluş felsefesini küresel barış üzerine inşa etmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin ve stratejik özerklik arayışındaki Avrupa’nın üstlenmesi gereken siyasi, ekonomik ve askeri sorumluluklar analiz edilmektedir.

Soğuk Savaşın Mirası ve Küresel Güvenlik Açığı

Dünya, küresel güç mücadelelerinin, bölgesel vekâlet savaşlarının ve insani trajedilerin eşi benzeri görülmemiş bir hızla tırmandığı bir fetret devrinden geçmektedir. Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası hukuku ve barışı korumakla yükümlü kurumların yapısal felci, dünyayı daha büyük bir güvenlik açığıyla baş başa bırakmıştır. Bu süreçte gözlerin çevrildiği en büyük askeri mekanizma ise şüphesiz NATO’dur.

Ancak temel soru geçerliliğini korumaktadır: NATO Zirvesi çatışmalara son verebilir mi? Mevcut parametrelerle bu sorunun cevabı ne yazık ki olumsuzdur. Çünkü NATO, kurulduğu günden bu yana transatlantik bağın ötesinde, büyük oranda Washington’ın güdümünde bir güç aygıtı olarak işlev görmüştür. İttifakın küresel barışa hizmet edebilmesi, askeri ve finansal yükü sırtlayan hegemonik bir gücün bencil çıkarlarından arındırılmasına ve radikal bir kurumsal reforma tabi tutulmasına bağlıdır.

1. Amerikan Güdümünden Çıkmak: Emperyalist Çıkarlar vs. Küresel Adalet

NATO’nun karar alma mekanizmaları kağıt üzerinde "oy birliği" prensibine dayansa da, ittifakın lojistik, askeri bütçe ve nükleer caydırıcılık kapasitesinin ezici çoğunluğu ABD tarafından domine edilmektedir. Bu durum, ittifakın operasyonel yönünü küresel adaleti sağlamaktan ziyade, Amerikan jeopolitik vizyonunun (Batı dışı dünyayı çevreleme, silah sanayisini fonlama ve enerji hatlarını kontrol etme) bir aracı haline getirmektedir.

Zirveye katılan dünya liderlerinin önünde tarihi bir sınav durmaktadır: NATO, Washington’ın emperyalist hedeflerine taşeronluk yapmaya devam mı edecek, yoksa hiçbir çıkar gözetmeksizin yalnızca insanlığın ortak huzuruna hizmet eden adil bir kuruluşa mı dönüşecek? İttifak, Batı Bloku’nun koruyucu kalkanı olmanın ötesine geçmeli; dünyanın neresinde olursa olsun soykırımları, etnik temizlikleri ve haksız işgalleri dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin engelleyecek bir "Barış Gücü" karakteri kazanmalıdır.

2. "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh": Türkiye’nin Kurumsal ve Tarihi Vizyonu

Türkiye Cumhuriyeti, 1923 yılındaki kuruluşundan bu yana dış politikasını geçici konjonktürel çıkarlar üzerine değil sarsılmaz bir felsefi temel üzerine kurmuştur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün **"Yurtta sulh, cihanda sulh"** ilkesi, Türkiye’nin barışı bir taktik değil, insani bir zorunluluk olarak gördüğünün en büyük kanıtıdır.

Türkiye, NATO’nun ikinci büyük askeri gücü olarak ittifak içerisinde her zaman yapıcı, dengeleyici ve insani mülahazaları gözeten bir aktör olmuştur. Ankara için küresel adalet, sınırların korunmasından ibaret değildir; güneşin tüm insanlığı eşit ısıtması gibi, barışın ve güvenliğin de küresel ölçekte adil dağıtılması gerekir. Bu doğrultuda Türkiye, NATO zirvelerinde küresel vicdanın sesi olmak, ittifakın bencil politikalardan sıyrılıp insanlığa hizmet etmesi gerektiğini haykırmak konusunda tarihi bir misyona sahiptir.

3. Türkiye ve Avrupa’nın Stratejik Hazırlığı: Siyasal, Ekonomik ve Askeri Özerklik

NATO’nun eksenini küresel bir barış kurumuna doğru kaydırmak, yalnızca retorikle (söylemle) mümkün değildir. Türkiye ve Avrupa’nın, Washington’ın hegemonyasını dengeleyecek ve yeni bir güvenlik mimarisi inşa edecek siyasal, ekonomik ve askeri hazırlıkları ivedilikle başlatması gerekmektedir.

 Askeri ve Teknolojik Bağımsızlık:

Avrupa’nın güvenlik alanında ABD’ye olan kronik bağımlılığı sona ermelidir. Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayiinde ortaya koyduğu yerlilik, millilik ve teknolojik bağımsızlık hamlesi (İHA/SİHA'lar, yerli savunma sistemleri), bu tür bir özerklik için küresel bir model teşkil etmektedir. Avrupa da kendi sanayisini bu bencil çemberin dışına çıkarmalıdır.

 Siyasal ve Diplomatik İrade: Türkiye ve Avrupa, Ortadoğu’daki soykırım risklerinden Afrika’daki sömürgeci artığı çatışmalara kadar uzanan geniş bir coğrafyada, Washington’dan bağımsız, tamamen uluslararası hukuka ve insan haklarına dayalı ortak bir dış politika çizgisi geliştirmelidir.

 Ekonomik Çeşitlilik: Savunma bütçelerinin küresel silah lobilerini zengin etmek için değil, çatışma bölgelerinde istikrarı, gıda güvenliğini ve barışı kalıcı kılacak insani misyonları fonlamak üzere yeniden yapılandırılması şarttır.

 Liderlerin Sınavı ve İnsanlığın Kaderi

NATO Zirvesi, klişe sonuç bildirgelerinin yayınlandığı, yeni silah bütçelerinin onaylandığı ve küresel güç bloklarının gövde gösterisi yaptığı bir tiyatro sahnesi olmaktan çıkarılmalıdır. Dünya liderleri bugün bir yol ayrımındadır: Ya kendi kısa vadeli ulusal ve ekonomik çıkarlarını koruyan bencil bir yapıyı sürdürerek dünyayı yeni bir küresel felakete sürükleyecekler ya da hiçbir çıkar gözetmeyen, yalnızca insanlığa ve dünya barışına hizmet eden bir kurumsal dönüşümün kapısını aralayacaklardır.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş amacına sarsılmaz bir sadakatle bağlı kalarak bu zirvede de barışın bayraktarlığını yapmaya hazırdır. Şimdi sıra, dünyanın geri kalan liderlerinin bu tarihi kararı alabilecek basirete, cesarete ve vicdana sahip olup olmadıklarını göstermelerindedir. İnsanlığın kaderi, bencil çıkarların üzerinde yükselen silahlara değil, adalet temelinde yükselen bir küresel barış gücüne emanet edilmelidir.
 

ÇETİN GÖKSU

 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.