NATO Masası'nda Üikemiz'e Kurulan Kapan: Hürmüz Mayınları

ÖZEL HABER 10.07.2026 - 17:14, Güncelleme: 10.07.2026 - 17:25 173 kez okundu.
 

NATO Masası'nda Üikemiz'e Kurulan Kapan: Hürmüz Mayınları

NATO Toplantısı, Ülkemizin Burnunun Dibindeki Sorunlarına Merhem Olmadığından Mâdâ, Son Toplamda ve Yok Yere Türkiye’ye, İran’ı ve Rusya’yı Düşmanlaştırma Potansiyelini Sergiliyor!

8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen son NATO Zirvesi, Türkiye’nin bölgesel egemenlik hakları ile Batı ittifakının ikircikli stratejileri arasındaki derin uçurumu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Prof. Dr. Tolga Yarman, bu çarpıcı analizinde, Ege adalarındaki egemenlik ihlallerine ve Doğu Akdeniz’deki sondaj krizlerine sessiz kalan NATO’nun, Türkiye’ye biçtiği  görevleri, rasyonel dış politika kazanımı olarak değil, hayati derecede tehlikeli bir "kandırmaca yumağı" olarak nitelendiriyor. Türkiye’nin Basra Körfezi’nde üstlenmek durumunda kaldığı Hürmüz Boğazı mayın temizleme görevinin askerî ve diplomatik risklerini masaya yatıran Yarman; bu hamlenin Türkiye’yi kadim komşuları İran ve Rusya ile yok yere karşı karşıya getirme potansiyeli taşıdığına dikkat çekerek, tam bağımsız ve coğrafyanın gerçeklerine dayalı milli bir denge politikasının kaçınılmazlığını savunuyor. NATO Toplantısı, Ülkemizin Burnunun Dibindeki Sorunlarına Merhem Olmadığından Mâdâ, Son Toplamda ve Yok Yere Türkiye’ye, İran’ı ve Rusya’yı Düşmanlaştırma Potansiyelini Sergiliyor! 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen son NATO Zirvesi, Türkiye’nin bölgesel egemenlik hakları ile Batı ittifakının ikircikli stratejileri arasındaki derin makası bir kez daha gözler önüne sermiştir. Tolga Yarman, bu çarpıcı analizinde, Ege adalarındaki egemenlik ihlallerine ve Doğu Akdeniz’deki sondaj krizlerine sessiz kalan NATO’nun, Türkiye’ye sunduğu geçici askeri tavizleri rasyonel bir dış politika kazanımı değil, tehlikeli birer "kandırmaca" olarak nitelendiriyor. Türkiye’nin Basra Körfezi’nde üstlenmek durumunda kaldığı Hürmüz Boğazı mayın temizleme görevinin askerî ve diplomatik risklerini masaya yatıran Yarman; bu hamlenin Türkiye’yi kadim komşuları İran ve Rusya ile yok yere karşı karşıya getirme potansiyeli taşıdığına dikkat çekerek, tam bağımsız ve coğrafyanın gerçeklerine dayalı milli bir denge politikasının kaçınılmazlığını savunuyor. Ankara’da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen son NATO Zirvesi, Türkiye’nin egemenlik hakları ve bölgesel güvenliği açısından bir kez daha tarihsel bir gerçeği gözler önüne sermiştir: Batı ittifakı; kendi çıkarları sıkıştığında müttefiklik duygularını okşayan, ancak “iş” (Yunanistan’ın, elimizi uzatsak değecek adaları işgal etmesi ve milyar dolarlık petrol arama gemilerimizin, Akdeniz’e sondaj yapmak üzere, çıkmaktan mahrum bırakılmaları gibi), Türkiye’nin burnunun dibindeki hayatî meselelere geldiğinde, derin bir sessizliğe bürünen ikircikli bir yapıdan ibarettir. Zirve; Türkiye’ye sunulan hava savunma desteği ve ambargoların esnetilmesi gibi geçici ve son toplamda dertlerimize nasıl deva olacağı meçhul (yani olmayacağı belli) oyuncakların, aslında ülkemizi Avrasya derinliğinde çok daha büyük bir ateşin içine atma yönünde kuvvetle çağrışan niyeti, gün yüzüne çıkartmaktadır. 1. Burnumuzun Dibindeki Acı Gerçekler Yunanistan, bize ait olduğu tartışmasız, 20 civarındaki adayı, 2004’ten bu yana sistemli olarak işgal edip, buralara, uluslararası anlaşmaları yok saya saya, askerî tesisler kurmaktadır. Türkiye, hemen kıyı şeridinin yanı başındaki adalarda yürütülen açık faaliyet ve egemenlik ihlallerine karşı NATO masasında aradığı meşru desteği bulamamaktadır. Ne kadar arıyor, bu da belli değildir. Doğu Akdeniz’deki haklarımız uzantısında denize açılan petrol arama ve sismik araştırma gemilerimiz, müttefiklerin baskısıyla limanlara çekilmek zorunda kalırken, NATO’nun kurumsal yapısı Yunanistan ve Güney Kıbrıs eksenli Batı blokunun çıkarlarını kollamaya devam etmektedir. Türkiye olup bitene ne münasebetle boyun eğiyor, o ise, bambaşka bir meseledir. Her hal-u kârda, Türkiye’nin kendi karasularındaki ve sınırlarındaki egemenlik zafiyetlerine yardımcı olmayan, maruz kaldığı uluslararası ihlallere ses çıkartmayan bir ittifakın, ülkemizi “küresel bir güvenlik devleti” olarak alkışlaması “akılcı bir dış politika artısı” değil, keşke yanılsak, işte tam anlamıyla bir kandırmacadır. 2. Hürmüz Boğazı Tuzağı: Teknik Görev mi, Tek Taraflı Kol Kapma mı? Zirvede, Türkiye’nin Hürmüz Boğazı’ndaki mayınları temizleme görevine talip olması veya bu görevi üstlenmeye mecbur bırakılması, kandırmacanın en tehlikeli tezahürüdür. Akdeniz’de kendi burnunun dibinde havlu atmaya zorlanan bir askerî kapasitenin, yuvarlak 3000 kilometre uzağımızdaki Basra Körfezi’nde “deniz seyr-ü sefer güvenliği” sağlayacak olma iddiası, buna Iran’ın gecikmesiz verdiği sert tepki saklı olarak, askerî stratejiyle açıklanamaz. İran Ankara Büyükelçiliği, Ankara’daki NATO Zirvesi Bildirisi’ne karşı, yükselen tepkisini, bu sabah, şu sözlerle ortaya koymuş bulunmaktadır: - ABD ve İsrail askerî müdahalelerle diplomasiyi vururken (yani, Batı, özellikle de ABD ve İsrail, diplomasiyi ve barış masalarını gerçekten bir çözüm üretmek için değil, kendi yürüttükleri askerî saldırganlığı meşrulaştırmak, hedef şaşırtmak ve bölge ülkelerini  kendi arkalarında hizalamak için, bir silah gibi kullanırken), NATO’nun ve ona ev sahipliği yapan Türkiye’nin bölgede barıştan bahsetmeye hakkı yoktur. Her ne kadar Türkiye’ye yıkılmak istenen Hürmüz görevi diplomatik çevrelerce “insanî ve teknik bir arabuluculuk hamlesi” olarak pazarlansa da, gerçekte, Batı’nın tıkanan enerji damarlarını açmak için Türkiye’yi ileri sürme oyununu ve maateessüf, bizim buna boyun eğmekten kaçamayacak olma yönündeki zaafiyetimizi sergilemektedir. Türkiye’ye geçici olarak sağlanan hava savunma bataryaları, ülkemizi korumak için değil; Hürmüz’de üstleneceğimiz tehlikeli rolden ötürü üstümüze gelebilecek misillemelere karşı bir “ileri karakol tahkimatı” olarak, algılanmak gayet yerinde olur. Tezgâh, her şekilde Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmektedir. Tam da bu çerçevededir ki, bu satırlar yazarının, “Türkiye dincileşiyor değil, İran’a karşı mezhebîleşitiriliyor”, diyegeldiği, okurun hatırında olacaktır. 3. Yok Yere Yaratılan Tehdit: İran’ı ve Rusya’yı Düşmanlaştırma Potansiyeli Çıplak jeopolitik gerçek şudur: Bugün itibarıyla, ne komşumuz İran’dan ne de komşumuz Rusya’dan, Türkiye’ye yönelen doğrudan, sıcak bir askerî tehdit bulunmaktadır. Yoktur, öyle bir tehdit… Bu iki devlet, dönemsel konjonktürlerin ötesinde, Türkiye için coğrafî, ekonomik ve stratejik birer partonerdir. Ancak NATO’nun Hürmüz çıkışı ve İran’ın “Hürmüz sadece bizim kurallarımızla açılır, dış müdahaleyi tanımıyoruz!” şeklindeki jet hızıyla gelen sert tepkisi, Türkiye’nin nasıl bir mayın tarlasına çekildiğini göstermektedir. Batı’dan koparılacağı vadedilen her sözde taviz, son toplamda Türkiye’yi Suriye’den Kafkaslar’a, enerjiden bölgesel ticarete kadar hayatî ortaklıklar yürüttüğü İran ve Rusya ile karşı karşıya getirmektedir. Türkiye, kendisine ait olmayan bir savaşın ve Batı-Doğu geriliminin doğrudan cephe ülkesi haline getirilerek yok yere, komşularıyla düşmanlaştırılmaktadır. Sonuç: Tam Bağımsızlık ve Coğrafyanın Kadim Kanunu Bu topraklarda işlerin her zaman zor olduğu bir vakadır; çünkü bu coğrafya, Batı emperyalizminin (devletler olarak örgütlenmiş haydutluğun) her sıkıştığında Doğu’ya karşı koçbaşı olarak kullanmak istediği bir zeminindedir. Türkiye için salâh, NATO masalarında Batı’nın jandarmalığına soyunarak komşularıyla kalıcı husumetler biriktirmek değil; tam bağımsız, millî ve coğrafyanın gerçeklerine dayalı bir denge politikasını, titizlikle yürütmektir. Bu ise, aynı istikamette, ödünsüz bir halk iradesini gerektirir. Kendi adalarında, Akdenizin’de, haklarını savunamayan bir yapının, Hürmüz’de Batı adına mayın temizlemeye kalkması, coğrafyanın kadim kanunlarına ve ulusal çıkarlarımıza taban tabana zıttır. O kadar böyledir ki, İran’la sıcak çatışmaya girmeden böylesi bir göreve adım atmak dahi, mümkün değildir.  
NATO Toplantısı, Ülkemizin Burnunun Dibindeki Sorunlarına Merhem Olmadığından Mâdâ, Son Toplamda ve Yok Yere Türkiye’ye, İran’ı ve Rusya’yı Düşmanlaştırma Potansiyelini Sergiliyor!

8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen son NATO Zirvesi, Türkiye’nin bölgesel egemenlik hakları ile Batı ittifakının ikircikli stratejileri arasındaki derin uçurumu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Prof. Dr. Tolga Yarman, bu çarpıcı analizinde, Ege adalarındaki egemenlik ihlallerine ve Doğu Akdeniz’deki sondaj krizlerine sessiz kalan NATO’nun, Türkiye’ye biçtiği  görevleri, rasyonel dış politika kazanımı olarak değil, hayati derecede tehlikeli bir "kandırmaca yumağı" olarak nitelendiriyor. Türkiye’nin Basra Körfezi’nde üstlenmek durumunda kaldığı Hürmüz Boğazı mayın temizleme görevinin askerî ve diplomatik risklerini masaya yatıran Yarman; bu hamlenin Türkiye’yi kadim komşuları İran ve Rusya ile yok yere karşı karşıya getirme potansiyeli taşıdığına dikkat çekerek, tam bağımsız ve coğrafyanın gerçeklerine dayalı milli bir denge politikasının kaçınılmazlığını savunuyor.

NATO Toplantısı, Ülkemizin Burnunun Dibindeki Sorunlarına Merhem Olmadığından Mâdâ, Son Toplamda ve Yok Yere Türkiye’ye, İran’ı ve Rusya’yı Düşmanlaştırma Potansiyelini Sergiliyor!

7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen son NATO Zirvesi, Türkiye’nin bölgesel egemenlik hakları ile Batı ittifakının ikircikli stratejileri arasındaki derin makası bir kez daha gözler önüne sermiştir. Tolga Yarman, bu çarpıcı analizinde, Ege adalarındaki egemenlik ihlallerine ve Doğu Akdeniz’deki sondaj krizlerine sessiz kalan NATO’nun, Türkiye’ye sunduğu geçici askeri tavizleri rasyonel bir dış politika kazanımı değil, tehlikeli birer "kandırmaca" olarak nitelendiriyor. Türkiye’nin Basra Körfezi’nde üstlenmek durumunda kaldığı Hürmüz Boğazı mayın temizleme görevinin askerî ve diplomatik risklerini masaya yatıran Yarman; bu hamlenin Türkiye’yi kadim komşuları İran ve Rusya ile yok yere karşı karşıya getirme potansiyeli taşıdığına dikkat çekerek, tam bağımsız ve coğrafyanın gerçeklerine dayalı milli bir denge politikasının kaçınılmazlığını savunuyor.

Ankara’da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen son NATO Zirvesi, Türkiye’nin egemenlik hakları ve bölgesel güvenliği açısından bir kez daha tarihsel bir gerçeği gözler önüne sermiştir: Batı ittifakı; kendi çıkarları sıkıştığında müttefiklik duygularını okşayan, ancak “iş” (Yunanistan’ın, elimizi uzatsak değecek adaları işgal etmesi ve milyar dolarlık petrol arama gemilerimizin, Akdeniz’e sondaj yapmak üzere, çıkmaktan mahrum bırakılmaları gibi), Türkiye’nin burnunun dibindeki hayatî meselelere geldiğinde, derin bir sessizliğe bürünen ikircikli bir yapıdan ibarettir. Zirve; Türkiye’ye sunulan hava savunma desteği ve ambargoların esnetilmesi gibi geçici ve son toplamda dertlerimize nasıl deva olacağı meçhul (yani olmayacağı belli) oyuncakların, aslında ülkemizi Avrasya derinliğinde çok daha büyük bir ateşin içine atma yönünde kuvvetle çağrışan niyeti, gün yüzüne çıkartmaktadır.

1. Burnumuzun Dibindeki Acı Gerçekler

Yunanistan, bize ait olduğu tartışmasız, 20 civarındaki adayı, 2004’ten bu yana sistemli olarak işgal edip, buralara, uluslararası anlaşmaları yok saya saya, askerî tesisler kurmaktadır. Türkiye, hemen kıyı şeridinin yanı başındaki adalarda yürütülen açık faaliyet ve egemenlik ihlallerine karşı NATO masasında aradığı meşru desteği bulamamaktadır. Ne kadar arıyor, bu da belli değildir. Doğu Akdeniz’deki haklarımız uzantısında denize açılan petrol arama ve sismik araştırma gemilerimiz, müttefiklerin baskısıyla limanlara çekilmek zorunda kalırken, NATO’nun kurumsal yapısı Yunanistan ve Güney Kıbrıs eksenli Batı blokunun çıkarlarını kollamaya devam etmektedir. Türkiye olup bitene ne münasebetle boyun eğiyor, o ise, bambaşka bir meseledir.

Her hal-u kârda, Türkiye’nin kendi karasularındaki ve sınırlarındaki egemenlik zafiyetlerine yardımcı olmayan, maruz kaldığı uluslararası ihlallere ses çıkartmayan bir ittifakın, ülkemizi “küresel bir güvenlik devleti” olarak alkışlaması “akılcı bir dış politika artısı” değil, keşke yanılsak, işte tam anlamıyla bir kandırmacadır.

2. Hürmüz Boğazı Tuzağı: Teknik Görev mi, Tek Taraflı Kol Kapma mı?

Zirvede, Türkiye’nin Hürmüz Boğazı’ndaki mayınları temizleme görevine talip olması veya bu görevi üstlenmeye mecbur bırakılması, kandırmacanın en tehlikeli tezahürüdür. Akdeniz’de kendi burnunun dibinde havlu atmaya zorlanan bir askerî kapasitenin, yuvarlak 3000 kilometre uzağımızdaki Basra Körfezi’nde “deniz seyr-ü sefer güvenliği” sağlayacak olma iddiası, buna Iran’ın gecikmesiz verdiği sert tepki saklı olarak, askerî stratejiyle açıklanamaz.

İran Ankara Büyükelçiliği, Ankara’daki NATO Zirvesi Bildirisi’ne karşı, yükselen tepkisini, bu sabah, şu sözlerle ortaya koymuş bulunmaktadır:

- ABD ve İsrail askerî müdahalelerle diplomasiyi vururken (yani, Batı, özellikle de ABD ve İsrail, diplomasiyi ve barış masalarını gerçekten bir çözüm üretmek için değil, kendi yürüttükleri askerî saldırganlığı meşrulaştırmak, hedef şaşırtmak ve bölge ülkelerini  kendi arkalarında hizalamak için, bir silah gibi kullanırken), NATO’nun ve ona ev sahipliği yapan Türkiye’nin bölgede barıştan bahsetmeye hakkı yoktur.

Her ne kadar Türkiye’ye yıkılmak istenen Hürmüz görevi diplomatik çevrelerce “insanî ve teknik bir arabuluculuk hamlesi” olarak pazarlansa da, gerçekte, Batı’nın tıkanan enerji damarlarını açmak için Türkiye’yi ileri sürme oyununu ve maateessüf, bizim buna boyun eğmekten kaçamayacak olma yönündeki zaafiyetimizi sergilemektedir. Türkiye’ye geçici olarak sağlanan hava savunma bataryaları, ülkemizi korumak için değil; Hürmüz’de üstleneceğimiz tehlikeli rolden ötürü üstümüze gelebilecek misillemelere karşı bir “ileri karakol tahkimatı” olarak, algılanmak gayet yerinde olur.

Tezgâh, her şekilde Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmektedir. Tam da bu çerçevededir ki, bu satırlar yazarının, “Türkiye dincileşiyor değil, İran’a karşı mezhebîleşitiriliyor”, diyegeldiği, okurun hatırında olacaktır.

3. Yok Yere Yaratılan Tehdit: İran’ı ve Rusya’yı Düşmanlaştırma Potansiyeli

Çıplak jeopolitik gerçek şudur: Bugün itibarıyla, ne komşumuz İran’dan ne de komşumuz Rusya’dan, Türkiye’ye yönelen doğrudan, sıcak bir askerî tehdit bulunmaktadır. Yoktur, öyle bir tehdit… Bu iki devlet, dönemsel konjonktürlerin ötesinde, Türkiye için coğrafî, ekonomik ve stratejik birer partonerdir.

Ancak NATO’nun Hürmüz çıkışı ve İran’ın “Hürmüz sadece bizim kurallarımızla açılır, dış müdahaleyi tanımıyoruz!” şeklindeki jet hızıyla gelen sert tepkisi, Türkiye’nin nasıl bir mayın tarlasına çekildiğini göstermektedir. Batı’dan koparılacağı vadedilen her sözde taviz, son toplamda Türkiye’yi Suriye’den Kafkaslar’a, enerjiden bölgesel ticarete kadar hayatî ortaklıklar yürüttüğü İran ve Rusya ile karşı karşıya getirmektedir. Türkiye, kendisine ait olmayan bir savaşın ve Batı-Doğu geriliminin doğrudan cephe ülkesi haline getirilerek yok yere, komşularıyla düşmanlaştırılmaktadır.

Sonuç: Tam Bağımsızlık ve Coğrafyanın Kadim Kanunu

Bu topraklarda işlerin her zaman zor olduğu bir vakadır; çünkü bu coğrafya, Batı emperyalizminin (devletler olarak örgütlenmiş haydutluğun) her sıkıştığında Doğu’ya karşı koçbaşı olarak kullanmak istediği bir zeminindedir. Türkiye için salâh, NATO masalarında Batı’nın jandarmalığına soyunarak komşularıyla kalıcı husumetler biriktirmek değil; tam bağımsız, millî ve coğrafyanın gerçeklerine dayalı bir denge politikasını, titizlikle yürütmektir.

Bu ise, aynı istikamette, ödünsüz bir halk iradesini gerektirir.

Kendi adalarında, Akdenizin’de, haklarını savunamayan bir yapının, Hürmüz’de Batı adına mayın temizlemeye kalkması, coğrafyanın kadim kanunlarına ve ulusal çıkarlarımıza taban tabana zıttır. O kadar böyledir ki, İran’la sıcak çatışmaya girmeden böylesi bir göreve adım atmak dahi, mümkün değildir.

 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.