Dostoyevski deyince akla hemen Suç ve Ceza’daki o ağır psikolojik baskı, Karamazov Kardeşler’in büyük felsefi tartışmaları ya da Yeraltından Notlar’daki hırçın iç monologlar gelir. Oysa yazarın edebiyat yolculuğunun başlarında yazdığı iki kısa öykü var ki “Bir Yufka Yürekli ve Soytarı” (Varlık Yayınları Çeviren : Nihal Yalaza Taluy) ileride yaratacağı o karmaşık insan dünyasının kapılarını aslında ilk kez orada aralar.
Bu iki metin, Dostoyevski’nin edebiyata girer girmez ‘’küçük adam’’ konusunu nasıl ele aldığını gösteriyor. Yazar, bu insanları sadece toplumsal adaletsizliğin birer kurbanı olarak bırakmaz; zihinlerinin ve duygularının içindeki o karmaşık labirentleri kurcalamaya başlar.
Bir Yufka Yürekli: Mutluluğun ve İyiliğin Ezici Yükü
1848’de yayımlanan “Bir Yufka Yürekli”, yüzeysel bakıldığında sıradan bir memur ve aşk hikâyesi gibi durur. Başkarakterimiz Vasya Şumkov; çarlık dairesinin dar koridorlarında çalışan, kendi halinde, iyi niyetli ve son derece hassas bir gençtir. Sevdiği kız Lizanka ile evlilik hazırlıkları yapması ve amirinin ona güvenmesiyle hayatı bir anda kusursuz bir mutluluğa dönüşür. Ama Dostoyevski tam da burada devreye girer ve şu soruyu sorar: Bir insan, kendi mutluluğunu taşıyamayacak kadar zayıf olabilir mi? Vasya’nın sonunu hazırlayan şey dışarıdan gelen bir kötülük değildir. Aksine, içindeki o aşırı minnet duygusudur. Yaşadığı mutluluğu hak etmediğini o kadar derinden hisseder ki, düğün öncesi kendisine yetiştirmesi için verilen resmi belgeleri temize çekme işini saplantı haline getirir. Süre daraldıkça Vasya kilitlenir, kalemi tutamaz olur. Bu bir tembellik değildir; insanlara karşı duyduğu o devasa borçluluk hissi altında ezilmektedir. Ev arkadaşı Arkadi ne kadar uğraşsa da Vasya adım adım deliliğe sürüklenir.
Burada çok insani bir çelişki var: Vasya’nın kalbi o kadar zayıf ve hassastır ki, kötülüğe değil, kendi mutluluğunun yarattığı vicdan azabına yenik düşer. O, sistemin içinde kaybolup giden sıradan bir memur olmaktan öte, kendi iç mahkemesinde kendini mahkûm eden ilk Dostoyevski karakterlerinden biridir.
Soytarı: Kendini Aşağılayarak Korunmak
Aynı dönemde yazılan “Soytarı (Polzunkov)” ise daha alaycı, hırçın ama bir o kadar da acıklı bir dille kaleme alınmıştır. Öykünün merkezindeki Polzunkov, toplumun gözünde bir hiçtir. Kalabalık ortamlarda insanları güldüren, kendisiyle dalga geçilmesine göz yuman bir tür ‘’soytarı’’ rolünü üstlenmiştir.
Ancak Dostoyevski bu durumu basit bir çaresizlik olarak görmez. Bu duruş, aslında gururu kırılmış bir insanın geliştirdiği sert bir savunma mekanizmasıdır. Polzunkov, başkaları kendisini aşağılamadan önce davranıp kendi kendisini aşağılar. Böylece gelecek darbeleri baştan etkisiz hale getirdiğini sanır.
Bir 1 Nisan şakası yüzünden hayatını, itibarını ve aşkını kaybettiği anı anlatırken dinleyicilerine bir yandan eğlence sunar, bir yandan da onların vicdanını rahatsız eder.
Polzunkov karakteri, Dostoyevski’nin daha sonra Budala’daki Marmeladov ya da Yeraltından Notlar’ın isimsiz anlatıcısı gibi figürlerde işleyeceği ‘’aşağılanmaktan tuhaf bir gurur çıkaran adam’’ tipinin ilk adımıdır. Polzunkov soytarı maskesini kendi isteğiyle takmıştır ama zamanla o maske yüzüne yapışmış, kendi gerçekliğini yok etmiştir.
İki Karakter, Tek Çıkmaz
Gerek Vasya gerekse Polzunkov, Gogol’ün Palto ile başlattığı ‘’küçük adam’’ geleneğinin Dostoyevski’ce yorumudur. Ancak Dostoyevski işin toplumsal boyutunu alıp tamamen içsel bir varoluş krizine dönüştürür.
Vasya (Bir Yufka Yürekli): Aşırı sevilme ve kusursuz olma çabası içindedir. Uysal ve mahcup memur rolünün ardında ezilip yetersizlik hissine kapılır, sonunda akıl sağlığını kaybeder.
Polzunkov (Soytarı): Kabullenilmek ve fark edilmek ister. Herkesi eğlendiren soytarı rolünü oynarken kendi kendini yok eder ve günün sonunda kendi taktığı maskenin arkasında hapsolur.
Her iki karakter de dönemin katı Rusya hiyerarşisinde kendi benliğini korumayı başaramaz. Vasya iyiliğin ve sorumluluğun altında ezilip delirirken, Polzunkov kötülüğe ve aşağılanmaya karşı soytarılığa sığınır.
Bugün bu iki öyküyü okumak, dev bir yazarın ilk adımlarına şahit olmak gibidir. Dostoyevski’nin insanı neden bu kadar iyi anladığını, en çaresiz ve kırılgan anlarımızda bile bize neden bu kadar merhametle yaklaştığını anlamak için harika birer başlangıç noktasıdır.
