Deniz Kıte
Köşe Yazarı
Deniz Kıte
 

Artık Gelip Beni Alın!

Artık Gelip Beni Alın! Liseyi bitirene kadar, akşamları yattığım yerden gökyüzüne bakar veya erken uyanıp, güneş doğmadan gökyüzünü izler ve şöyle derdim: “Artık gelip beni alın!”  Bu bir ölüm isteği değildi; tam tersine… Kendimi bu dünyaya değil, uzayın derinliklerinde başka bir gezegene ait hissederdim. Ve beni bıraktıkları bu dünyadan “kendi dünyama” götürmelerini isterdim. Böyledir farklı düşünen ve geleceği zihninde kurgulayan insanların kaderi. Ama o zamanlar bunu henüz bilmiyordum… Lisede, günlük hayatımda son derece sıradan biriydim. Voleybol oynayan, kaptanlık yapan, dersleri ne çok iyi ne çok kötü olan, kütüphane kolu başkanı olarak kitaplara yakın duran ve çokça okuyan bir kızdım. Ondan önce, çocukluğumda daha erkeksi bir yapım vardı; futbol bile oynardım ve erkeklerle yarışırdım. Sanırım zamanla beden cinsiyetinin farkına vardıkça daha çok kendi içime döndüm. Bununla birlikte lise arkadaşlarımın aksine, hayat içinde ne olacağımı gerçekten bilmiyordum. Herkesin bir hayali vardı; doktor, mühendis, avukat, öğretmen olmak… Ama ben ne olmak istediğim sorulduğunda, net bir meslek söyleyemiyordum. Yine de ne yapmak istediğimi çok iyi biliyordum: Sırt çantasıyla dünyayı gezmek ve yazılar yazmak istiyordum. Afrika’da insanların yaşamına dokunmak, Birleşmiş Milletler ile projeler yürütmek, daha iyi bir dünya için çalışmak… Yabancı biriyle evlenerek çok kültürlü bir yaşam sürmek, bir yerleri geliştirmek ve insanlara yön vermek... Kafamın içinde yapacaklarıma dair öyle net bir harita vardı ki, mezuniyet kitapçığına beni anlatan bir cümle istenince şöyle yazmıştım:   “Kişi nereye gideceğini biliyorsa, geçmesi için herkes bir kenara çekilir…” Üniversite sınavı dönemi geldiğinde neredeyse tüm arkadaşlarım hedefledikleri bölümün şehir şehir seçeneklerini yazarken, ben oldukça dağınık bir liste yapmıştım. Mühendislikler, uluslararası ilişkiler ve sadece İstanbul… Listeyi yazdıktan sonra dokuzuncu sıradaki İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü kazanacağımı da anneme önceden söylemiştim. His meselesi işte. Öyle de oldu. Oysa bazı insanlar çocukluktan itibaren ne olmak istediklerini bilirler. Onlar için hedef; "doktor olmak" değil, hayat kurtarmaktır. "Hakim olmak" değil, adalete hizmet etmektir. "Bilim insanı olmak" değil, dönüşüm yaratmaktır. Bu insanlar azdır ama derindir ve ne olacaklarına değil, ne yapacaklarında anlam bulmuşlardır. Üniversiteyi herkes gibi bitiremedim. Çünkü dünyayı gezmek daha cazipti. Yıllar sonra afla üniversiteye döndüğümde, 31 yaşındaydım. İyi ki de öyle yapmışım. Bugün, 57 yaşındayım ve hâlâ öğrenciyim. Ama bu kez diploma ya da sertifika için değil; sadece merak ettiğim konular için okuyorum. Başkalarına değil, kendime okuyorum. Ve işte tam da bu yüzden, insanın kendine okumasının en değerli eğitim olduğuna inanıyorum. “Anlam Odaklı Öğrenme” adı altında geliştirdiğim yaklaşım da bu inançtan doğdu. İnsanları aynı kalıba sokmaya çalıştığımızda, kendi olamadan bu dünyadan geçen insanlardan oluşmuş bir toplum yaratıyoruz. Ve ne yazık ki bu, sandığımızdan çok daha yaygın. Oysa her birimiz biricik varlıklarız. Bir düşünün: Bugün bu yaşamda var isek, evrenin milyarlarca yıllık varoluşundan bu yana oluşmuş tüm elementlerin bir bileşimi olarak içimizde tüm geçmişin bilgisi var. Toprakta ne varsa, bizde de o var. Kendi köklerimiz neredense, onların bilgi ve becerileri de içimizde taşınıyor. Bazıları çok belirgin, bazıları çekinik olsa da genetik olarak bize aktarılmıştır. Ama biz ne yapıyoruz? Kendimizi doğduğumuz toplumun içine hapsediyoruz. Yetmezmiş gibi, kültür denen o görünmez ağın içinde oradan oraya savruluyoruz. Dışa hiç açılmayan kültür katıdır. Aşırı açılan ise yozlaşır. İkisi de başka türden birer hapishanedir. Moda diye kendimizi bir şekle sokmak, sırf maaşı iyi diye bir meslek seçmek, itibar diyerek bir makamı hedeflemek… Tüm bunlar, kendi içimizdeki milyarlarca yıllık bilgeliğe yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Bir de aile baskısı vardır. “Hukukçu bir ailede doğdun, sen de hukukçu olmalısın.” “Elalemin çocuğu şöyle oldu, sen de öyle ol.” Hele ki çocuk sanat gibi "geleneksel dışı" bir alana yönelmek isterse… Yeteneklerine bakılmadan dayatmalar başlar. Sanki o yaşamı çocukları değil de, kendileri yaşayacakmış gibi! Ama insan, kendi anlamına uygun yaşamıyorsa, bir gün bir yerlerden bir ses ona şöyle fısıldar:  “Bu yoldan vazgeç.” Bu sesi duymamazlıktan gelmek, bazen hastalıklara, bazen başarısızlıklara, bazen de hayatla bağını yitirmeye sebep olur. İnsan doğadan ve dolayısıyla doğasından kopamaz. Tüm varoluşla bir oldukça, kendi bütünlüğünü fark eder. Ve neye doğmuşsa, onu gerçekleştirdikçe mutlu olur. İşte bu gerçekleştirme hali, onu doğal bir lider yapar. Ama bu liderlik, başkalarına hükmetmek değildir. Kendini yaşadıkça başkalarına esin kaynağı olabilmektir. İlham olan herkes, yapacaklarına odaklıdır; makama değil. Bu insanlar sürekli dönüşür ve başkalarını da dönüştürür. Onların yarışı başkalarıyla değil, kendileriyle olur. Ve bu insanlar, gelişmenin anlamını en sade haliyle yaşarlar. Eğer çocuğunuz, normal bir hayatın içindeyken kendini “uzaydan ışınlanmış” gibi hissediyorsa… O, farklı bir kişiliktir. Bu kişi, ne olacağına dair geleneksel dayatmalarla ilerleyemez. Ya yol açılmalıdır ona ya da o kendine yol açmak zorundadır. Eğer bunu başaramazsa, ya sıradanlaşır ya da yok olur. Sözün özü, bu yaşamda neler yapacağımıza ve kim olacağımıza karar verirsek, ancak o zaman kendimizi gerçekleştirebiliriz.  Ve bana gelirsek… Bugüne kadar yapmak istediklerimi büyük oranda yapabildiğim, sürekli gelişebildiğim ve her anı için şükran duyduğum bir yaşamım oldu. Ya sizler?
Ekleme Tarihi: 14 Ocak 2026 -Çarşamba
Deniz Kıte

Artık Gelip Beni Alın!

Artık Gelip Beni Alın! Liseyi bitirene kadar, akşamları yattığım yerden gökyüzüne bakar veya erken uyanıp, güneş doğmadan gökyüzünü izler ve şöyle derdim:

“Artık gelip beni alın!”

 Bu bir ölüm isteği değildi; tam tersine… Kendimi bu dünyaya değil, uzayın derinliklerinde başka bir gezegene ait hissederdim. Ve beni bıraktıkları bu dünyadan “kendi dünyama” götürmelerini isterdim. Böyledir farklı düşünen ve geleceği zihninde kurgulayan insanların kaderi. Ama o zamanlar bunu henüz bilmiyordum…

Lisede, günlük hayatımda son derece sıradan biriydim. Voleybol oynayan, kaptanlık yapan, dersleri ne çok iyi ne çok kötü olan, kütüphane kolu başkanı olarak kitaplara yakın duran ve çokça okuyan bir kızdım. Ondan önce, çocukluğumda daha erkeksi bir yapım vardı; futbol bile oynardım ve erkeklerle yarışırdım. Sanırım zamanla beden cinsiyetinin farkına vardıkça daha çok kendi içime döndüm. Bununla birlikte lise arkadaşlarımın aksine, hayat içinde ne olacağımı gerçekten bilmiyordum.

Herkesin bir hayali vardı; doktor, mühendis, avukat, öğretmen olmak…

Ama ben ne olmak istediğim sorulduğunda, net bir meslek söyleyemiyordum. Yine de ne yapmak istediğimi çok iyi biliyordum: Sırt çantasıyla dünyayı gezmek ve yazılar yazmak istiyordum. Afrika’da insanların yaşamına dokunmak, Birleşmiş Milletler ile projeler yürütmek, daha iyi bir dünya için çalışmak…

Yabancı biriyle evlenerek çok kültürlü bir yaşam sürmek, bir yerleri geliştirmek ve insanlara yön vermek... Kafamın içinde yapacaklarıma dair öyle net bir harita vardı ki, mezuniyet kitapçığına beni anlatan bir cümle istenince şöyle yazmıştım:
 

“Kişi nereye gideceğini biliyorsa, geçmesi için herkes bir kenara çekilir…”

Üniversite sınavı dönemi geldiğinde neredeyse tüm arkadaşlarım hedefledikleri bölümün şehir şehir seçeneklerini yazarken, ben oldukça dağınık bir liste yapmıştım. Mühendislikler, uluslararası ilişkiler ve sadece İstanbul… Listeyi yazdıktan sonra dokuzuncu sıradaki İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü kazanacağımı da anneme önceden söylemiştim. His meselesi işte. Öyle de oldu.

Oysa bazı insanlar çocukluktan itibaren ne olmak istediklerini bilirler. Onlar için hedef; "doktor olmak" değil, hayat kurtarmaktır. "Hakim olmak" değil, adalete hizmet etmektir. "Bilim insanı olmak" değil, dönüşüm yaratmaktır. Bu insanlar azdır ama derindir ve ne olacaklarına değil, ne yapacaklarında anlam bulmuşlardır.

Üniversiteyi herkes gibi bitiremedim. Çünkü dünyayı gezmek daha cazipti. Yıllar sonra afla üniversiteye döndüğümde, 31 yaşındaydım. İyi ki de öyle yapmışım. Bugün, 57 yaşındayım ve hâlâ öğrenciyim. Ama bu kez diploma ya da sertifika için değil; sadece merak ettiğim konular için okuyorum. Başkalarına değil, kendime okuyorum. Ve işte tam da bu yüzden, insanın kendine okumasının en değerli eğitim olduğuna inanıyorum.

“Anlam Odaklı Öğrenme” adı altında geliştirdiğim yaklaşım da bu inançtan doğdu. İnsanları aynı kalıba sokmaya çalıştığımızda, kendi olamadan bu dünyadan geçen insanlardan oluşmuş bir toplum yaratıyoruz. Ve ne yazık ki bu, sandığımızdan çok daha yaygın. Oysa her birimiz biricik varlıklarız. Bir düşünün: Bugün bu yaşamda var isek, evrenin milyarlarca yıllık varoluşundan bu yana oluşmuş tüm elementlerin bir bileşimi olarak içimizde tüm geçmişin bilgisi var. Toprakta ne varsa, bizde de o var. Kendi köklerimiz neredense, onların bilgi ve becerileri de içimizde taşınıyor. Bazıları çok belirgin, bazıları çekinik olsa da genetik olarak bize aktarılmıştır.

Ama biz ne yapıyoruz? Kendimizi doğduğumuz toplumun içine hapsediyoruz. Yetmezmiş gibi, kültür denen o görünmez ağın içinde oradan oraya savruluyoruz. Dışa hiç açılmayan kültür katıdır. Aşırı açılan ise yozlaşır. İkisi de başka türden birer hapishanedir. Moda diye kendimizi bir şekle sokmak, sırf maaşı iyi diye bir meslek seçmek, itibar diyerek bir makamı hedeflemek…

Tüm bunlar, kendi içimizdeki milyarlarca yıllık bilgeliğe yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Bir de aile baskısı vardır. “Hukukçu bir ailede doğdun, sen de hukukçu olmalısın.” “Elalemin çocuğu şöyle oldu, sen de öyle ol.” Hele ki çocuk sanat gibi "geleneksel dışı" bir alana yönelmek isterse…

Yeteneklerine bakılmadan dayatmalar başlar. Sanki o yaşamı çocukları değil de, kendileri yaşayacakmış gibi! Ama insan, kendi anlamına uygun yaşamıyorsa, bir gün bir yerlerden bir ses ona şöyle fısıldar:

 “Bu yoldan vazgeç.”

Bu sesi duymamazlıktan gelmek, bazen hastalıklara, bazen başarısızlıklara, bazen de hayatla bağını yitirmeye sebep olur. İnsan doğadan ve dolayısıyla doğasından kopamaz. Tüm varoluşla bir oldukça, kendi bütünlüğünü fark eder. Ve neye doğmuşsa, onu gerçekleştirdikçe mutlu olur. İşte bu gerçekleştirme hali, onu doğal bir lider yapar. Ama bu liderlik, başkalarına hükmetmek değildir. Kendini yaşadıkça başkalarına esin kaynağı olabilmektir. İlham olan herkes, yapacaklarına odaklıdır; makama değil. Bu insanlar sürekli dönüşür ve başkalarını da dönüştürür. Onların yarışı başkalarıyla değil, kendileriyle olur.

Ve bu insanlar, gelişmenin anlamını en sade haliyle yaşarlar. Eğer çocuğunuz, normal bir hayatın içindeyken kendini “uzaydan ışınlanmış” gibi hissediyorsa… O, farklı bir kişiliktir. Bu kişi, ne olacağına dair geleneksel dayatmalarla ilerleyemez. Ya yol açılmalıdır ona ya da o kendine yol açmak zorundadır. Eğer bunu başaramazsa, ya sıradanlaşır ya da yok olur.

Sözün özü, bu yaşamda neler yapacağımıza ve kim olacağımıza karar verirsek, ancak o zaman kendimizi gerçekleştirebiliriz.

 Ve bana gelirsek… Bugüne kadar yapmak istediklerimi büyük oranda yapabildiğim, sürekli gelişebildiğim ve her anı için şükran duyduğum bir yaşamım oldu. Ya sizler?

Yazıya ifade bırak !