Deniz Kıte
Köşe Yazarı
Deniz Kıte
 

Hayat Ancak Geriye Bakarak Anlaşılır

Galiba kırklı yaşlarımdaydım. Hani insanın bir an durup geriye doğru kendi hayatına baktığı zamanlar vardır ya… İşte öyle bir andı. Hayatım boyunca birbirinden kopuk gibi görünen onca seyahat, farklı alanlarda aldığım eğitimler ve benzeşmeyen hobilerim gözümün önünde bir araya geldi. O an fark ettim ki, bunlar yalnızca beni oluşturan parçalar değildi; kendi aralarında da derin bir anlam bütünlüğü taşıyorlardı. Dışarıdan bakıldığında “tamamlanmamış” ya da “uzmanlaşılmamış” gibi görünen adımlarım, bir dünya haritasına uzaktan bakar gibi karşıma çıktığında, büyük bir bulmacanın renkli parçalarıydı aslında. Her biri yerini buluyordu. Çünkü ben hiçbir zaman “moda olanın” peşinden gitmedim. Daima merakımı cezbedenin peşinden gittim ve hâlâ öyleyim. Merak, insanın içinden taşan bir akıştır; moda ise dışarıdan dayatılan bir model. Üstelik benim merakım hiçbir zaman “kim nerede ne yaptı?” türünden olmadı. Dedikodunun olduğu her yerden uzaklaştım. Benim için merak, bilgi temelliydi.   Örneğin çocukluğumdan beri “İslam en iyi dindir” denirdi ama diğer dinler anlatılmazdı. Ben sorardım: “En iyi olduğunu nasıl bileceğim?” Bu soruyla farklı ülkeleri gezdim. Farklı dinleri, öğretileri öğrendim. Dışarıdan bakana göre bu bir “seyahat tutkusu”ydu. Oysa o arayış, beni uluslararası arabulucu yaptı. Çünkü her inanca saygı, gerçekten tanıdıkça gelişti içimde. Ve bu saygı, sözde kalan bir “Yaradılanı severim Yaradandan ötürü” cümlesi değil; içselleştirilmiş, yaşanmış bir bilinçti. Ezoterizme olan merakım, felsefeye ve tarihe yöneldi. Ortak atalarımızı, kadim düşünce sistemlerini, büyük filozofları keşfederken buldum kendimi. Bu yolculuk beni ilk romanımı yazmaya taşıdı. Daha çok örnek verebilirim. Ama asıl mesele şu: İçten gelen merak, insanın hayattaki anlamını bulmasına aracılık eden bir pusula gibidir. Bilinçli bir plan yapmadan bile, o iç dürtü bizi araştırmaya, sorgulamaya, öğrenmeye ve deneyimlemeye taşır. Ve bir gün fark ederiz ki, terziden yeni çıkmış ve üzerimize tam oturan bir elbiseyle yürür gibi ilerliyoruz hayatta. Birkaç yıl önce, yıllardır yaptığım arabuluculuğu bırakıp başka bir alanda çalışmak istediğimde büyük bir kararsızlık içindeydim. Hangi alan? Nereye? Nasıl? Bilgi ve deneyimlerimi nereye yerleştireceğimi bilmiyordum. Daha da önemlisi, hayattan ne beklediğimi bilmiyordum. Bazen öyle bir an geliyor ki, başardığınız her şeyi bırakıp sıfırdan başlamak istiyorsunuz. Sonradan anladım ki, buna “sıfırdan” denmiyor. Bir gün çalışma masama oturdum. Belki iki-üç saat öylece durdum. Geçmişime bakıyordum aslında; yaptıklarıma, bıraktıklarıma, yarım sandıklarıma… O an Kierkegaard’ın şu sözünün anlamını iliklerimde hissettim: “Hayat ancak geriye bakarak anlaşılır; ama ileriye doğru yaşanır. ” Sonra ayağa kalktım ve yazı tahtasına sevdiğim, bildiğim ve yapmak istediğim her şeyi tek tek yazdım. Geri dönüp karşısına oturdum. O liste haftalarca orada kaldı… Her baktığımda başka bir açıdan gördüm kendimi. Uyumsuz gibi görünen, başkalarının “ne alaka?” dediği her şey büyük resimde birbirini tamamlıyordu.   Ve yaşam modelimi değiştirmeye karar verdim. Bu karar, bir ressamın tablosuna uzaktan bakıp son fırça darbesini nereye, hangi renkle yapacağını bilmesi gibiydi. Michelangelo’nun dediği gibi, “Mermerin içindeki meleği gördüm ve onu özgür bırakana kadar yonttum.” Ne hoş bir tamamlanmışlık hissi! Anlamı yaratmak. Kendinle dengede ve mutlu olmak… O noktadan sonra kimin ne dediği, ne yaptığı ya da neyi yaptırmadığı önemini yitiriyor. Çünkü en büyük sanat eserleri bile eleştirilir. Ve eleştiri, eserin değerini değiştirmez: Tıpkı anlamını bulmuş ve onu yaşamına dönüştürmüş bir hayat gibi.
Ekleme Tarihi: 18 Şubat 2026 -Çarşamba
Deniz Kıte

Hayat Ancak Geriye Bakarak Anlaşılır

Galiba kırklı yaşlarımdaydım. Hani insanın bir an durup geriye doğru kendi hayatına baktığı zamanlar vardır ya… İşte öyle bir andı.

Hayatım boyunca birbirinden kopuk gibi görünen onca seyahat, farklı alanlarda aldığım eğitimler ve benzeşmeyen hobilerim gözümün önünde bir araya geldi. O an fark ettim ki, bunlar yalnızca beni oluşturan parçalar değildi; kendi aralarında da derin bir anlam bütünlüğü taşıyorlardı.

Dışarıdan bakıldığında “tamamlanmamış” ya da “uzmanlaşılmamış” gibi görünen adımlarım, bir dünya haritasına uzaktan bakar gibi karşıma çıktığında, büyük bir bulmacanın renkli parçalarıydı aslında. Her biri yerini buluyordu.

Çünkü ben hiçbir zaman “moda olanın” peşinden gitmedim. Daima merakımı cezbedenin peşinden gittim ve hâlâ öyleyim.

Merak, insanın içinden taşan bir akıştır; moda ise dışarıdan dayatılan bir model. Üstelik benim merakım hiçbir zaman “kim nerede ne yaptı?” türünden olmadı. Dedikodunun olduğu her yerden uzaklaştım. Benim için merak, bilgi temelliydi.
 

Örneğin çocukluğumdan beri “İslam en iyi dindir” denirdi ama diğer dinler anlatılmazdı. Ben sorardım:

“En iyi olduğunu nasıl bileceğim?”

Bu soruyla farklı ülkeleri gezdim. Farklı dinleri, öğretileri öğrendim. Dışarıdan bakana göre bu bir “seyahat tutkusu”ydu. Oysa o arayış, beni uluslararası arabulucu yaptı. Çünkü her inanca saygı, gerçekten tanıdıkça gelişti içimde. Ve bu saygı, sözde kalan bir “Yaradılanı severim Yaradandan ötürü” cümlesi değil; içselleştirilmiş, yaşanmış bir bilinçti.

Ezoterizme olan merakım, felsefeye ve tarihe yöneldi. Ortak atalarımızı, kadim düşünce sistemlerini, büyük filozofları keşfederken buldum kendimi. Bu yolculuk beni ilk romanımı yazmaya taşıdı.

Daha çok örnek verebilirim. Ama asıl mesele şu:
İçten gelen merak, insanın hayattaki anlamını bulmasına aracılık eden bir pusula gibidir. Bilinçli bir plan yapmadan bile, o iç dürtü bizi araştırmaya, sorgulamaya, öğrenmeye ve deneyimlemeye taşır. Ve bir gün fark ederiz ki, terziden yeni çıkmış ve üzerimize tam oturan bir elbiseyle yürür gibi ilerliyoruz hayatta.

Birkaç yıl önce, yıllardır yaptığım arabuluculuğu bırakıp başka bir alanda çalışmak istediğimde büyük bir kararsızlık içindeydim. Hangi alan? Nereye? Nasıl? Bilgi ve deneyimlerimi nereye yerleştireceğimi bilmiyordum.

Daha da önemlisi, hayattan ne beklediğimi bilmiyordum. Bazen öyle bir an geliyor ki, başardığınız her şeyi bırakıp sıfırdan başlamak istiyorsunuz. Sonradan anladım ki, buna “sıfırdan” denmiyor.

Bir gün çalışma masama oturdum. Belki iki-üç saat öylece durdum. Geçmişime bakıyordum aslında; yaptıklarıma, bıraktıklarıma, yarım sandıklarıma…

O an Kierkegaard’ın şu sözünün anlamını iliklerimde hissettim: “Hayat ancak geriye bakarak anlaşılır; ama ileriye doğru yaşanır. ”

Sonra ayağa kalktım ve yazı tahtasına sevdiğim, bildiğim ve yapmak istediğim her şeyi tek tek yazdım. Geri dönüp karşısına oturdum.

O liste haftalarca orada kaldı…

Her baktığımda başka bir açıdan gördüm kendimi.

Uyumsuz gibi görünen, başkalarının “ne alaka?” dediği her şey büyük resimde birbirini tamamlıyordu.
 

Ve yaşam modelimi değiştirmeye karar verdim.

Bu karar, bir ressamın tablosuna uzaktan bakıp son fırça darbesini nereye, hangi renkle yapacağını bilmesi gibiydi. Michelangelo’nun dediği gibi, “Mermerin içindeki meleği gördüm ve onu özgür bırakana kadar yonttum.”

Ne hoş bir tamamlanmışlık hissi!
Anlamı yaratmak.
Kendinle dengede ve mutlu olmak…

O noktadan sonra kimin ne dediği, ne yaptığı ya da neyi yaptırmadığı önemini yitiriyor. Çünkü en büyük sanat eserleri bile eleştirilir. Ve eleştiri, eserin değerini değiştirmez: Tıpkı anlamını bulmuş ve onu yaşamına dönüştürmüş bir hayat gibi.

Yazıya ifade bırak !