Deniz Kıte
Köşe Yazarı
Deniz Kıte
 

Yaşama Tutunur İnsan

Yirmi dört yıl boyunca sürdürdüğüm arabuluculuk mesleğine başlama sürecimde, eleme pratiği sırasında yaşadığım bir olay ve yıllar içinde edindiğim deneyimler bana insanları yargılamamayı öğretti. Çünkü hepimiz, en iyisi olduğuna inandığımız ve bazen en kolayı da olabilen bir yolla yaşama tutunmaya çalışırız. Sanırım lise son sınıfı bitirdiğim yıldı. Yaz tatilinde Mersin taraflarında, bir yazlık evdeydik. Bir öğleden sonra evde üzüm yıkayıp yemeye başlamıştım; erkek kardeşim de istedi. Onun buyurgan tavrından yorulmuş olmalıyım ki, “Git kendin al!” dedim. Sinirlenip evden çıktığını hatırlıyorum. Ancak akşam olup da eve dönmeyince annem oldukça telaşlandı. Gece yarısı jandarmaya haber verildi; fakat karanlık ve dağlık alanda arama yapılamayacağını, sabah erkenden bu işle ilgileneceklerini söylediler. Konu komşu toplanmış, ağlayan annemi teselli etmeye çalışıyordu. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum; bir süre sonra erkek kardeşim sallana sallana tepeden aşağı indi. Herkeste bir telaş, bir sevinç vardı. Annem o kalabalığın içinde bana dönüp yüzüme bir tokat attı. Çünkü üzümü yıkayıp versem kardeşim tepelere çıkmayacak, annem bu kadar üzülmeyecek, konu komşu bu kadar telaşlanmayacak ve jandarmaya gidilmeyecekti. O tokadı hiç unutmadım. Daima yurt dışında yaşamak ve yabancı biriyle evlenmek istemiştim; fakat bunun nedenini derinlerde bilmiyordum. O gün anladım ki, ben bu kültürde yaşamak, yaşlanmak ya da hayatıma burada devam etmek istemiyordum. Aynı anne babadan olup, onları aynı şekilde seven çocuklar arasında nasıl olur da biri, yalnızca cinsiyeti nedeniyle daha değerli kabul edilir? Adalet ve eşitlik anlayışım, bugünlere kadar taşıdığım kadınlarla çalışma motivasyonum, hep bu dengesizliğin bir sonucudur. Ama işte insan, yaşama kendi bildiği yolla tutunur. Bizim gibi Türklüğünü unutarak Araplaşmış ya da erkek egemenliğine yenilmiş toplumlarda; erkek çocuk ana-babaya sahip çıkacak, soyu devam ettirecek ve gerektiğinde savaşacak güce sahip birey olarak görülür. Bir anne için; hele ki eşiyle de mutlu değilse, erkek çocuk, evin erkeği konumuna geçen kişidir. Ancak sorumluluk alacak bir birey olarak değil; her dediği yapılan biri olarak yetiştirilir. İronik, öyle değil mi? Rahmetli babam da evin en küçüğü ve çok yakışıklı olması sebebiyle babaannem ve halalarım tarafından şımartılmış; her fırsatta yakışıklılığı övülmüş, kişisel olarak eleştiriye kapalı ve başkasının onayına fazlasıyla ihtiyaç duyan biriydi. Halalarım, soylarının babam aracılığıyla devam edeceğine inandıkları için, annem evlenir evlenmez erkek evlat doğurma baskısıyla baş başa kalmıştı. Bana atılan o tokada gelene kadar yaşananlar, aslında bir zincirin halkalarıydı. Buraya kadar yazdıklarımı okuyan pek çok kadın ve erkek, anlattıklarımın doğruluğunu ve benzerini yaşadığını bilse de, çok azı bunu kabul etmeye razıdır. Oysa insan, adaletsizliği ve eşitsizliği nereye kadar inkâr edebilir? Görmezden geldiğimiz her şey zamanla meşrulaşmaz mı, hatta sanki bir hakmış gibi kabul edilmez mi? Kim adaletsizliği ve eşitsizliği hak olarak kabul edebilir?  Mirasın erkeğe daha fazla bırakılmasından, kız çocuklarının okutulmamasına ya da zorla evlendirilmesine kadar uzanan bu zinciri; erkeklerin flörtü alkışlanırken kadınlara atfedilen sözleri de düşünerek ele aldığımızda, hayatın her aşamasında adaletsizliği iliklerine kadar hisseden insan, yaşama tutunmanın kendi yollarını bulmaya çalışır. Kolay olan nedir peki? Daha iyi koşullarda yaşayan ya da daha özgür olan kadınları kötülemek… Namus bekçiliğine soyunmak… Kendi yaşadığı eşitsizliği gelinine ya da kızına yaşatmak… Ya da fiziksel gücünü ve toplumsal otoritesini kullanarak kadına her türlü zulmü yapmayı kendine hak gören erkek şiddeti. Üstelik bu şiddet her zaman fiziksel değildir. Kendisine delicesine âşık bir kadına “orospu” diyen bir erkek, tokattan çok daha derin bir acı verebilir. Zor olan ise yaşadıklarını kabul etmek, direnmek, farklı yaşamayı denemek, toplumda dönüşüm yaratmaya çalışmak ya da benim gibi, kendin olma mücadelesini bir ömür boyu sürdürürken kadınlara her platformda destek olmaktır. Bazen insan, yaşamın en iyi tarafının başkalarını değil, kendini de yargılamadan, kendi biricik yolunda ilerlemek olduğunu fark eder. Geçen yıl kanser olduğumu öğrenene kadar; topluma katkı sunmak, değişimi başlatmak ve içinde yer aldığım her ortamı geliştirmek için çabalarken, kendime ne kadar haksızlık ettiğimi fark etmemiştim. Kendim için en büyük adaletsizliği ve eşitsizliği yaratan, bizzat bendim. Özellikle bugünün gösteri ve yalan dünyasında, herkes olduğu kişiyle değil, olmak istediği imajla sosyal medyada var olurken ve birbirini alkışlarken, benim kendimle yüzleşme sürecim çoğuna “aaa” dedirtiyor. Oysa sayısız başarıma rağmen, kendimi kendimden özgürleştirme çabam; dürüstlükle kendimi anlatabilmem ve yalansız, dolansız bir hayata doğru ilerleyişim, bana göre yaşadığım en kıymetli bilinçlenme süreci. Gerçekten neleri sevdiğimi araştırıyorum. Fazlalıktan ziyade minimalist; İskandinav ya da zen tarzı bana iyi geliyor. Gösterişli bir yaşam değil, sadelikle ilerlemek iyi geliyor. Farklı müzikler keşfetmek, seyahat etmek, başka kültürlerle buluşmak ve işimi sessizce, yapabileceğimin en iyisiyle yapmak bana iyi geliyor.  Bir süre önce erkek kardeşime istemediğim bir şeyi söylediğimde ve imza atmayacağımı ifade ettiğimde, bana “Sen ne kadar şımardın!” dedi. Bazen bu cümle aklıma geliyor ve gülümsüyorum. Çünkü kendi isteğine aykırı davrandığım ve itaat etmediğim için, bana kendi bildiği şekilde baskı uyguluyordu. Ama ben şımarmayı seviyorum. Tüm zorluklara rağmen şımarmayı ve şımartılmayı seviyorum. Bu, alışık olduğum bir hâl değil; kendimde yeni keşfettiğim bir şey. Hepimiz yaşama, kendi bildiğimiz yollardan tutunuyoruz. Kimimiz hayatın sıkıcılığında bir flörtten diğerine savruluyor, kimimiz hobiden hobiye geçiyor, kimimiz ibadete sarılıyor, kimimiz kendimizle baş başa kalmamak için eve bile uğramıyoruz. Başkalarını yargılamıyordum; artık kendimi de yargılamıyorum. Şu anki bilincime göre, insanın kendisini yargılamadan, açık bir zihinle kendine bakabilmesi bu dünyadaki en mucizevi hâl. O zaman insan, yaşama ya da başkalarına değil; kendi biricik varlığına tutunuyor. Çünkü anlam bulduğumuz her şey, o biricik varlığın içinde. Anlamı; başka keyiflerde, insanlarda, olaylarda, felsefelerde ya da araçlarda aramak, anlamı değil anlamsızlığı çoğaltıyor. Neye tutunduğumuza bir kez daha bakalım. Kendimizi ve hatta başkalarını nasıl tutsak ettiğimize bir kez daha bakalım. Sadece kendi varlığımıza tutunmadan özgür olmak ve anlam bulmak, tutsaklığın başka bir kılıfı.   Önce o kılıfları çıkaralım. Anlam, kendiliğinden gelecek.    
Ekleme Tarihi: 31 Ocak 2026 -Cumartesi
Deniz Kıte

Yaşama Tutunur İnsan

Yirmi dört yıl boyunca sürdürdüğüm arabuluculuk mesleğine başlama sürecimde, eleme pratiği sırasında yaşadığım bir olay ve yıllar içinde edindiğim deneyimler bana insanları yargılamamayı öğretti. Çünkü hepimiz, en iyisi olduğuna inandığımız ve bazen en kolayı da olabilen bir yolla yaşama tutunmaya çalışırız.

Sanırım lise son sınıfı bitirdiğim yıldı. Yaz tatilinde Mersin taraflarında, bir yazlık evdeydik. Bir öğleden sonra evde üzüm yıkayıp yemeye başlamıştım; erkek kardeşim de istedi. Onun buyurgan tavrından yorulmuş olmalıyım ki, “Git kendin al!” dedim. Sinirlenip evden çıktığını hatırlıyorum. Ancak akşam olup da eve dönmeyince annem oldukça telaşlandı. Gece yarısı jandarmaya haber verildi; fakat karanlık ve dağlık alanda arama yapılamayacağını, sabah erkenden bu işle ilgileneceklerini söylediler. Konu komşu toplanmış, ağlayan annemi teselli etmeye çalışıyordu.

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum; bir süre sonra erkek kardeşim sallana sallana tepeden aşağı indi. Herkeste bir telaş, bir sevinç vardı. Annem o kalabalığın içinde bana dönüp yüzüme bir tokat attı. Çünkü üzümü yıkayıp versem kardeşim tepelere çıkmayacak, annem bu kadar üzülmeyecek, konu komşu bu kadar telaşlanmayacak ve jandarmaya gidilmeyecekti.

O tokadı hiç unutmadım.

Daima yurt dışında yaşamak ve yabancı biriyle evlenmek istemiştim; fakat bunun nedenini derinlerde bilmiyordum. O gün anladım ki, ben bu kültürde yaşamak, yaşlanmak ya da hayatıma burada devam etmek istemiyordum.

Aynı anne babadan olup, onları aynı şekilde seven çocuklar arasında nasıl olur da biri, yalnızca cinsiyeti nedeniyle daha değerli kabul edilir? Adalet ve eşitlik anlayışım, bugünlere kadar taşıdığım kadınlarla çalışma motivasyonum, hep bu dengesizliğin bir sonucudur.

Ama işte insan, yaşama kendi bildiği yolla tutunur. Bizim gibi Türklüğünü unutarak Araplaşmış ya da erkek egemenliğine yenilmiş toplumlarda; erkek çocuk ana-babaya sahip çıkacak, soyu devam ettirecek ve gerektiğinde savaşacak güce sahip birey olarak görülür. Bir anne için; hele ki eşiyle de mutlu değilse, erkek çocuk, evin erkeği konumuna geçen kişidir. Ancak sorumluluk alacak bir birey olarak değil; her dediği yapılan biri olarak yetiştirilir.

İronik, öyle değil mi?

Rahmetli babam da evin en küçüğü ve çok yakışıklı olması sebebiyle babaannem ve halalarım tarafından şımartılmış; her fırsatta yakışıklılığı övülmüş, kişisel olarak eleştiriye kapalı ve başkasının onayına fazlasıyla ihtiyaç duyan biriydi. Halalarım, soylarının babam aracılığıyla devam edeceğine inandıkları için, annem evlenir evlenmez erkek evlat doğurma baskısıyla baş başa kalmıştı. Bana atılan o tokada gelene kadar yaşananlar, aslında bir zincirin halkalarıydı.

Buraya kadar yazdıklarımı okuyan pek çok kadın ve erkek, anlattıklarımın doğruluğunu ve benzerini yaşadığını bilse de, çok azı bunu kabul etmeye razıdır. Oysa insan, adaletsizliği ve eşitsizliği nereye kadar inkâr edebilir? Görmezden geldiğimiz her şey zamanla meşrulaşmaz mı, hatta sanki bir hakmış gibi kabul edilmez mi?

Kim adaletsizliği ve eşitsizliği hak olarak kabul edebilir? 

Mirasın erkeğe daha fazla bırakılmasından, kız çocuklarının okutulmamasına ya da zorla evlendirilmesine kadar uzanan bu zinciri; erkeklerin flörtü alkışlanırken kadınlara atfedilen sözleri de düşünerek ele aldığımızda, hayatın her aşamasında adaletsizliği iliklerine kadar hisseden insan, yaşama tutunmanın kendi yollarını bulmaya çalışır.

Kolay olan nedir peki? Daha iyi koşullarda yaşayan ya da daha özgür olan kadınları kötülemek… Namus bekçiliğine soyunmak… Kendi yaşadığı eşitsizliği gelinine ya da kızına yaşatmak… Ya da fiziksel gücünü ve toplumsal otoritesini kullanarak kadına her türlü zulmü yapmayı kendine hak gören erkek şiddeti. Üstelik bu şiddet her zaman fiziksel değildir. Kendisine delicesine âşık bir kadına “orospu” diyen bir erkek, tokattan çok daha derin bir acı verebilir.

Zor olan ise yaşadıklarını kabul etmek, direnmek, farklı yaşamayı denemek, toplumda dönüşüm yaratmaya çalışmak ya da benim gibi, kendin olma mücadelesini bir ömür boyu sürdürürken kadınlara her platformda destek olmaktır.

Bazen insan, yaşamın en iyi tarafının başkalarını değil, kendini de yargılamadan, kendi biricik yolunda ilerlemek olduğunu fark eder. Geçen yıl kanser olduğumu öğrenene kadar; topluma katkı sunmak, değişimi başlatmak ve içinde yer aldığım her ortamı geliştirmek için çabalarken, kendime ne kadar haksızlık ettiğimi fark etmemiştim. Kendim için en büyük adaletsizliği ve eşitsizliği yaratan, bizzat bendim.

Özellikle bugünün gösteri ve yalan dünyasında, herkes olduğu kişiyle değil, olmak istediği imajla sosyal medyada var olurken ve birbirini alkışlarken, benim kendimle yüzleşme sürecim çoğuna “aaa” dedirtiyor. Oysa sayısız başarıma rağmen, kendimi kendimden özgürleştirme çabam; dürüstlükle kendimi anlatabilmem ve yalansız, dolansız bir hayata doğru ilerleyişim, bana göre yaşadığım en kıymetli bilinçlenme süreci.

Gerçekten neleri sevdiğimi araştırıyorum. Fazlalıktan ziyade minimalist; İskandinav ya da zen tarzı bana iyi geliyor. Gösterişli bir yaşam değil, sadelikle ilerlemek iyi geliyor. Farklı müzikler keşfetmek, seyahat etmek, başka kültürlerle buluşmak ve işimi sessizce, yapabileceğimin en iyisiyle yapmak bana iyi geliyor. 

Bir süre önce erkek kardeşime istemediğim bir şeyi söylediğimde ve imza atmayacağımı ifade ettiğimde, bana “Sen ne kadar şımardın!” dedi. Bazen bu cümle aklıma geliyor ve gülümsüyorum. Çünkü kendi isteğine aykırı davrandığım ve itaat etmediğim için, bana kendi bildiği şekilde baskı uyguluyordu. Ama ben şımarmayı seviyorum. Tüm zorluklara rağmen şımarmayı ve şımartılmayı seviyorum. Bu, alışık olduğum bir hâl değil; kendimde yeni keşfettiğim bir şey.

Hepimiz yaşama, kendi bildiğimiz yollardan tutunuyoruz.

Kimimiz hayatın sıkıcılığında bir flörtten diğerine savruluyor, kimimiz hobiden hobiye geçiyor, kimimiz ibadete sarılıyor, kimimiz kendimizle baş başa kalmamak için eve bile uğramıyoruz.

Başkalarını yargılamıyordum; artık kendimi de yargılamıyorum. Şu anki bilincime göre, insanın kendisini yargılamadan, açık bir zihinle kendine bakabilmesi bu dünyadaki en mucizevi hâl. O zaman insan, yaşama ya da başkalarına değil; kendi biricik varlığına tutunuyor. Çünkü anlam bulduğumuz her şey, o biricik varlığın içinde. Anlamı; başka keyiflerde, insanlarda, olaylarda, felsefelerde ya da araçlarda aramak, anlamı değil anlamsızlığı çoğaltıyor.

Neye tutunduğumuza bir kez daha bakalım. Kendimizi ve hatta başkalarını nasıl tutsak ettiğimize bir kez daha bakalım. Sadece kendi varlığımıza tutunmadan özgür olmak ve anlam bulmak, tutsaklığın başka bir kılıfı.
 

Önce o kılıfları çıkaralım.
Anlam, kendiliğinden gelecek.

 

 

Yazıya ifade bırak !