Gulbin Aybar
Köşe Yazarı
Gulbin Aybar
 

Mizah Neden Bölünme Değil, Birleşme Noktasıdır?

Geçtiğimiz günlerde iş dünyasının duayen isimlerinden Rahmi Koç’un anlattığı bir fıkra nedeniyle hakkında soruşturma açıldığını duyunca, zihnimde derin bir sızı ve acı bir tebessüm belirdi. Bir ülkede fıkraların savcılık katlarına taşınması, iddiaların ardına gizlenen o katı asabiyet, sadece bir kişiye değil; toplumun ortak neşesine, zekasına ve geleceğine açılmış bir davadır. Bizler karikatür dergilerinin sayfalarını heyecanla çeviren, Gırgır’la, Leman’la, kaliteli komedi filmleriyle büyüyen bir kuşağız. Televizyon programlarında mutlaka parodiler olurdu. Fıkralar, bu toprakların yorucu ve hızlı değişen gündeminde nefes alabildiğimiz en emniyetli limanlardı. Hatırlayın Kemal Sunal’ın sinemamızı ve kalbimizi fetheden o siyah-beyazdan renkliye geçen filmlerini...   Aziz Nesin’i de anmadan geçmeyelim. Kitaplarını okurken kahkahalara boğulup bir yandan da derinden düşünmez miydik? Nejat Uygur, Levent Kırca, Zeki Alasya -Metin Akpınar tiyatrolarını televizyon programlarını izlemeyenimiz var mıydı? Söyleyin, hangisi sadece güldürmek için oradaydı? Kaymakamından ağasına, bürokrasisinden fırsatçısına kadar mevcut sisteme en ağır, en köklü ve en sarsıcı eleştirileri hep o mizahın zırhını giyerek yapmadılar mı? O filmler bu ülkeyi bölmedi; aksine, hepimizi aynı adaletsizliğe aynı anda güldürerek birleştirdi ve düşündürdü. Mizah, her şeyden önce insana ve topluma kendi kendisiyle dalga geçebilme özgüvenini kazandırır. Hatalarını, zaaflarını bir espriyle masaya yatırabilen toplumlar, özgüveni yüksek, olgun toplumlardır. Kusursuzluk iddiasındaki kibirli bir ciddiyetin panzehiri, zekice kurgulanmış bir mizahtır. Eleştiriyi, ironiyi ve bir fıkrayı "bölücülük" ya da "tehdit" olarak görüp ceza kanunlarının labirentlerine hapsetmeye kalkmak ise tam anlamıyla bir akıl tutulmasıdır. Mizahı yok ettiğinizde, bir ülkenin elinden sadece gülüşünü almazsınız; çok daha büyük şeyleri, kurumsal ve toplumsal hafızayı kaybedersiniz. Mizahın sustuğu yerde biat başlar. Sorunları espriyle yumuşatarak görünür kılan o sihirli dil kaybolunca, geriye sadece birbirine bağıran sert ve uzlaşmaz öfkeler kalır.  Hayatın yükünü hafifleten, insanı teselli eden neşe gittiğinde, toplumun sinir uçları gerilir. Espriyle çözülebilecek en ufak bir gerginlik, dava konusu ya da sokak kavgasına dönüşür. Mizah, dilin ve zekanın en üst sınırıdır. Düşünceyi ironiyle besleyemeyen bir coğrafyada sanat, edebiyat ve fikir üretimi çoraklaşır; her şey tek tipleşir. PANDOMİM nasıl doğmuştu? Antik Yunan’da Kralların kendilerini eleştiren oyunları yasaklaması üzerine tiyatrocular vücut dili ve mimiklerini kullanarak eleştirmeye devam ettiler. Yıllardır anlattığımız fıkralar -Birgün Temel ile Fadime … -Laz bakkal bir gün… -Bir Kayserili ile bir Erzurumlu diye tüm coğrafya üzerinden etiketleyerek başlamaz mı? Elbette bu topraklarda da mizah asla tamamen kaybolmaz; genlerimize işlemiş olan o Nasreddin Hoca, Bektaşi  kökenli nüktedanlık; en karanlık baskı dönemlerinde bile duvar yazılarında, sosyal medya koridorlarında ya da fısıltı gazetesinde kendine bir mecra bulur. Ancak acı olan, egemenlerin bu zeka parıltısından korkması, onu bir zenginlik değil bir suç unsuru olarak görmesidir. Ekosistemin efendisi değil bir parçası olduğumuzu unuttuğumuz gibi; devletin ve nizamın da asık suratlardan değil, mutlu ve hür insanlardan oluşması gerektiğini unutuyoruz. Bir fıkradan suç devşiren yargı pratiklerine karşı sesimizi yükseltmek, sadece bir iş insanını ya da bir sanatçıyı savunmak değildir; bu ülkenin kuruyan damarlarına adalet ve neşe taşımaktır. Çünkü çok iyi biliyoruz ki; gülüşünü kaybeden bir ülke, her şeyini kaybetmeye mahkumdur. Türkiye, savcı odalarında fıkra yargılayacak kadar sahipsiz ve çaresiz değildir. Ve Türkiye asla gülüşünü kaybeden bir ülke olmayacak!
Ekleme Tarihi: 08 Haziran 2026 -Pazartesi
Gulbin Aybar

Mizah Neden Bölünme Değil, Birleşme Noktasıdır?

Geçtiğimiz günlerde iş dünyasının duayen isimlerinden Rahmi Koç’un anlattığı bir fıkra nedeniyle hakkında soruşturma açıldığını duyunca, zihnimde derin bir sızı ve acı bir tebessüm belirdi. Bir ülkede fıkraların savcılık katlarına taşınması, iddiaların ardına gizlenen o katı asabiyet, sadece bir kişiye değil; toplumun ortak neşesine, zekasına ve geleceğine açılmış bir davadır.

Bizler karikatür dergilerinin sayfalarını heyecanla çeviren, Gırgır’la, Leman’la, kaliteli komedi filmleriyle büyüyen bir kuşağız. Televizyon programlarında mutlaka parodiler olurdu. Fıkralar, bu toprakların yorucu ve hızlı değişen gündeminde nefes alabildiğimiz en emniyetli limanlardı. Hatırlayın Kemal Sunal’ın sinemamızı ve kalbimizi fetheden o siyah-beyazdan renkliye geçen filmlerini...
 

Aziz Nesin’i de anmadan geçmeyelim. Kitaplarını okurken kahkahalara boğulup bir yandan da derinden düşünmez miydik? Nejat Uygur, Levent Kırca, Zeki Alasya -Metin Akpınar tiyatrolarını televizyon programlarını izlemeyenimiz var mıydı? Söyleyin, hangisi sadece güldürmek için oradaydı? Kaymakamından ağasına, bürokrasisinden fırsatçısına kadar mevcut sisteme en ağır, en köklü ve en sarsıcı eleştirileri hep o mizahın zırhını giyerek yapmadılar mı? O filmler bu ülkeyi bölmedi; aksine, hepimizi aynı adaletsizliğe aynı anda güldürerek birleştirdi ve düşündürdü.

Mizah, her şeyden önce insana ve topluma kendi kendisiyle dalga geçebilme özgüvenini kazandırır. Hatalarını, zaaflarını bir espriyle masaya yatırabilen toplumlar, özgüveni yüksek, olgun toplumlardır. Kusursuzluk iddiasındaki kibirli bir ciddiyetin panzehiri, zekice kurgulanmış bir mizahtır. Eleştiriyi, ironiyi ve bir fıkrayı "bölücülük" ya da "tehdit" olarak görüp ceza kanunlarının labirentlerine hapsetmeye kalkmak ise tam anlamıyla bir akıl tutulmasıdır.

Mizahı yok ettiğinizde, bir ülkenin elinden sadece gülüşünü almazsınız; çok daha büyük şeyleri, kurumsal ve toplumsal hafızayı kaybedersiniz.

Mizahın sustuğu yerde biat başlar. Sorunları espriyle yumuşatarak görünür kılan o sihirli dil kaybolunca, geriye sadece birbirine bağıran sert ve uzlaşmaz öfkeler kalır.

 Hayatın yükünü hafifleten, insanı teselli eden neşe gittiğinde, toplumun sinir uçları gerilir. Espriyle çözülebilecek en ufak bir gerginlik, dava konusu ya da sokak kavgasına dönüşür.

Mizah, dilin ve zekanın en üst sınırıdır. Düşünceyi ironiyle besleyemeyen bir coğrafyada sanat, edebiyat ve fikir üretimi çoraklaşır; her şey tek tipleşir.
PANDOMİM nasıl doğmuştu? Antik Yunan’da Kralların kendilerini eleştiren oyunları yasaklaması üzerine tiyatrocular vücut dili ve mimiklerini kullanarak eleştirmeye devam ettiler.

Yıllardır anlattığımız fıkralar
-Birgün Temel ile Fadime …

-Laz bakkal bir gün…

-Bir Kayserili ile bir Erzurumlu diye tüm coğrafya üzerinden etiketleyerek başlamaz mı?

Elbette bu topraklarda da mizah asla tamamen kaybolmaz; genlerimize işlemiş olan o Nasreddin Hoca, Bektaşi  kökenli nüktedanlık; en karanlık baskı dönemlerinde bile duvar yazılarında, sosyal medya koridorlarında ya da fısıltı gazetesinde kendine bir mecra bulur. Ancak acı olan, egemenlerin bu zeka parıltısından korkması, onu bir zenginlik değil bir suç unsuru olarak görmesidir.

Ekosistemin efendisi değil bir parçası olduğumuzu unuttuğumuz gibi; devletin ve nizamın da asık suratlardan değil, mutlu ve hür insanlardan oluşması gerektiğini unutuyoruz. Bir fıkradan suç devşiren yargı pratiklerine karşı sesimizi yükseltmek, sadece bir iş insanını ya da bir sanatçıyı savunmak değildir; bu ülkenin kuruyan damarlarına adalet ve neşe taşımaktır.

Çünkü çok iyi biliyoruz ki; gülüşünü kaybeden bir ülke, her şeyini kaybetmeye mahkumdur. Türkiye, savcı odalarında fıkra yargılayacak kadar sahipsiz ve çaresiz değildir. Ve Türkiye asla gülüşünü kaybeden bir ülke olmayacak!

Yazıya ifade bırak !