Davut Köksoy
Köşe Yazarı
Davut Köksoy
 

DİLİN SINIRLARINDA BİR ANLAM YOLCULUĞU : NERMİ UYGUR’DA ÇEVİRİ FELSEFESİ

İlk gençliğimden beri Nermi Uygur’un kitaplarını okuyorum. Son günlerde kafama takılan bir sorunu çözmek için Uygur’un “Dilin Gücü” kitabında bulunan “Dil ve Çeviri” bölümünü okurken notlar da aldım. Çeviri ile uğraşan biri olarak, çeviri üzerine Uygur’un yazdığı adı geçen yazıyı defalarca okudum. Dilin o sonsuz ufkunu yeniden keşfettim. Uygur’un ilk okuduğum ve tadı damağımda kalan kitabının adı da “Tadı Damağımda” idi. Kitaplar ve okuma üzerine yazdığı yazıları topladığı kitabının bir yer,nde eski kitaplar için şunları yazmış ve beni çok etkilemişti. “Eskimeyen eski kitapları okumamak, çağdaş yaşamı eksik-güdük yaşamak demektir. Öyle ya insan hep insan, ne denli değişse de. Eski kitapların eskimeyenleriyse, insan olma yolunda varılan aşamalardır. Eski kitaplar; yaşama pınarlarımızdır bizim.” Nermi Uygur’un düşünce evreninde dil, yalnızca bir iletişim aracı ya da düşüncelerimizi aktardığımız pasif bir kap değildir; dil, insanın dünyayı kurma, kavrama ve dönüştürme yetisinin ta kendisidir. İnsan, dili kullandığı oranda var olur ve dünyayı ancak dilinin sunduğu kategoriler aracılığıyla anlamlandırabilir. “Dilin Gücü”(Yapı Kredi Yayınları 10.Baskı Nisan 2021) adlı yapıtında Uygur, dili insan varoluşunun merkezine yerleştirirken, bu yapının en kritik ve çetin alanlarından biri olan ‘’çeviri’’ konusunu derinlikli bir felsefi sorgulamaya tabi tutar. Dil ve çeviri eylemi, özünde insanın kendi zihinsel sınırlarını aşma ve "öteki" ile temas kurma çabasıdır. Çeviri, sadece bir dildeki kelimeleri başka bir dildeki karşılıklarıyla değiştirmekten ibaret mekanik bir aktarım veya kurallı bir kodlama süreci değildir. Uygur’un yaklaşımıyla bakıldığında çeviri, iki farklı dünya görüşünün, iki ayrı kültürün ve iki özgün yaşam biçiminin karşı karşıya gelip birbiriyle söyleşmesidir. Her dil, kendine has bir dünya tasarımı ve varlık algısı sunar; bir dili konuşmak, o dilin inşa ettiği dünyada yaşamak demektir. Dolayısıyla bir metni çevirmek, basit bir sözcük değişimi değil; o metnin doğduğu iklimi ve toprağı söküp, başka bir dünyanın toprağına yeniden dikmek demektir. Bu ‘’yeniden dikme’’ ve uyarlama eylemi, kaçınılmaz olarak dilin sunduğu gücü ve aynı zamanda sahip olduğu sınırları açığa çıkarır. Çevirmen ise bu süreçte iki dil arasındaki o tekinsiz, belirsiz ama bir o kadar da yaratıcı sınırda yürüyen kişidir. Çevirmen bir yandan kaynak dilin özgün yapısına, yazarın üslubuna, metnin ritmine ve ruhuna sadık kalmaya çalışırken; diğer yandan hedef dilin Olanaklarını, esnekliğini ve imkânlarını zorlamak zorundadır. Bu dinamik denge, çeviriyi salt bir teknik işlem olmaktan çıkarıp sanatsal ve felsefi bir eyleme dönüştürür. Uygur’un da sıklıkla vurguladığı gibi, çeviri sürecinde diller birbirini besler ve dönüştürür. Başarılı bir çeviri eylemi, yalnızca yabancı bir metni aktarmakla kalmaz, doğrudan hedef dili zenginleştirir; ona yeni kavramlar, yeni ifade biçimleri, taze bir düşünme ufku ve yeni mecazlar kazandırır. Bir kültür, yabancı metinlerle karşılaştıkça kendi dilsel kalıplarını kırmaya başlar. Nitekim düşünce, dilin sınırları genişledikçe derinleşir ve çeşitlenir. Ancak çeviri, doğası gereği hiçbir zaman kusursuz ve tam bir çakışma vaat etmez. Dilin o büyülü, çok katmanlı, tarihsel ve çağrışımsal yapısı nedeniyle, çeviri sürecinde her zaman ‘’aktarılamayan, diğer dile sızamayan bir tortu kalır. Metnin yazıldığı kültürün tarihsel deneyimleri, duygu dünyası ve dilin özgün tınısı her zaman hedef dile eksiksiz geçmeyebilir. Bu durum bir başarısızlık veya eksiklik değil; aksine dillerin özgünlüğünün, benzersizliğinin ve insan zihninin zenginliğinin bir kanıtıdır. Çeviri eylemi, insanın kendi dilinin olanaklarıyla yüzleşmesini sağladığı kadar, o dildeki eksiklikleri, katılıkları  ve boşlukları görmesine de aracı olur. Çevirmen, kendi dilindeki o boşlukları kapatmak için dili zorlar ve ona yeni esneklikler kazandırır. Nermi Uygur’un felsefi izinde dil ve çeviri, insanın anlam arayışının ve evrenselle kurduğu bağın en somut dışavurumlarındandır. Çeviri eylemi aracılığıyla dil, durağan bir yapı olmaktan çıkıp yaşayan, gelişen, sürekli kabuk değiştiren ve insanları birbirine bağlayan evrensel bir güce dönüşür. İnsan, başkasının düşüncesini kendi diline çevirdikçe kendi dilini yeniden keşfeder; kendi dilini ve onun imkânlarını keşfettikçe de dünyayı, insanı ve varoluşu çok daha derinlemesine kavrar.
Ekleme Tarihi: 14 Eylül 2026 -Pazartesi
Davut Köksoy

DİLİN SINIRLARINDA BİR ANLAM YOLCULUĞU : NERMİ UYGUR’DA ÇEVİRİ FELSEFESİ

İlk gençliğimden beri Nermi Uygur’un kitaplarını okuyorum. Son günlerde kafama takılan bir sorunu çözmek için Uygur’un “Dilin Gücü” kitabında bulunan “Dil ve Çeviri” bölümünü okurken notlar da aldım. Çeviri ile uğraşan biri olarak, çeviri üzerine Uygur’un yazdığı adı geçen yazıyı defalarca okudum.

Dilin o sonsuz ufkunu yeniden keşfettim.

Uygur’un ilk okuduğum ve tadı damağımda kalan kitabının adı da “Tadı Damağımda” idi. Kitaplar ve okuma üzerine yazdığı yazıları topladığı kitabının bir yer,nde eski kitaplar için şunları yazmış ve beni çok etkilemişti.

“Eskimeyen eski kitapları okumamak, çağdaş yaşamı eksik-güdük yaşamak demektir. Öyle ya insan hep insan, ne denli değişse de. Eski kitapların eskimeyenleriyse, insan olma yolunda varılan aşamalardır. Eski kitaplar; yaşama pınarlarımızdır bizim.”

Nermi Uygur’un düşünce evreninde dil, yalnızca bir iletişim aracı ya da düşüncelerimizi aktardığımız pasif bir kap değildir; dil, insanın dünyayı kurma, kavrama ve dönüştürme yetisinin ta kendisidir. İnsan, dili kullandığı oranda var olur ve dünyayı ancak dilinin sunduğu kategoriler aracılığıyla anlamlandırabilir. “Dilin Gücü”(Yapı Kredi Yayınları 10.Baskı Nisan 2021) adlı yapıtında Uygur, dili insan varoluşunun merkezine yerleştirirken, bu yapının en kritik ve çetin alanlarından biri olan ‘’çeviri’’ konusunu derinlikli bir felsefi sorgulamaya tabi tutar.

Dil ve çeviri eylemi, özünde insanın kendi zihinsel sınırlarını aşma ve "öteki" ile temas kurma çabasıdır. Çeviri, sadece bir dildeki kelimeleri başka bir dildeki karşılıklarıyla değiştirmekten ibaret mekanik bir aktarım veya kurallı bir kodlama süreci değildir. Uygur’un yaklaşımıyla bakıldığında çeviri, iki farklı dünya görüşünün, iki ayrı kültürün ve iki özgün yaşam biçiminin karşı karşıya gelip birbiriyle söyleşmesidir. Her dil, kendine has bir dünya tasarımı ve varlık algısı sunar; bir dili konuşmak, o dilin inşa ettiği dünyada yaşamak demektir. Dolayısıyla bir metni çevirmek, basit bir sözcük değişimi değil; o metnin doğduğu iklimi ve toprağı söküp, başka bir dünyanın toprağına yeniden dikmek demektir.

Bu ‘’yeniden dikme’’ ve uyarlama eylemi, kaçınılmaz olarak dilin sunduğu gücü ve aynı zamanda sahip olduğu sınırları açığa çıkarır. Çevirmen ise bu süreçte iki dil arasındaki o tekinsiz, belirsiz ama bir o kadar da yaratıcı sınırda yürüyen kişidir. Çevirmen bir yandan kaynak dilin özgün yapısına, yazarın üslubuna, metnin ritmine ve ruhuna sadık kalmaya çalışırken; diğer yandan hedef dilin Olanaklarını, esnekliğini ve imkânlarını zorlamak zorundadır. Bu dinamik denge, çeviriyi salt bir teknik işlem olmaktan çıkarıp sanatsal ve felsefi bir eyleme dönüştürür.

Uygur’un da sıklıkla vurguladığı gibi, çeviri sürecinde diller birbirini besler ve dönüştürür. Başarılı bir çeviri eylemi, yalnızca yabancı bir metni aktarmakla kalmaz, doğrudan hedef dili zenginleştirir; ona yeni kavramlar, yeni ifade biçimleri, taze bir düşünme ufku ve yeni mecazlar kazandırır. Bir kültür, yabancı metinlerle karşılaştıkça kendi dilsel kalıplarını kırmaya başlar. Nitekim düşünce, dilin sınırları genişledikçe derinleşir ve çeşitlenir.

Ancak çeviri, doğası gereği hiçbir zaman kusursuz ve tam bir çakışma vaat etmez. Dilin o büyülü, çok katmanlı, tarihsel ve çağrışımsal yapısı nedeniyle, çeviri sürecinde her zaman ‘’aktarılamayan, diğer dile sızamayan bir tortu kalır. Metnin yazıldığı kültürün tarihsel deneyimleri, duygu dünyası ve dilin özgün tınısı her zaman hedef dile eksiksiz geçmeyebilir. Bu durum bir başarısızlık veya eksiklik değil; aksine dillerin özgünlüğünün, benzersizliğinin ve insan zihninin zenginliğinin bir kanıtıdır. Çeviri eylemi, insanın kendi dilinin olanaklarıyla yüzleşmesini sağladığı kadar, o dildeki eksiklikleri, katılıkları

 ve boşlukları görmesine de aracı olur. Çevirmen, kendi dilindeki o boşlukları kapatmak için dili zorlar

ve ona yeni esneklikler kazandırır.

Nermi Uygur’un felsefi izinde dil ve çeviri, insanın anlam arayışının ve evrenselle kurduğu bağın en somut dışavurumlarındandır. Çeviri eylemi aracılığıyla dil, durağan bir yapı olmaktan çıkıp yaşayan, gelişen, sürekli kabuk değiştiren ve insanları birbirine bağlayan evrensel bir güce dönüşür. İnsan, başkasının düşüncesini kendi diline çevirdikçe kendi dilini yeniden keşfeder; kendi dilini ve onun imkânlarını keşfettikçe de dünyayı, insanı ve varoluşu çok daha derinlemesine kavrar.

Yazıya ifade bırak !