Yıllar önce Avusturya’da yaşadığım dönemde, birlikte çalıştığım Wolf’un ricası üzerine şirketimizin telesekreter ses kaydını ben yapmıştım. Bir gün Almanya’daki müşterilerimizden biri ofisi aramış. Çalışma saatleri dışında olduğu için telesekreter devreye girmiş. Daha sonra Wolf’u arayarak, yarı şaşkın yarı gülerek şöyle demiş:
“Bu nasıl bir ses kaydı? Sanki bir iş yerini değil de bir randevu evini aramışım gibi!”
Kadıncağızın kastettiği şey, sesimin ona fazla flörtöz gelmesiydi.
Wolf’la bu olaya yıllarca güldük. Hatta kendi aramızda “Bir gün işsiz kalırsak farklı sektörlerde de çalışabiliriz demek ki” diye şakalar yaptık. Elbette müşteri geri bildirimi dikkate alındı, kayıt değiştirildi. Ama olay bizim için bir mizah malzemesi olarak kaldı. Ne ben aşağılandığımı düşündüm ne de karşı tarafın kötü niyet taşıdığını.
Aradan yıllar geçti. Bugün hâlâ bazen yakın çevremle konuşurken o ses tonunu taklit eder, gülümserim. Son günlerde yaşanan bir olay bana bu anıyı tekrar hatırlattı.
Rahmi Koç’un anlattığı bir fıkra üzerinden günlerdir süren tartışmaları izliyorum. Bir fıkra nedeniyle insanlar öfkeleniyor, cepheleşiyor, birbirini suçluyor. Kimileri kadınlar adına, kimileri Kürtler adına, kimileri başka hassasiyetler adına tepki gösteriyor.
Oysa ben aynı fıkrayı dinlediğimde bambaşka bir şey duydum. Ben orada aşağılanan bir Kürt kadını duymadım. Tam tersine, doktorun karşısında bile “Sen soyunmadan ben soyunmam” diyebilen, kendince direnen, mücadele eden, hatta biraz da muzip bir kadın duydum.
Belki de mesele tam burada başlıyor.
Çünkü artık toplum olarak mizahı duymuyoruz; sadece saldırı arıyoruz. Oysa biz mizahla büyümüş bir toplumduk. Kemal Sunal filmlerine gülen, Hababam Sınıfı repliklerini ezbere bilen, karikatür dergilerinin yeni sayılarını heyecanla bekleyen, kendi kendisiyle dalga geçebilen bir toplumduk. Birbirimize takılır, birbirimize espri yapar, çoğu zaman da önce kendimize gülerdik.
Şimdi ise bir fıkrayı bile taşıyamıyoruz. Bir espri duyduğumuzda önce gülmek yerine hangi kimliğimize dokunduğunu kontrol ediyoruz. Bir şaka yapıldığında önce hangi gruba yönelik olduğunu araştırıyoruz. Bir cümlede mizah aramak yerine hakaret arıyoruz.
Bu durum bana yıllar önce sevgili karikatürist ve iş insanı İzel Rosenthal ile yaptığımız bir sohbeti hatırlatıyor. İzel Bey o gün şöyle demişti:
“Bir ülkenin otoriterleşmeye başladığını mizahı kaldıramamasından anlarsınız.”
Ne kadar doğru bir tespit!
Çünkü mizah yalnızca güldürmez.
Mizah aynı zamanda düşünmeye zorlar.
Mizah eleştirir.
Mizah sorgular.
Mizah iktidarlara, önyargılara, klişelere ve dogmalara karşı küçük ama etkili bir başkaldırıdır.
Bu nedenle baskının arttığı dönemlerde hem mizah yapılamaz hale gelir, hem de güçlenir. Hatta bazen tarihin en güçlü mizahı, en zor dönemlerde ortaya çıkar. Ama insanlar artık mizahı bile düşmanlık olarak görmeye başladığında, orada başka bir problem vardır.
Peki gerçekten kadınları savunmak istiyorsak neyi tartışmalıyız?
Bir fıkrayı mı?
Yoksa kadınların hâlâ öldürülüyor olmasını mı?
Namus adına işlenen cinayetleri mi?
Çocuk yaşta evlilikleri mi?
Kadınların eğitim hakkının engellenmesini mi?
Eşit işe eşit ücret alamamalarını mı?
Bedenleri üzerinden sürekli denetlenmelerini mi?
Bir taraftan “kadın kutsaldır” denilip diğer taraftan onun hayat alanının daraltılmasını mı?
Eğer kadınlar adına öfkeleneceksek, öfkemizi buralara yöneltmeliyiz.
Eğer Kürtler adına konuşacaksak, her türlü etnik kökeni dikkate alarak, bunu yine gerçek sorunlar üzerinden yapmalıyız. Bir fıkranın içine sıkıştırılmış sembolik öfkeler üzerinden değil!
Çünkü toplumları bir arada tutan şey sadece ortak acılar değildir. Ortak kahkahalar da toplumu bir arada tutar. Birlikte gülebilen insanlar birlikte yaşayabilirler. Birbirine espri yapabilen insanlar birbirlerinden korkmazlar. Kendisine gülebilen toplumlar özgüvenli toplumlardır.
Bugün beni düşündüren şey bir fıkra değil. Beni düşündüren, bir fıkranın bu kadar büyük bir tartışmaya dönüşebilmesidir. Çünkü mizahın kaybolduğu yerde sadece kahkaha kaybolmaz.
Hoşgörü kaybolur.
Empati kaybolur.
Özgüven kaybolur.
Birlikte yaşama kültürü kaybolur.
Ve geriye sürekli tetikte duran, sürekli savunmada olan, sürekli alınan insanlar kalır. Belki de bugün ihtiyacımız olan şey biraz daha fazla öfke değil; biraz daha fazla mizah duygusudur.
Çünkü bazen bir toplumun sağlığını, neye kızdığından çok neye gülebildiği gösterir.
