Deniz Kıte
Köşe Yazarı
Deniz Kıte
 

Unutulan Bayramlar, Unutulmayan Kırılmalar

Hatırlıyorum… Yirmi- yirmi beş yıl öncesinin huzurlu bayramlarını… Çocukluğumda bayramlar yalnızca dini bir gün değil; paylaşmanın, dayanışmanın, aile olmanın zamanıydı. Çoğu işyerinde maaş kadar bayram ikramiyesi verilirdi. “14 maaş” denirdi buna. Paramızın değeri vardı; insanlar o ikramiyeyle aylarca yetebilecek alışveriş yapabilirdi. Bayram öncesi toptancıların yolu tutulurdu. Un, şeker, pirinç, bulgur çuvalla, yağ ve peynir tenekeyle, bal peteğiyle alınırdı. Adana’da Küçük Saat çevresindeki bazı esnafı ailecek de tanırdık. Bayram alışverişine şekerler, çikolatalar, badem şekerleri, kolonyalar, likörler eklenirdi. Annem misafirler için hazırladığı ikramları saklar, biz çocuklar da gizlenen çikolataların peşine düşerdik. Bugün hâlâ düşündüğümde yüzümde bir tebessüm oluşur. Bayram sabahları babam mahalledeki erkeklerle bayram namazına giderdi. Belki çok dindar değildi ama geleneği, komşuluğu ve birlikte olmayı önemserdi. Evler açık olurdu; kapıyı çalan herkes içeri buyur edilir, kahve yanında mutlaka bir ikram sunulurdu. En temiz kıyafetlerimizi giyer, varsa yeni alınan ayakkabılarla mutlu olurduk. O incecik Sümerbank kumaşından mendillerimizi ütülü ve katlı şekilde cebimize koyardık. Bugün “nostalji” dediğimiz birçok şey, aslında o dönemin gündelik zarafetiydi. Kurban Bayramları ise bambaşka bir duyguydu. Günler öncesinden alınan koyun evin bir köşesinde sevilir, ona isim takılırdı. Bayram sabahı dua edilerek kesilir; eti paylaşılır, derisi bağışlanırdı. Mahalle mangal kokardı. Rakılar açılır, mezeler hazırlanır, Zeki Müren’in ya da Muazzez Abacı’nın sesi radyodan yükselirdi. Bayram, gerçekten birlikte yaşanırdı. O yıllarda “Bayramlar küslerin barıştığı günlerdir” denirdi. Sanırım sevgiyi ve saygıyı uzun yıllar boyunca gerçekten doya doya yaşadık. Sonra yavaş yavaş bir şeyler değişti. Önce bayramlar tatil olmaya başladı. Ardından ekonomik krizler geldi. Sonra korkular, saldırılar, yasaklar, kaygılar… Ve bir gün insan kendine şu soruyu sormaya başladı: Türkiye’de son yirmi yılda gerçekten huzurlu bir bayram yaşadık mı? Hafızamı yokladığımda aklıma ilk gelenler şunlar oluyor: • 2003 Ramazan Bayramı sonrası El Kaide saldırıları  • 2011 Ramazan Bayramı öncesi Ankara Kumrular saldırısı  • 2012 Ramazan Bayramı sırasında Gaziantep saldırısı  • 2015 Suruç ve Ankara Gar saldırıları  • 2016 Atatürk Havalimanı saldırısı, Cizre ve Kayseri saldırıları  • Reina ve Beşiktaş saldırılarıyla gölgelenen yılbaşı ve bayram dönemleri  • 15 Temmuz sonrası OHAL atmosferinde geçirilen bayramlar  • 2018 Kurban Bayramı öncesi TL’nin sert değer kaybı  • 2023 depreminin ardından buruk geçen bayramlar  • 2024’te hayatımıza giren “bayram enflasyonu” kavramı  • 2025 Ramazan Bayramı dönemindeki tutuklamalar, protestolar ve yasaklar…  2017 referandumuyla geçilen Başkanlık Sistemi sonrasında, birçok ekonomistin “TL’nin Erime Dönemi” olarak tanımladığı bir süreç başladı. Bugün artık ne eski bayram ikramiyeleri kaldı ne de çuvalla eve alınan erzaklar… Bayramlar artık; insanların tatil masrafını hesapladığı, bir kafede kahve içebilmenin bile lüks sayıldığı, konu komşu ağırlamanın giderek azaldığı günlere dönüştü. 2026 Kurban Bayramı ise daha başlamadan siyasi tartışmaların gölgesine girdi. Tek imzayla bir üniversitenin önce kapanışına, sonra açılışına tanık olduk! Ana muhalefet partisine yapılan müdahaleler akıl almaz boyuta geldi. Böylece 2026 da protestolar, gözaltılar, yasaklar ve sokakta yükselen “Devletin polisi olun, hükümetler gelir-geçer sizler devletin polisi olun!” sesleriyle hafızalara kazındı. Bütün bunların ortasında asıl soru belki de şudur: Biz çocuklarımıza nasıl bayramlar bırakmak istiyoruz? Korkunun değil huzurun, kutuplaşmanın değil dayanışmanın, yoksulluğun değil paylaşmanın hakim olduğu bayramlar mı? Yoksa her yıl biraz daha ağırlaşan bir toplumsal yorgunluk mu? Çünkü bayramlar yalnızca takvimdeki birkaç gün değildir; bir toplumun ruh hâlini de gösterir. Ve belki bizler unuturuz, unutmak isteriz ama tarih, insanların nasıl bayram yaşadığını unutmaz. Bundan sonra nasıl yaşanacağına ise hep birlikte ve bugünlerde karar vereceğiz!  
Ekleme Tarihi: 27 Mayıs 2026 -Çarşamba
Deniz Kıte

Unutulan Bayramlar, Unutulmayan Kırılmalar

Hatırlıyorum… Yirmi- yirmi beş yıl öncesinin huzurlu bayramlarını…

Çocukluğumda bayramlar yalnızca dini bir gün değil; paylaşmanın, dayanışmanın, aile olmanın zamanıydı. Çoğu işyerinde maaş kadar bayram ikramiyesi verilirdi. “14 maaş” denirdi buna. Paramızın değeri vardı; insanlar o ikramiyeyle aylarca yetebilecek alışveriş yapabilirdi.

Bayram öncesi toptancıların yolu tutulurdu. Un, şeker, pirinç, bulgur çuvalla, yağ ve peynir tenekeyle, bal peteğiyle alınırdı. Adana’da Küçük Saat çevresindeki bazı esnafı ailecek de tanırdık. Bayram alışverişine şekerler, çikolatalar, badem şekerleri, kolonyalar, likörler eklenirdi. Annem misafirler için hazırladığı ikramları saklar, biz çocuklar da gizlenen çikolataların peşine düşerdik. Bugün hâlâ düşündüğümde yüzümde bir tebessüm oluşur.

Bayram sabahları babam mahalledeki erkeklerle bayram namazına giderdi. Belki çok dindar değildi ama geleneği, komşuluğu ve birlikte olmayı önemserdi. Evler açık olurdu; kapıyı çalan herkes içeri buyur edilir, kahve yanında mutlaka bir ikram sunulurdu.

En temiz kıyafetlerimizi giyer, varsa yeni alınan ayakkabılarla mutlu olurduk. O incecik Sümerbank kumaşından mendillerimizi ütülü ve katlı şekilde cebimize koyardık. Bugün “nostalji” dediğimiz birçok şey, aslında o dönemin gündelik zarafetiydi.

Kurban Bayramları ise bambaşka bir duyguydu. Günler öncesinden alınan koyun evin bir köşesinde sevilir, ona isim takılırdı. Bayram sabahı dua edilerek kesilir; eti paylaşılır, derisi bağışlanırdı. Mahalle mangal kokardı. Rakılar açılır, mezeler hazırlanır, Zeki Müren’in ya da Muazzez Abacı’nın sesi radyodan yükselirdi. Bayram, gerçekten birlikte yaşanırdı.

O yıllarda “Bayramlar küslerin barıştığı günlerdir” denirdi.

Sanırım sevgiyi ve saygıyı uzun yıllar boyunca gerçekten doya doya yaşadık. Sonra yavaş yavaş bir şeyler değişti. Önce bayramlar tatil olmaya başladı. Ardından ekonomik krizler geldi. Sonra korkular, saldırılar, yasaklar, kaygılar…

Ve bir gün insan kendine şu soruyu sormaya başladı:

Türkiye’de son yirmi yılda gerçekten huzurlu bir bayram yaşadık mı?

Hafızamı yokladığımda aklıma ilk gelenler şunlar oluyor:

• 2003 Ramazan Bayramı sonrası El Kaide saldırıları 
• 2011 Ramazan Bayramı öncesi Ankara Kumrular saldırısı 
• 2012 Ramazan Bayramı sırasında Gaziantep saldırısı 
• 2015 Suruç ve Ankara Gar saldırıları 
• 2016 Atatürk Havalimanı saldırısı, Cizre ve Kayseri saldırıları 
• Reina ve Beşiktaş saldırılarıyla gölgelenen yılbaşı ve bayram dönemleri 
• 15 Temmuz sonrası OHAL atmosferinde geçirilen bayramlar 
• 2018 Kurban Bayramı öncesi TL’nin sert değer kaybı 
• 2023 depreminin ardından buruk geçen bayramlar 
• 2024’te hayatımıza giren “bayram enflasyonu” kavramı 
• 2025 Ramazan Bayramı dönemindeki tutuklamalar, protestolar ve yasaklar… 

2017 referandumuyla geçilen Başkanlık Sistemi sonrasında, birçok ekonomistin “TL’nin Erime Dönemi” olarak tanımladığı bir süreç başladı. Bugün artık ne eski bayram ikramiyeleri kaldı ne de çuvalla eve alınan erzaklar…

Bayramlar artık; insanların tatil masrafını hesapladığı, bir kafede kahve içebilmenin bile lüks sayıldığı, konu komşu ağırlamanın giderek azaldığı günlere dönüştü.

2026 Kurban Bayramı ise daha başlamadan siyasi tartışmaların gölgesine girdi. Tek imzayla bir üniversitenin önce kapanışına, sonra açılışına tanık olduk! Ana muhalefet partisine yapılan müdahaleler akıl almaz boyuta geldi. Böylece 2026 da protestolar, gözaltılar, yasaklar ve sokakta yükselen “Devletin polisi olun, hükümetler gelir-geçer sizler devletin polisi olun!” sesleriyle hafızalara kazındı.

Bütün bunların ortasında asıl soru belki de şudur:

Biz çocuklarımıza nasıl bayramlar bırakmak istiyoruz?

Korkunun değil huzurun, kutuplaşmanın değil dayanışmanın, yoksulluğun değil paylaşmanın hakim olduğu bayramlar mı? Yoksa her yıl biraz daha ağırlaşan bir toplumsal yorgunluk mu?

Çünkü bayramlar yalnızca takvimdeki birkaç gün değildir; bir toplumun ruh hâlini de gösterir. Ve belki bizler unuturuz, unutmak isteriz ama tarih, insanların nasıl bayram yaşadığını unutmaz. Bundan sonra nasıl yaşanacağına ise hep birlikte ve bugünlerde karar vereceğiz!
 

Yazıya ifade bırak !