Tamar Avakyan
Köşe Yazarı
Tamar Avakyan
 

RAYLARIN ÜZERİNDE ORTAYA KARIŞIK

Ben ada çocuğuyum. Kınalıada’nın rüzgarıyla, o deniz kokulu sokaklarında büyüdüm. Bizim oralarda, eski kuşakların çok iyi bildiği, şimdilerde ise unutulmaya yüz tutmuş bir terim vardır: "İstanbul’a inmek." Öyle sıradan bir eylem değildir İstanbul’a inmek. Önce o zarif vapur yolculuğu başlar. O vapurun içinde, kendi kendine filizlenmiş muazzam bir kültür barındırır; nerede nasıl oturulacağını, çayın kahvenin nasıl yudumlanacağını, kılık kıyafetin o yolculuğa nasıl eşlik edeceğini fısıldar size. Adada yaşarsınız ama caddede bikiniyle dolaşmazsınız. Bisiklete binerken bile üzerinize en azından bir şort, bir tişört geçirirsiniz. Hele ki mevzu bahis "İstanbul" ise, giyiminiz kuşamınız, o şehre duyduğunuz saygıyla yeniden konumlanır. Biz şehri de, şehrin sokaklarındaki o görünmez saygı sınırlarını da böyle sevdik. Geçtiğimiz gün, yaklaşık bir yıldır ayak basmadığım Marmaray’a, Bostancı’dan Halkalı yönüne doğru binince anladım ki; ben evde yokken İstanbul’un sadece yolları değil, kültürel pusulası da tamamen değişmiş. İçeri adım attığım an, kendimi Marmaray’da değil de, Ege’nin herhangi bir sahil kasabasındaki plajda gibi hissettim. Manzara tam anlamıyla bir "ortaya karışık meze tabağı" gibiydi. Sadece kadınların üzerindeki peştemaller eksikti, o kadar. Gözlerimin bu kadar yorulduğu, estetik algımın bu denli sınandığı bir yolculuk daha önce hiç yaşamamıştım. Dantel büstiyerlerden tutun, göbeği açık tişörtlere; göğüs dekoltesi bariz boyun bağlamalı bluzlardan, şortun altına giyilmiş topuklu ayakkabılara ve transparan pantolon-eteklere kadar her şey oradaydı. Muazzam bir tezat oluşturacak şekilde, tesettürün her biri ayrı şablona bürünmüş onlarca farklı şekli de bu karmaşaya eşlik ediyordu. Kafamı nereye çevireceğimi şaşırdım. Tek bir vagonun içinde; gece kulübü, plaj, gündelik ev oturması, pijama rahatlığı ve hatta düğün konseptinin tamamını aynı anda seyredeceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Moda, şüphesiz bir özgürlük alanıdır; kimsenin ne giydiğine, kendini nasıl ifade ettiğine karışacak değiliz. Ancak "mekanın ruhu" denen o kadim kavramı ne ara bu kadar hızlı tükettik? Toplu taşımanın, kamusal alanın o kendine has ağırlığı, ne ara bir sahil kasabasının rahatlığıyla yer değiştirdi? Gördüğüm bu cüretkar karmaşa karşısında içimden sadece tek bir kelime geçti: Pes. Görünen o ki, biz vapurdan inip Marmaray’a binerken, sadece aktarma yapmamışız; İstanbul’un o zarif, saygın ve nerede ne giyileceğini bilen o eski ruhunu da denizlere doğru uğurlamışız.
Ekleme Tarihi: 17 Haziran 2026 -Çarşamba
Tamar Avakyan

RAYLARIN ÜZERİNDE ORTAYA KARIŞIK

Ben ada çocuğuyum. Kınalıada’nın rüzgarıyla, o deniz kokulu sokaklarında büyüdüm. Bizim oralarda, eski kuşakların çok iyi bildiği, şimdilerde ise unutulmaya yüz tutmuş bir terim vardır: "İstanbul’a inmek."

Öyle sıradan bir eylem değildir İstanbul’a inmek. Önce o zarif vapur yolculuğu başlar. O vapurun içinde, kendi kendine filizlenmiş muazzam bir kültür barındırır; nerede nasıl oturulacağını, çayın kahvenin nasıl yudumlanacağını, kılık kıyafetin o yolculuğa nasıl eşlik edeceğini fısıldar size. Adada yaşarsınız ama caddede bikiniyle dolaşmazsınız. Bisiklete binerken bile üzerinize en azından bir şort, bir tişört geçirirsiniz. Hele ki mevzu bahis "İstanbul" ise, giyiminiz kuşamınız, o şehre duyduğunuz saygıyla yeniden konumlanır. Biz şehri de, şehrin sokaklarındaki o görünmez saygı sınırlarını da böyle sevdik.

Geçtiğimiz gün, yaklaşık bir yıldır ayak basmadığım Marmaray’a, Bostancı’dan Halkalı yönüne doğru binince anladım ki; ben evde yokken İstanbul’un sadece yolları değil, kültürel pusulası da tamamen değişmiş.

İçeri adım attığım an, kendimi Marmaray’da değil de, Ege’nin herhangi bir sahil kasabasındaki plajda gibi hissettim. Manzara tam anlamıyla bir "ortaya karışık meze tabağı" gibiydi. Sadece kadınların üzerindeki peştemaller eksikti, o kadar.

Gözlerimin bu kadar yorulduğu, estetik algımın bu denli sınandığı bir yolculuk daha önce hiç yaşamamıştım. Dantel büstiyerlerden tutun, göbeği açık tişörtlere; göğüs dekoltesi bariz boyun bağlamalı bluzlardan, şortun altına giyilmiş topuklu ayakkabılara ve transparan pantolon-eteklere kadar her şey oradaydı. Muazzam bir tezat oluşturacak şekilde, tesettürün her biri ayrı şablona bürünmüş onlarca farklı şekli de bu karmaşaya eşlik ediyordu.
Kafamı nereye çevireceğimi şaşırdım. Tek bir vagonun içinde; gece kulübü, plaj, gündelik ev oturması, pijama rahatlığı ve hatta düğün konseptinin tamamını aynı anda seyredeceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

Moda, şüphesiz bir özgürlük alanıdır; kimsenin ne giydiğine, kendini nasıl ifade ettiğine karışacak değiliz. Ancak "mekanın ruhu" denen o kadim kavramı ne ara bu kadar hızlı tükettik? Toplu taşımanın, kamusal alanın o kendine has ağırlığı, ne ara bir sahil kasabasının rahatlığıyla yer değiştirdi?
Gördüğüm bu cüretkar karmaşa karşısında içimden sadece tek bir kelime geçti: Pes.

Görünen o ki, biz vapurdan inip Marmaray’a binerken, sadece aktarma yapmamışız; İstanbul’un o zarif, saygın ve nerede ne giyileceğini bilen o eski ruhunu da denizlere doğru uğurlamışız.

Yazıya ifade bırak !