İnsanlık, Koruma İçgüdüsü ve Etik Duyarlılık Üzerine Bir Okuma
⸻
Özet
Bu metin, son yıllarda dünyanın farklı bölgelerinde artan kaybolma vakaları, çocukların görünmezleşmesi, insan bedeninin seyirlik bir nesneye dönüşmesi ve şiddetin görsel dolaşıma sokularak normalleştirilmesi bağlamında, insanlığın etik sınırlarında yaşanan aşınmayı ele almaktadır. İnsanların insana karşı duyduğu korkunun nasıl sıradanlaştığını ve sessizliğin nasıl bir zemine dönüştüğünü anlamaya çalışır. Metin, “sandık” metaforu üzerinden koruma içgüdüsünün son sınırını tartışırken, şiddetin alışkanlığa dönüşmesinin insan ruhu ve toplumsal vicdan üzerindeki etkilerini insanî ve evrensel bir çerçevede ele almaktadır.
⸻
1. Koruma İçgüdüsünün Son Sınırı: Sandık Metaforu
Eskiden büyükler derdi ki:
Gün gelecek, çocuklarınızı sandıkta saklayacağınız zamanlar olacak.
Sandık, bu cümlede bir nesne değildir. Bir davranışın, bir içgüdünün adıdır. Çocuğu dışarıdan gelen tehlikeden uzak tutma isteğinin vardığı en uç noktayı temsil eder. Hayatın artık güvenli olmaktan çıktığı hissi, insanı olağan olmayan çözümler düşünmeye iter.
Sandık, gizlemekten çok korumayı, saklamaktan çok uzak tutmayı simgeler. Bu metaforun ağırlığı, insanın doğaya değil; insana karşı savunma geliştirme noktasına gelmiş olmasından kaynaklanır. İnsan, çocuğunu sandıkta saklamayı düşünüyorsa, bu sevgisizlikten değil; korkunun gerçekliğindendir.
⸻
2. İstisnadan Sürekliliğe: Kaybolan İnsanlar ve Görünmez Çocuklar
Son yıllarda yaşananlar tekil olaylar olarak okunamaz. İnsanlar kayboluyor. Çocuklar kayboluyor. Bazıları kaçırılıyor, bazıları büyük yıkımların ardından bir daha bulunamıyor. Özellikle kitlesel felaketlerden sonra binlerce çocuğun izinin tamamen silinmesi, artık yalnızca bir kriz değil; insanlığın hafızasında açılmış kalıcı bir boşluktur.
Bu kayboluşların en çarpıcı yönü, sessizliktir. Geriye çoğu zaman bir açıklama değil, uzun bir belirsizlik kalır. Bu belirsizlik, korkunun en derin hâlidir. Çünkü korku yalnızca yaşananla değil; bilinmeyenle beslenir. İnsan, bilmediği şey karşısında kendini güvende hissedemez.
⸻
3. Vahşetin Yer Değiştirmesi: Doğadan İnsana
İnsanlık kendini yüzyıllar boyunca doğanın karşısında konumlandırdı. Vahşeti dışarıda aradı. Yırtıcı hayvanlardan korunmak için barınaklar yaptı, duvarlar ördü, sınırlar çizdi. Oysa doğadaki vahşet ölçülüdür. Bir canlı yalnızca yaşamak için saldırır. Açlık biter, saldırı biter. Kin yoktur, plan yoktur, haz yoktur.
İnsan ise durmayı unuttu.
Bugün zarar, hayatta kalmak için değil; üstünlük hissi, kontrol ihtiyacı ve içsel boşluk nedeniyle verilmektedir. Bu noktada vahşet doğadan insana geçmiştir. Ve bu vahşet bağırarak değil; sessiz, düzenli ve görünmez biçimde ilerlemektedir.
⸻
4. Modern Yamyamlık: Tüketim, Duyarsızlık ve Alışma
Yamyamlık artık ilkel bir eylem değildir. Biçim değiştirmiştir. Bugünün yamyamlığı, insanı yalnızca fiziksel olarak tüketmez; anlamını, değerini ve dokunulmazlığını da tüketir. İnsan bedeni, özellikle çocuk bedeni, korunması gereken bir varlık olmaktan çıkarılıp yok sayılabilir bir nesneye indirgenmektedir.
Bu süreç, tek tek suçlarla değil; alışkanlıkla ilerler. Sürekli tekrar edilen şiddet, zamanla şaşırtıcılığını yitirir. Şaşırtmayan şey sorgulanmaz. Sorgulanmayan şey normalleşir. Normalleşen her şey ise büyür.
⸻
5. Görüntü Çağında Şiddetin Seyirlik Hâle Gelmesi
Son zamanlarda dolaşıma sokulan görüntüler, insan psikolojisini derinden yaralamaktadır. Gerçek olmayan ama gerçekmiş gibi sunulan sahneler; ormanda yürüyen insanların sözde vahşi hayvanlar tarafından parçalanması, araç içindeki insanların avlanması… Bunların büyük kısmı kurgu olmasına rağmen, şiddetin olağan bir manzara gibi sunulmasına hizmet etmektedir.
Buradaki tehlike, gerçeğin kendisi değil; şiddetin izlenebilir, paylaşılabilir ve tüketilebilir bir içeriğe dönüşmesidir. İnsan bedeninin parçalanması, geçilip gidilen bir görüntüye indirgenmektedir. Buna sessiz kalındığında, şiddet yalnızca yapılan bir şey olmaktan çıkar; normal bir şey hâline gelir.
⸻
6. Çocuk: Toplumsal Vicdanın Açık Yarası
Çocuk, bir toplumun vicdanının en savunmasız yeridir. Ona ne oluyorsa, toplumun iç dünyası da odur. Çocukların kaybolduğu, görüntülerinin sayılara ve başlıklara dönüştüğü bir yerde mesele güvenlik değildir; insanlığın geri çekilmesidir.
Bu geri çekiliş, korkuyu büyütür. İnsanlar sokakta yürümekten, çocuklarını gözlerinden ayırmaktan korkar hâle gelir. Bu durum bireysel bir kaygı değil; kolektif bir yaradır.
⸻
7. Mazlumluk: Sessiz Tanıklığın Ağırlığı
Mazlumluk yalnızca zarar görenlerin durumu değildir. Mazlumluk, olan biteni gören, anlayan ama sesinin yetmediğini düşünen herkesin hâlidir. Çünkü bugün en ağır yük, şiddetin kendisi değil; ona alışma ihtimalidir.
İnsan belki bir anda kötüleşmedi.
Ama alıştı.
Alışmak, bu çağın en tehlikeli eşiğidir. Çünkü alışılan her şey, insanın sınırlarını biraz daha geri çeker.
⸻
8. Etik Duyarlılık ve Koruma Sorumluluğu
Şiddetin dolaşıma sokulduğu her alan, sessizlikle genişler. Görülenin konuşulmadığı, konuşulanın sıradanlaştığı yerde, insan onuru yavaş yavaş aşınır. Şiddet yalnızca yaşandığında değil; izlenip geçildiğinde de derinleşir.
Koruma, yalnızca fiziksel bir refleks değildir. Koruma, aynı zamanda duygusal, psikolojik ve etik bir eşiği muhafaza etmektir. İnsan, insanı yalnızca zarar görmekten değil; duyarsızlaşmaktan da korumakla yükümlüdür.
Görüntülerin çoğalması, acının azalması anlamına gelmez. Aksine, tekrar eden her sahne, algının sınırlarını biraz daha geri çeker. İnsan, neye alıştığını fark etmeden değişir. Bu değişim sessizdir ve bu yüzden tehlikelidir.
Etik duyarlılık tam da burada anlam kazanır. Görüntüye bakmamak, paylaşmamak, çoğaltmamak; kaçış değil, bilinçli bir korumadır. Çünkü her şeyin gösterilebilir olduğu bir yerde, korunması gereken ilk şey insanın iç sınırıdır.
Koruma sorumluluğu, başkasına yönelmeden önce kişinin kendi duyarlılığını muhafaza etmesini gerektirir. Duyarlılık kaybolduğunda, geriye yalnızca alışkanlık kalır. Alışkanlık ise şiddetin en rahat yerleştiği zemindir.
⸻
9. Sandık: Korkudan Doğan Eşik
Sandık, bu noktada bir sonuç değildir.
Bir duraktır.
İnsanlığın buraya kadar geldiğini fark ettiği, geri dönüp bakmak zorunda kaldığı bir eşik. Sandıktan söz edilmeye başlanması, çözüm bulunduğu anlamına gelmez; aksine, çözümsüzlüğün görünür hâle gelmesidir. İnsan, çocuklarını sandıkta saklamayı düşünüyorsa, bu bir tercih değil; zorunlu hissedilen bir savunmadır.
Sandık, korkunun sembolü değildir yalnızca. Aynı zamanda ölçünün kaybolduğunu fark etmenin işaretidir. Çünkü sandık, gündelik hayatın parçası değildir. Olağan zamanlarda kimse sandıktan söz etmez. Sandık, ancak olağan olanın çöktüğü anlarda ortaya çıkar.
Bu nedenle sandık metaforu, “artık hiçbir şey eskisi gibi değil” demenin başka bir yoludur. İnsan, çocuğunu saklamayı düşünmeye başladığında, sorun çocuğun dışarıda olması değildir. Sorun, dışarının artık tanımlanamaz hâle gelmesidir.
Burada durmak gerekir.
Çünkü sandık, bir kapatma değil; bir uyarıdır. İnsanlığın kendi kendine söylediği sessiz bir cümledir: Buraya gelmemeliydik. Bu noktada sandık, ne bir çözüm ne de bir kaçıştır. Sadece, artık bir şeylerin ters gittiğinin inkâr edilemediği yerdir.
Bu eşik geçildiğinde, insanın önünde iki yol kalır. Ya sandığı kalıcı bir hâle getirir ve korkuyla yaşamayı normalleştirir; ya da sandığın var olmasını gerektiren koşulları sorgulamaya başlar. Bu metnin bundan sonraki bölümleri, tam da bu ikinci yolun imkânını düşünmeye ayrılmıştır.
Sandık burada kapanmaz.
Sandık burada soruya dönüşür.
Ve bu soru, cevabını yalnızca anlatmakla değil; etik bir yönelimle bulabilir.
⸻
10. Alışma ve Etik Duyarlılık Üzerine
Bir metin yalnızca olanı anlatıyorsa, tanıklık eder.
Ama olanı anlatıp orada duruyorsa, eksik kalır.
Çünkü insanlık yalnızca felaketlerle değil, felaketlere nasıl karşılık verdiğiyle tanımlanır. Bugün yaşanan kayboluşlar, şiddetin görüntüye dönüşmesi ve çocukların giderek daha savunmasız hâle gelmesi, kaçınılmaz bir kader değildir. Bunlar, insanın alışmayı seçtiği süreçlerin sonucudur.
Olması gereken, ilk olarak alışmaya dirençtir.
Her şeyden önce, şiddetin “izlenebilir” olmasına karşı etik bir sınır gerekir. İnsan bedeninin, özellikle de çocuğun, bir görüntüye indirgenmesi normal kabul edilmemelidir. Bu yalnızca hukuki değil; insanî bir sorumluluktur. Görmek zorunda olmadığımız her şiddet görüntüsünü reddetmek, pasiflik değil; bilinçli bir duruştur.
İnsan, izleyerek de sorumluluk alır.
Bakmamak bazen kaçış değil; korumadır.
⸻
11. Sessizlik ve Etik Algı
Sessizlik her zaman masum değildir.
Bazen sessizlik, kötülüğün en rahat ilerlediği alandır.
Olması gereken, bağırmak ya da hedef göstermek değildir. Olması gereken, dilin ve bakışın değişmesidir. İnsan, şiddeti konuşurken onu çoğaltmayacak bir dil kurmak zorundadır. Şiddeti ifşa ederken onu cazip hâle getirmemek, merak uyandıran bir nesneye dönüştürmemek gerekir.
Bu nedenle etik duruş, yalnızca ne söylendiğiyle değil; nasıl söylendiğiyle de ilgilidir.
Çocuklardan söz ederken rakam değil, “insan” demek;
kaybolanlardan söz ederken “dosya” değil, “hayat” demek;
görüntülerden söz ederken “içerik” değil, “yaralanma” demek…
Bunlar küçük gibi görünen ama insanlığı ayakta tutan farklardır.
⸻
12. Koruma Yalnızca Fiziksel Değildir
Olması gereken bir diğer şey, koruma kavramının yeniden düşünülmesidir. Koruma yalnızca kapı kilitlemek, sınır çizmek ya da saklamak değildir. Koruma aynı zamanda ruhu korumaktır.
Bir çocuğun sürekli korku görüntülerine maruz kalması, bir yetişkinin şiddeti olağan görmeye başlaması, insan ruhunda derin yarıklar açar. Bu yarıklar zamanla duyarsızlığa dönüşür. Duyarsızlık ise şiddetin en verimli zeminidir.
Bu yüzden etik sorumluluk, yalnızca başkasını değil; kendini de korumayı içerir. İnsan, kendi duyarlılığını korumak zorundadır. Çünkü duyarlılık kaybolduğunda, geriye yalnızca alışkanlık kalır.
⸻
13. Sandığın Asıl Hatırlattığı Şey
Sandık metaforu yalnızca korkuyu anlatmaz. Aynı zamanda sınırı hatırlatır.
Sandık, “buraya kadar” demektir.
“Bundan sonrası kabul edilemez” demektir.
Olması gereken, çocukları sandığa koymak değil; sandığın var olmasını gerektirmeyecek bir dünyayı yeniden düşünmektir. Bu belki hemen mümkün değildir. Ama etik yönelim, mümkün olana değil; doğru olana bakar.
İnsanlık, her çağda kendini yeniden tanımlamak zorunda kalmıştır. Bugün bu tanım, güçle değil; korumayla yapılmak zorundadır. En zayıf olanı koruyamayan bir dünya, en güçlü olanı da güvence altına alamaz.
⸻
14. İnsanlık Ne Yapabilir?
Bu metin bir çözüm listesi sunmaz. Çünkü insanlık krizleri, maddeler hâlinde çözülmez. Ama bir yön gösterir.
• Alışmaya direnmek
• Şiddeti seyirlik olmaktan çıkarmak
• Çocuğu merkeze almak
• Sessizliği konfor değil, sorumluluk alanı olarak görmek
• Görüntüye değil, insana bakmak
Bunlar büyük devrimler değildir.
Ama insanlığı ayakta tutan şeyler, zaten büyük devrimler değil; küçük etik tercihlerdir.
⸻
Son Söz
Eskiden büyükler sandıktan söz ederken, bir kehanet sunmuyorlardı. İnsanlığın bir gün, çocukları korumak için olağanüstü düşünceler üretmek zorunda kalabileceğini seziyorlardı.
Bugün bu söz bir benzetme olmaktan çıkmıştır.
Bir uyarıya dönüşmüştür.
İnsan, çocuğunu sandıkta saklamayı düşünüyorsa, bu çocuğu hayattan koparmak istediği için değil; hayatın artık çocuklar için yeterince güvenli olmadığını hissettiği içindir.
Bu metin yalnızca olanı anlatmaz artık.
Olması gerekeni de hatırlatır.
Ve belki de en önemlisi şunu söyler:
İnsanlık, alışmaya mecbur değildir.
⸻
Bitti.
