Zulüm; ırk, din, mezhep, dil ya da kültürle tanımlanabilecek bir olgu değildir.
O, insanın insan olma sorumluluğundan uzaklaştığı her durumda ortaya çıkan, zamansız ve mekânsız bir etik kırılmadır. Bu yönüyle zulüm, tarihsel koşullardan bağımsız olarak, her toplumda ve her çağda aynı yıkıcı niteliği taşır.
Zulüm çoğu zaman tekil bir eylem gibi algılanır; belirli bir kişiye, gruba ya da bedene yönelmiş gibi görünür. Oysa zulmün gerçek etkisi bireysel sınırları aşar. Her zulüm, insanlığın ortak vicdan alanında bir aşınmaya yol açar ve kolektif ahlâk dokusunu zedeler. Bu nedenle zulüm, yalnızca bir mağduriyet değil; toplumsal ve varoluşsal bir bozulmadır.
İnsan varoluşu, yalnızca hayatta kalma pratiğiyle açıklanamaz. İnsan; anlam, değer ve etik ilişki üzerinden var olur. Zulüm ise bu üç temel zemini eş zamanlı olarak tahrip eder. Anlamı araçsallaştırır, değeri askıya alır ve etik ilişkiyi güç dengesine indirger. Bu noktada zulüm, yalnızca bir davranış biçimi değil; insanî olanın inkârıdır.
Zulüm uygulayan özne, çoğu zaman eylemini güç, düzen ya da zorunluluk kavramlarıyla temellendirmeye çalışır. Ancak bu gerekçeler, etik sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Aksine, etik ihlalin rasyonelleştirilmesi, zulmün en görünmez ve en kalıcı biçimlerinden biridir. Çünkü meşrulaştırılan zulüm, yalnızca sürdürülmez; aynı zamanda öğretilir ve yeniden üretilir.
Zulüm, sadece maruz kalanı yaralamaz. Onu uygulayan, onaylayan ya da sessiz kalarak normalleştiren tüm yapılar üzerinde derin ve uzun vadeli bir tahribat yaratır. Bu tahribat, bireysel düzeyde yabancılaşma ve duyarsızlaşma olarak ortaya çıkarken; toplumsal düzeyde güvensizlik, kopuş ve anlam kaybı şeklinde kendini gösterir. Böylece toplum, yalnızca adaleti değil, birlikte yaşama yetisini de aşamalı olarak yitirir.
Etik, koşullara bağlı bir tercih değil; insan olmanın asgari şartıdır. Hiçbir bağlam, hiçbir gerekçe ve hiçbir söylem, insan onurunun ihlalini mazur gösteremez. Çünkü onur, pazarlık konusu yapılamaz; ertelenemez ya da askıya alınamaz. Onurun ihlali, insanlığın ortak temelini zayıflatır.
Bu manifesto, herhangi bir ideolojinin, kimliğin ya da tarafın sözcülüğünü yapmaz.
Bu metin, yalnızca insan onurunun tarafındadır.
Ve ilkesel olarak şunu kabul eder:
Zulüm, kime yönelirse yönelsin, etkisiyle sınırlı kalmaz.
Her zulüm edimi, insanlığın bütününe yönelmiş sayılır.
Bu nedenle insan kalmak, zulmün karşısında nötr bir konumda durmayı değil; etik sorumluluğu üstlenmeyi gerektirir. Tarafsızlık, adaletin askıya alındığı yerde bir erdem değildir. İnsan olmanın asıl ölçütü, gücün değil; sorumluluğun yanında durabilmektir.
İnsanlık tarihi, zulmün değil; zulme karşı geliştirilen etik bilincin ilerlemesiyle anlam kazanır. Ve bu bilinç, her kuşakta yeniden inşa edilmek zorundadır. Çünkü zulüm kendiliğinden ortadan kalkmaz; ancak etik kararlılıkla sınırlandırılabilir.
Bu manifesto, insanın insana karşı sorumluluğunu hatırlatmak için vardır.
Ve açıkça ifade eder:
Zulmün normalleştiği bir dünyada,
hiç kimse gerçekten güvende değildir.
⸻
Caroline Laurent Turunc
Işığın Şairi
Şair · Yazar
İnsan Hakları Temsilcisi
