Irmak, kendini adım adım unutarak yürür;
adı kalmaz dudaklarında, yalnızca yönü kalır—
taş ise yerinde durarak öğrenir zamanı,
kıpırtısız bir sabırla, bin yankıyı içinde saklar.
İlk temas bir soru değildir;
ne ırmak sorar taşın neden sustuğunu,
ne taş ırmağın niçin acele ettiğini—
ikisi de bilir: Hakikat, cevaplardan önce gelir.
Irmak, taşın alnına dokunduğunda
suyun dili yumuşar, ses bir zikir olur;
taşın göğsünde oyulan her çizgi
bir hatıradır, adını söylemeyen bir mühür.
Taş, ırmağa direnmez;
direniş sandığımız şey, teslimiyetin en ağır biçimidir—
kırılmadan aşınmak,
gitmeden kalmayı öğrenmek gibi.
Irmak, her dokunuşta biraz daha berraklaşır,
kendini bırakır, kendini çoğaltır;
taş, her geçişte biraz daha yuva olur,
üstüne konan kuşun susuşunu da taşır.
Aralarında bir sır dolaşır:
Akış, duruşu öğretir;
duruş, akışı kutsar.
Biri ötekini yüceltmeden,
ikisi de aynı dairede sema eder.
Gece çöktüğünde, ay suya eğilir;
taş, ayın yüzünü ezberler.
Irmak, ayın kırık ışığını toplar
ve karanlığa dağıtır—
ışık, paylaşıldıkça hafifler.
Şafakta, sis çekilirken
taşın suskunluğu derinleşir,
ırmağın sesi incelir;
ikisi de aynı kelimeyi söyler
farklı alfabelerle.
Eğer bir gün durmak istersen,
taşa bak: Zaman nasıl diz çöker.
Eğer bir gün geçmek istersen,
ırmağa bak: Yük nasıl bırakılır.
Ve bil ki—
Irmakla taşın teması
ne çarpışmadır ne uzlaşma;
bu, varlığın kendini yoklayıp
yeniden adlandırdığı
sessiz bir ahittir.
