Önyargılarımızı oluşturan o kadar çok şey var ki…
Din, gelenekler, toplumsal kurallar, atasözleri, aileden öğrendiklerimiz, çocukken dinlediğimiz masallar… Hatta üzerinde hiç düşünmeden kullandığımız gündelik ifadeler.
Bunların çoğunu biz seçmedik. İçine doğduk.
Bir toplumun yüzyıllar önce, belirli bir coğrafyada ve belirli yaşam koşulları altında geliştirdiği bir kural, o gün için son derece anlamlı olabilir. Bir gelenek, yaşandığı dönemin ihtiyaçlarına cevap vermiş olabilir. Bir inanış, insanlara dayanışma, aidiyet ya da güven duygusu sağlamış olabilir.
Sorun onların varlığı değil. Sorun, neden ortaya çıktıklarını unutarak onları değişmez doğrulara dönüştürmemiz. Dünya değişirken, yaşam biçimleri değişirken, insanın toplumdaki yeri değişirken; yüzlerce yıl önce oluşmuş kabulleri hiçbir sorgulamadan yeni nesillere aktarmaya devam ediyoruz. Üstelik çoğu zaman bunu onların iyiliği için yaptığımızı düşünüyoruz. Oysa belki de yeni nesillere bırakabileceğimiz en değerli miras, bizim doğrularımız değil; kendi doğrularını sorgulayarak bulabilme özgürlükleri.
Bu sabah nedense La Fontaine’in masalları geldi aklıma. Çocukluğumuzda masallar bize yalnızca hikâyeler anlatmadı. Farkında olmadan dünyayı nasıl yorumlayacağımıza ilişkin birtakım şablonlar da verdi.
Prenses kurtarılmayı bekler. Prens gelir. Evlilik hikâyenin mutlu sonudur. Tilki kurnazdır. Kurt kötüdür. Bazı karakterler çalışkandır, bazıları tembeldir. İyi olan ödüllendirilir, kötü olan cezalandırılır.
Çocuk zihni ise bunların yazıldıkları çağın ve kültürün sembolleri olduğunu bilmez. Hikâyeyi öğrenirken dünyayı da öğrenir. Mesela Ağustos Böceği ile Karınca… Bir tarafta bütün yaz çalışan, geleceğini güvence altına alan karınca; diğer tarafta şarkı söyleyen ve kış geldiğinde zor durumda kalan ağustos böceği. Yıllarca buradan “çalışkan karınca” ve “sorumsuz ağustos böceği” sonucunu çıkardık.
Ama bugün başka bir yerden bakıyorum: Neden karıncayla ağustos böceğini kıyaslıyoruz? İkisi de kendi doğasının gereğini yapıyor. Karınca karınca olduğu için biriktiriyor. Ağustos böceği de kendi biyolojik varoluşunu sürdürüyor. İnsanların ekonomik ve ahlaki kavramlarını iki farklı canlı türünün üzerine yerleştiriyor, sonra birini diğerinden daha “iyi” ilan ediyoruz.
Belki de mesele karınca ya da ağustos böceği değil. Mesele, bizim farklı olanı aynı ölçüyle değerlendirme alışkanlığımız.
Aynı şeyi Karga ile Tilki masalında da görüyoruz. Tilki kurnazlığın sembolüne dönüşüyor; karga ise pohpohlanmaya kanarak elindekini kaybeden taraf oluyor. Yüzyıllar boyunca hayvanlara insan karakterleri yükleyerek onların üzerinden insanlara ahlak dersleri verdik. Oysa yıllarca Büyükada’da martıları ve kargaları yan yana izledim. Kargalara baktığımda gördüğüm şey hiç de zihnimize yerleşmiş o basit karakter değildi. Aksine son derece dikkatli, çevresini gözleyen, öğrenen, çözüm üreten bir canlı görüyordum.
Belki sorun masallarda değil. Masalları gerçekliğin kendisi sanmamızda. Çünkü masallar yazıldıkları toplumların değerlerini, korkularını, beklentilerini ve yaşam biçimlerini de taşırlar. Fransız masalıyla Anadolu masalının aynı dünyayı anlatmasını bekleyemeyiz. Anadolu anlatılarında kıvrak zekâ, dayanışma, imece, cesaret, zorlukların içinden yol bulma gibi motiflerin öne çıkması da tesadüf değildir. Her toplum kendi hikâyesini, kendi yaşadığı dünyanın içinden anlatır.
Bu nedenle destanları biraz ayrı bir yerde tutuyorum. Onlar çoğu zaman bir toplumun tarihsel hafızasını, mücadelelerini, kahramanlık anlayışını ve kolektif kimliğini başka bir düzlemde taşırlar. Ama onlar da kendi zamanlarının içinden okunmalıdır.
Belki çocuklara masalları anlatmayı bırakmak gerekmiyor. Tam tersine, anlatmalıyız. Ama masal bittikten sonra ikinci bir hikâye başlamalı:
“Sen olsaydın ne düşünürdün?”
Karınca mı haklıydı, ağustos böceği mi?
İkisinin de başka türlü yaşaması mümkün müydü?
Tilki gerçekten kurnaz mı?
Kurt neden hep kötü?
Prenses neden kurtarılmayı bekliyor?
Ve en önemlisi: Bu hikâyeyi bugün yazsaydık, yine böyle mi yazardık?
Çünkü önyargı yalnızca bir insanı tanımadan onun hakkında hüküm vermek değildir. Önyargı bazen bir yaşam biçiminin diğerinden üstün olduğuna inanmaktır.
Bir kadının nasıl yaşaması gerektiğini önceden belirlemektir. Bir erkeğin nasıl davranması gerektiğini tanımlamaktır. Başarıyı tek bir biçime sokmaktır. Aileyi, mutluluğu, çalışkanlığı, iyiliği, güzelliği, ahlakı herkes için aynı ölçüyle tarif etmektir. Ve bunların bir kısmı bize o kadar erken yaşta öğretilir ki artık onları düşünce olarak bile görmeyiz. Gerçeklik sanırız.
Belki insanın düşünsel özgürlüğü tam da burada başlıyor; yani kendimize ait sandığımız düşüncelerin kökenini merak ettiğimiz yerde!
“Ben gerçekten böyle mi düşünüyorum?Yoksa bana böyle düşünmem mi öğretildi?”
“Bu benim değerim mi, yoksa içine doğduğum dünyanın değeri mi?”
“Bugün, bütün bildiklerimle yeniden seçebilseydim, yine bunu seçer miydim?”
Dinleri, gelenekleri, masalları, atasözlerini ya da toplumsal değerleri hayatımızdan çıkarmamız gerekmiyor. Ama onları bağlamlarıyla birlikte okuyabilmemiz gerekiyor. Çünkü geçmiş bize miras bırakabilir. Ama geleceği geçmişin kalıplarına sığdırmak zorunda değiliz.
Belki çocuklara verebileceğimiz en önemli eğitim de budur: Onlara ne düşüneceklerini değil, düşündükleri şeyin nereden geldiğini sorgulamayı öğretmek. Çünkü insan, kendisine öğretilen her şeyi reddettiğinde değil; hangisini neden taşıdığını fark edip yeniden seçebildiğinde özgürleşir
