Tamar Avakyan
Köşe Yazarı
Tamar Avakyan
 

OTİZİM EKSİKLİĞİN AKSİNE FAZLALIKTIR.

Otizm hakkında fikrim çok ama bilgim sıfır. Bu yüzden kalkıp ahkam kesmek en büyük saygısızlık olur. Ancak yıllar içinde otizmli evlatlarla, komşularla çokça yolum kesişti; hatta birinin hayatını kurtardığımı bile söyleyebilirim. O gün annesinden duyduğum ve beni yüreğimden ağlatan şu cümle hâlâ dün gibi içimi sızlatır: “Tamar’ım, eğer onu kurtaramasaydın, peşinden atlardım…” Kaldı ki o anne, o can havliyle çırpınırken bir yandan da henüz yeni doğmuş diğer bebeğini emziriyordu. Lafın özü; evinizde otizmli bir can varsa tüm emek, tüm çaba, tüm sevgi belki de sadece onundur. Kardeşleri de, aile eşrafı da bu düzende erkenden olgunlaşır, büyür. Bu üstün zihinli canlarla yaşayabilmek büyük bir ruhsal ustalık gerektiriyor. Ustalık demişken, gelelim asıl meseleye… Dün, aylardır gidemediğim o eski kuaförüme sonunda adımımı attım. Aynalara karşı verdiğim sınav için biraz değişiklik şart olmuştu artık. Kapıdan içeri girdiğim an, o tanıdık sıcaklık yüzüme çarptı. Kadro aynen yerindeydi; herkes biraz daha yaş almıştı belki ama o eski Kurtuluş samimiyetinden hiçbir şey eksilmemişti. Saçım yıkandı, tam kesim koltuğuna oturdum ki gözlerimin aradığı o güzel canı gördüm: Murat. Yüzünde hiç eksilmeyen o kocaman, saf gülümsemesiyle salonda fır dönüyor; havluları topluyor, yerdeki saçları süpürüyor, çay kahve taşıyor, hatta ustalara fön tutuyordu. Onu bilenler zaten bilir ama bilmeyenler için dünün “Muratça” mevzusu salonda aynen şöyle çınlıyordu: Annem kalp krizi geçirdi, nişanlım tutturmuş “Gezmek istiyorum” diye… Dedim ne gezmesi? Annem orada hasta yatıyor! Eeee Murat, sonra ne yaptın? Ayrıldık tabii! Gönderdim evine! Mütemadiyen, gün içinde her “Nasılsın Murat?” diye sorana bu hikayeyi aynı özenle, aynı tatlı hararetle ve o çocuksu dürüstlükle anlatıyor. Kim bu çocuk peki? Bu güzel salonun kurucusu Selim Bey, yıllar önce vefat etmiş olmasına rağmen öyle muazzam bir temel atmış ki, kurduğu o adil düzen bugün hâlâ tıkır tıkır işliyor. Selim Bey zamanında tüm çalışanlarını salonuna ortak etmiş, paraya değil insana yatırım yapmış koca yürekli bir patrondu. İçeride hiyerarşik bir durum yok gibi görünür ama derin bir saygı ve sessiz bir düzen her daim korunur. Murat ise bu salona ömrünü vermiş o emektar ustalardan Mehmet abinin oğludur. Babasının peşi sıra salona gelip giderek, tabiri caizse “hayata karşı duruş üniversitesinden” mezun olmuştur. Günü gelip Mehmet abi de melek olunca, Murat salondaki o koca yürekli “melek abileriyle” baş başa kaldı. Ama burası öyle bir yuva ki, Murat hâlâ onların aynı Murat'ı… Bir gün dahi bir ustanın Murat’a ters konuştuğunu, kalbini kırdığını ne gören olmuştur ne duyan. Müşterilerin gözbebeği, salonun neşesidir o. Bana göre bu dükkanın yıllardır dağılmayan koruyucu meleğidir Murat. Bugün pek çok işletme —babadan oğula geçenler dahil— hırs yüzünden paramparça olurken, patrondan çıraklara bir aile mirası gibi kalan bu salon, beti bereketiyle katlanarak büyüyor ve nam salıyor. İşte bunun adı tam anlamıyla ahde vefadır. “Sev beni, seveyim seni” düsturunun ete kemiğe bürünmüş halidir. Rabbim biz nefes aldıkça rızkımızı verir; kestiği zaman zaten artık bu dünyada yokuzdur. Muratçım, eline emeğine sağlık; bugün saçlarımı çok güzel kuruttun ve taradın. Allah senden razı olsun, o güzel yüzün hep gülsün…
Ekleme Tarihi: 27 Haziran 2026 -Cumartesi
Tamar Avakyan

OTİZİM EKSİKLİĞİN AKSİNE FAZLALIKTIR.

Otizm hakkında fikrim çok ama bilgim sıfır. Bu yüzden kalkıp ahkam kesmek en büyük saygısızlık olur. Ancak yıllar içinde otizmli evlatlarla, komşularla çokça yolum kesişti; hatta birinin hayatını kurtardığımı bile söyleyebilirim. O gün annesinden duyduğum ve beni yüreğimden ağlatan şu cümle hâlâ dün gibi içimi sızlatır:

“Tamar’ım, eğer onu kurtaramasaydın, peşinden atlardım…” Kaldı ki o anne, o can havliyle çırpınırken bir yandan da henüz yeni doğmuş diğer bebeğini emziriyordu. Lafın özü; evinizde otizmli bir can varsa tüm emek, tüm çaba, tüm sevgi belki de sadece onundur. Kardeşleri de, aile eşrafı da bu düzende erkenden olgunlaşır, büyür. Bu üstün zihinli canlarla yaşayabilmek büyük bir ruhsal ustalık gerektiriyor.

Ustalık demişken, gelelim asıl meseleye… Dün, aylardır gidemediğim o eski kuaförüme sonunda adımımı attım. Aynalara karşı verdiğim sınav için biraz değişiklik şart olmuştu artık. Kapıdan içeri girdiğim an, o tanıdık sıcaklık yüzüme çarptı. Kadro aynen yerindeydi; herkes biraz daha yaş almıştı belki ama o eski Kurtuluş samimiyetinden hiçbir şey eksilmemişti.

Saçım yıkandı, tam kesim koltuğuna oturdum ki gözlerimin aradığı o güzel canı gördüm: Murat.
Yüzünde hiç eksilmeyen o kocaman, saf gülümsemesiyle salonda fır dönüyor; havluları topluyor, yerdeki saçları süpürüyor, çay kahve taşıyor, hatta ustalara fön tutuyordu. Onu bilenler zaten bilir ama bilmeyenler için dünün “Muratça” mevzusu salonda aynen şöyle çınlıyordu:

Annem kalp krizi geçirdi, nişanlım tutturmuş “Gezmek istiyorum” diye… Dedim ne gezmesi? Annem orada hasta yatıyor!

Eeee Murat, sonra ne yaptın?

Ayrıldık tabii! Gönderdim evine!

Mütemadiyen, gün içinde her “Nasılsın Murat?” diye sorana bu hikayeyi aynı özenle, aynı tatlı hararetle ve o çocuksu dürüstlükle anlatıyor.
Kim bu çocuk peki? Bu güzel salonun kurucusu Selim Bey, yıllar önce vefat etmiş olmasına rağmen öyle muazzam bir temel atmış ki, kurduğu o adil düzen bugün hâlâ tıkır tıkır işliyor. Selim Bey zamanında tüm çalışanlarını salonuna ortak etmiş, paraya değil insana yatırım yapmış koca yürekli bir patrondu. İçeride hiyerarşik bir durum yok gibi görünür ama derin bir saygı ve sessiz bir düzen her daim korunur. Murat ise bu salona ömrünü vermiş o emektar ustalardan Mehmet abinin oğludur. Babasının peşi sıra salona gelip giderek, tabiri caizse “hayata karşı duruş üniversitesinden” mezun olmuştur.


Günü gelip Mehmet abi de melek olunca, Murat salondaki o koca yürekli “melek abileriyle” baş başa kaldı. Ama burası öyle bir yuva ki, Murat hâlâ onların aynı Murat'ı… Bir gün dahi bir ustanın Murat’a ters konuştuğunu, kalbini kırdığını ne gören olmuştur ne duyan. Müşterilerin gözbebeği, salonun neşesidir o. Bana göre bu dükkanın yıllardır dağılmayan koruyucu meleğidir Murat.

Bugün pek çok işletme —babadan oğula geçenler dahil— hırs yüzünden paramparça olurken, patrondan çıraklara bir aile mirası gibi kalan bu salon, beti bereketiyle katlanarak büyüyor ve nam salıyor. İşte bunun adı tam anlamıyla ahde vefadır. “Sev beni, seveyim seni” düsturunun ete kemiğe bürünmüş halidir.
Rabbim biz nefes aldıkça rızkımızı verir; kestiği zaman zaten artık bu dünyada yokuzdur.
Muratçım, eline emeğine sağlık; bugün saçlarımı çok güzel kuruttun ve taradın. Allah senden razı olsun, o güzel yüzün hep gülsün…

Yazıya ifade bırak !