İlişkiler tuhaf. Belki de kadınların ilişkilere yüklediği anlamın bir kısmı, binlerce yıllık evrimsel, kültürel ve toplumsal geçmişimizin izlerini taşıyor.
Kadınlar adına konuşabilirim; çünkü bir kadınım ve yıllardır kadınları, ilişkilerini, ayrılıklarını, yeniden başlayışlarını gözlemliyorum. Erkeklerin dünyasını ise aynı içeriden bakışla değerlendiremem.
Gördüğüm kadarıyla bazı kadınlar kendilerini bir erkek olmadan tanımlamakta zorlanıyor. Güvenlik ihtiyacı, korunma arzusu, yalnız kalma korkusu ya da sadece yıllardır öğrenilmiş bir yaşam biçimi nedeniyle bir ilişki henüz bitmeden başka ihtimaller yaratabiliyorlar. Güvenli olan bir tarafta dursun, heyecan başka bir yerde yaşansın. Ya da ilişkinin biteceği hissedildiğinde, henüz ayrılık gerçekleşmeden sonraki hayatın erkeği aranmaya başlansın.
Sonra eski ilişki anlatılırken hikâyenin bütün yükü karşı tarafa bırakılabiliyor. Kendimizi mağdur, karşımızdakini suçlu ilan edip yeni bir insanın kanatları altında bu kez gerçekten mutlu olacağımıza inanabiliyoruz.
Belki de burada aradığımız yeni bir aşk değil; kendimizden kaçabileceğimiz yeni bir hikâyedir.
Bir başka kadın ise tam tersini yapıyor.
Bir kez çok sevmiş, incinmiş, terk edilmiş, boşanmış ya da eşini kaybetmişse hayatının kapılarını kapatıyor. “Ben bir kere sevdim”, “Bir daha kimseyi istemiyorum” diyerek sadakati neredeyse kendi hayatından vazgeçmekle eş anlamlı hale getiriyor. Acının içinde görünmez bir kutsallık yaratıyor; sanki yeniden sevmek geçmişte sevdiği insana, yaşadığı hikâyeye ya da kendi acısına ihanet olacakmış gibi.
Elbette bir insan gerçekten birini çok sevebilir ve hayatının geri kalanında başka bir ilişki istemeyebilir. Bir başka kadın gerçekten çaresiz hissedebilir ve yalnız yaşayamayacağını düşündüğü için, ilişkisinin biteceğini gördüğünde kendisine başka bir güvenli liman arayabilir.
Benim sorguladığım bunların kendisi değil.
Sorguladığım, insanın seçmediği halde tekrarladığı kalıplar. Çünkü bir ilişkiden çıkıp kendimize dönmeden, yaşadıklarımızı anlamadan, ruhumuza, düşüncelerimize, duygularımıza ve kalbimize zaman vermeden başka bir ilişkiye tutunmak; yeni bir hayata başlamak değildir. Bazen yalnızca eski hikâyenin dekorunu ve oyuncularını değiştirmektir.
Bir başkasının hayatına yamanmak, onun dünyasında kendimize bir yer bulmak, kendimizi onun sevgisiyle değerli hissetmek… Bunların hiçbiri gerçekten kendimiz olmak değildir. Bazen bunlar kendimizden kaçmanın yollarıdır. Ama hayatı bütün ilişkilere kapatmak da özgürlük olmayabilir.
“Bir daha asla” dediğimizde bunun arkasında gerçekten huzurlu bir seçim mi var, yoksa hâlâ kapanmamış bir yara mı, bunu kendimize sormamız gerekir. Çünkü geçmişte yaşadığımız bir haksızlığın bedelini gelecekteki kendimize ödetmek de başka bir tür tutsaklıktır.
Belki mesele yeni bir ilişkiye başlamak ya da başlamamak değildir. Mesele, önce kendimize dönebilmektir. Bir ilişki bittiğinde hemen yenisini aramak zorunda değiliz. Ama kendimizi sonsuza kadar aşktan mahrum bırakmak da zorunda değiliz. Bir süre yalnız kalabiliriz. Yaşadıklarımıza bakabilir, onları hazmedebilir, kendi payımızı görebiliriz. Kendimizi de karşımızdakini de sürekli suçlu ilan etmeden geçmişi ait olduğu yerde bırakabiliriz.
Çünkü her ilişki, mutlu ya da mutsuz bitmiş olsun, bize kendimiz hakkında bir şey anlatır.
Neyi sevdiğimizi.
Neye tahammül ettiğimizi.
Nerede sustuğumuzu.
Nerede kendimizden vazgeçtiğimizi.
Neyi bir daha istemediğimizi.
Ve belki en önemlisi, bundan sonra kim olmak istediğimizi.
İnsan ilişkileriyle büyür. Ama büyümek için yalnızca yaşamak yetmez; yaşadığını anlamlandırmak gerekir.
Bir ilişkinin ardından gerçekten gelişebilmişsek, bir sonraki ilişkiye eksik taraflarımızı tamamlatmak için değil, tamamlanmış bir insan olarak girebiliriz.
Karşımızdakine “Beni kurtar” demeden.
“Beni tamamla” demeden.
“Bana kim olduğumu söyle” demeden.
Ve belki o zaman çok daha güzel bir cümle kurabiliriz:
“Ben sensiz de benim. Ama seni seviyorum ve seninle yürümeyi seçiyorum.”
Bence olgun bir ilişkinin özü burada. Bir kadının bir erkeğe ihtiyaç duymaması, onu istemediği anlamına gelmez. Tam tersine, ihtiyaçtan bağımsız bir sevgi çok daha özgürdür. Çünkü orada mecburiyet değil seçim vardır. Kendi ayakları üzerinde duran, ne istediğini, neyi sevdiğini, sınırlarını, arzularını ve hayatını bilen bir kadın; bir erkeğin hayatında figüran olmak zorunda değildir. Kendi hikâyesinin başrolündedir. Ve bir gün bir adama “Evet, seninle olmak istiyorum” dediğinde, bunu yalnızlıktan korktuğu için değil; onun yanında kendisi olmaya devam edebildiği için söyler.
Böyle bir kadın, ne onun arkasından yürür ne de onu arkasından sürükler: Yan yana yürürler, eş ve eşit olarak! İki eksik insanın birbirini tamamlamaya çalışması gibi değil; kendi varlığını taşıyabilen iki insanın hayatlarını paylaşmayı seçmesi gibi. Belki de aşkın en özgür hali budur ve sakince şöyle yaşanır:
“Sana ihtiyacım olduğu için değil, seninle olmak istediğim için buradayım.”
