1986 yılında Adana Anadolu Lisesi’nde son sınıftaydım. Din Kültürü öğretmenimiz Hasan Kazancı idi. O dönem bize namazda okunan bazı ayet ve duaları ezberletmişti. Sözlü sınavlarda öğrencileri tek tek kaldırıyor, ezberlediklerini okutuyordu. Sıra bana geldi.
“Bunu biliyor musun?” diye sordu.
“Hayır.”
“Peki bunu ezberledin mi?”
“Hayır.”
Ve hayırlarım ardı sıra devam etti. Hocam kızdı ve beni sınıfta bırakacağını söyledi. Ben de gençliğin verdiği o kendinden eminlikle:
“Ben bir üniversiteyi kazanayım da bakalım beni bırakabiliyor musunuz?” dedim.
Üniversiteyi kazandım ve mezun oldum. Aradan yaklaşık bir yıl geçti. Artık üniversite öğrencisiydim. Bir gün, lisede ezberlemeyi reddettiğim o ayetleri kendi isteğimle ezberledim. Sonra okuluma gittim. Hasan Hoca’yı buldum. Sohbet ederken:
“Size birkaç şey okuyacağım,” dedim. Ve o ayetleri okumaya başladım. Çok şaşırdı.
“Sen bunları niye ezberledin?” diye sordu.
“Çünkü bu kez ben istedim,” dedim. “Not almak için ezberlemedim!”
Sanırım onu etkileyen ayetleri ezberlemiş olmamdan çok, bunu neden yaptığım olmuştu. Daha sonra öğrencilerine bu hikâyeyi anlattığını, beni örnek verdiğini duydum. Yıllar sonra düşündüğümde, o gün aslında hayatım boyunca peşinden gideceğim bir kavramla karşılaşmışım:
Anlam.
Bir şeyi yapmak ile onu neden yaptığını bilmek arasında büyük bir fark var. İnanç da benim için böyle. Eğer inanç insan ile Yaradan arasındaysa; ona Allah, Tanrı, Yaradan, evren ya da başka bir isim vermemiz sonucu değiştirmez, o ilişkinin değeri, insanın onu özgürce kurabilmesinden gelir. İnanç bir nota, ödüle, cezaya, toplumsal kabul görmeye ya da korkuya bağlandığında, insanın içinden gelen bir anlam olmaktan uzaklaşabilir. Ben o ayetleri on yedi yaşımda ezberleyebilirdim. Bir sınavı geçmek için öğrenir, birkaç hafta sonra belki de unuturdum. Ama öğrenmedim. Bir yıl sonra, karşılığında hiçbir şey almayacağımı bildiğim halde öğrendim. Çünkü bu kez seçim benimdi.
Belki de inanç konusunda birbirimize gösterebileceğimiz en büyük saygı tam burada başlıyor: Bir başkasının neye inanacağına ya da inanmayacağına karar vermemek.
Bir insan Tanrı’ya inanabilir. Bir peygambere, bir öğretiye, doğaya, evrene ya da kendisinden daha büyük gördüğü bir varoluşa bağlanabilir. Bir başkası bunların hiçbirine inanmayabilir. İnanç da inançsızlık da insanın kendi varoluşuyla kurduğu ilişkinin bir parçasıdır. Birine huzur veren ibadet, bir başkasında aynı karşılığı yaratmayabilir. Birinin hayatına anlam veren inanç, diğerinin anlam dünyasında hiç yer almayabilir. İnsanlık tarihi boyunca birbirinden farklı dinlerin, öğretilerin ve varoluş anlayışlarının ortaya çıkmış olması bile insanın anlam arayışının tek biçimli olmadığını gösteriyor.
Bu nedenle mesele, herkesin aynı şeye inanması değil; inandığımız ya da inanmadığımız şeyle nasıl bir insan olduğumuz!
İnanç bizi daha merhametli, daha adil, daha vicdanlı, daha sorumlu bir insana dönüştürüyorsa yaşamımızda bir anlam yaratıyor demektir. İnançsızlığımız bizi düşünmeye, sorgulamaya, insana ve yaşama karşı sorumluluk almaya götürüyorsa o da kendi anlamını yaratabilir.
Çünkü anlam dayatılamaz; ibadetler ezberletilebilir belki. Kural konabilir. İtaat sağlanabilir. Ama anlam ancak insanın içinde doğar. Ben bunu on yedi yaşımda bilmiyordum. Sadece ezberlemek istemediğimi biliyordum. Bir yıl sonra ise aynı kelimeleri kendi isteğimle öğrenirken aradaki farkı fark ettim:
İnsan bazen bir şeyi reddetmez; sadece onu seçme hakkının kendisine ait olmasını ister.
