Deniz Kıte
Köşe Yazarı
Deniz Kıte
 

Kıskançlık: Sevginin Gölgesi mi, Güvensizliğin Sesi mi?

Kıskançlık, insanın en karmaşık duygularından biridir. İlk bakışta sevginin bir işareti gibi görünür. Çünkü ancak değer verdiğimiz, kaybetmek istemediğimiz birini kıskanırız. Kıskançlık, sessizce “Sen benim için önemlisin.” diyen bir duygudur. Fakat aynı duygu, fark edilmeden ilişkinin içine şüpheyi de taşır. O güne kadar güvendiğin, sevdiğin, saygı duyduğun insan hakkında zihnin senaryolar üretmeye başlar. Gerçeklerden çok olasılıklar, yaşananlardan çok yaşanabileceği düşünülen ihtimaller belirleyici olur. Böylece kıskançlık, sevgiyi besleyen bir bağ olmaktan çıkıp onu kemiren bir duyguya dönüşebilir. İşte paradoks da burada başlar. Bir yandan kıskançlık, sevginin varlığına işaret eder. Diğer yandan kontrol edilemediğinde, o sevginin en büyük düşmanı haline gelir. Bu nedenle mesele kıskanıyor olmak değildir; kıskançlığın bizi yönetmeye başlamasıdır. Çünkü kıskançlık çoğu zaman karşı tarafla ilgili değildir. İnsan, kendini yeterince değerli hissetmediğinde, terk edilmekten korktuğunda, sevilmediğine inandığında ya da geçmiş yaralarını bugüne taşıdığında da kıskanır. Bu durumda kıskançlık, karşıdaki insanın davranışından çok, kişinin kendi iç dünyasının aynasıdır. Elbette sahiplenme isteği de vardır. Sevdiğimizi paylaşmak istemeyiz. Bu insani bir duygudur. Ancak sevgi ile sahip olma arzusu birbirine karıştığında, ilişki nefes alamaz. Sevgi özgürlük ister; kontrol ise özgürlüğü daraltır. Lise yıllarında, voleybol oynarken kazanmayı çok isteyen, kaybetmeyi kabullenemeyen bir kaptandım. Bir maçta, hırsım ve kıskançlığım öfkeye dönüştü; attığım sert bir servis rakip oyuncunun yüzüne isabet etti ve oyundan çıkmak zorunda kaldı. O an sadece kazanmayı düşünüyordum. Ama maç bittiğinde hissettiğim derin pişmanlık, bana hayatımın en önemli derslerinden birini verdi. O gün anladım ki kıskançlık, hırs ve öfkeyle birleştiğinde yalnızca karşımızdakine değil, en çok da bize zarar verir. O günden sonra rekabet etmeyi hiç bırakmadım; ama rekabetimin yönü değişti. Başkalarıyla değil, dünkü kendimle yarışmayı öğrendim. Dünyada ve kendi yaşam alanımızda her zaman bizden daha başarılı, daha güzel, daha zengin ya da daha güçlü birileri olacak. Onlarla yarışmanın sonu yok. Gerçek başarı, başkasını geçmekte değil; dün olduğumuz kişiden daha iyi olabilmektedir. Bu ders, sahada öğrendiğim bir şey olsa da, zamanla ilişkilerimde de yol gösterici oldu. Çünkü kıskançlık da tıpkı o sahadaki hırs gibi, kontrolden çıktığında en çok kendimize zarar veriyor. Peki kıskançlık tamamen ortadan kalktığında ne olur? Bazen bu, ilişkinin olgunlaşmasıdır. Güven derinleşmiş, korkular yerini huzura bırakmıştır. Böyle bir ilişkide kıskançlık azalır; çünkü sevgi artık şüpheyle değil, güvenle beslenmektedir. Ama bazen de kıskançlığın bitmesi, kalbin sessizce geri çekilmesidir. Artık ne yaptığıyla ilgilenmediğin, kaybetmekten korkmadığın, hayatındaki yerinin eskisi kadar önemli olmadığı bir noktaya gelmişsindir. Bu durumda kıskançlığın yokluğu, güvenin değil; duygusal bağın zayıflamasının işaretidir. Belki de bu yüzden kıskançlığı tek başına iyi ya da kötü diye tanımlamak mümkün değildir. Kıskançlık; mutluluğu, korkuyu, öfkeyi ve acıyı aynı anda içinde taşıyabilen nadir duygulardan biridir. Sevgiyle beslenebilir, korkuyla büyüyebilir, kontrolle yıkıcı hale gelebilir, güvenle ise dönüşebilir. Bugün insanların kıskançlık uğruna birbirlerine zarar verdiği, hatta hayatlarına son verdiği bir dünyada, bu duyguyu romantikleştirmek yerine anlamaya çalışmamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü kıskançlık, çözülmesi gereken bir duyguysa, onu çözebilecek tek kişi de onu yaşayan insandır. Belki de asıl soru “Neden kıskanıyorum?” değildir. Asıl soru şudur: Kıskançlığım, sevgimden mi doğuyor; yoksa korkularımdan mı? İnsan bu soruya dürüstçe cevap verebildiğinde, kıskançlık artık ilişkiyi yöneten bir duygu olmaktan çıkar. Kendini tanımanın, olgunlaşmanın ve dönüşmenin kapısını aralayan sessiz ama güçlü bir öğretmene dönüşür.  
Ekleme Tarihi: 02 Ağustos 2026 -Pazar
Deniz Kıte

Kıskançlık: Sevginin Gölgesi mi, Güvensizliğin Sesi mi?

Kıskançlık, insanın en karmaşık duygularından biridir. İlk bakışta sevginin bir işareti gibi görünür. Çünkü ancak değer verdiğimiz, kaybetmek istemediğimiz birini kıskanırız. Kıskançlık, sessizce “Sen benim için önemlisin.” diyen bir duygudur.

Fakat aynı duygu, fark edilmeden ilişkinin içine şüpheyi de taşır. O güne kadar güvendiğin, sevdiğin, saygı duyduğun insan hakkında zihnin senaryolar üretmeye başlar. Gerçeklerden çok olasılıklar, yaşananlardan çok yaşanabileceği düşünülen ihtimaller belirleyici olur. Böylece kıskançlık, sevgiyi besleyen bir bağ olmaktan çıkıp onu kemiren bir duyguya dönüşebilir.

İşte paradoks da burada başlar.

Bir yandan kıskançlık, sevginin varlığına işaret eder. Diğer yandan kontrol edilemediğinde, o sevginin en büyük düşmanı haline gelir. Bu nedenle mesele kıskanıyor olmak değildir; kıskançlığın bizi yönetmeye başlamasıdır. Çünkü kıskançlık çoğu zaman karşı tarafla ilgili değildir. İnsan, kendini yeterince değerli hissetmediğinde, terk edilmekten korktuğunda, sevilmediğine inandığında ya da geçmiş yaralarını bugüne taşıdığında da kıskanır. Bu durumda kıskançlık, karşıdaki insanın davranışından çok, kişinin kendi iç dünyasının aynasıdır.

Elbette sahiplenme isteği de vardır. Sevdiğimizi paylaşmak istemeyiz. Bu insani bir duygudur. Ancak sevgi ile sahip olma arzusu birbirine karıştığında, ilişki nefes alamaz. Sevgi özgürlük ister; kontrol ise özgürlüğü daraltır.

Lise yıllarında, voleybol oynarken kazanmayı çok isteyen, kaybetmeyi kabullenemeyen bir kaptandım. Bir maçta, hırsım ve kıskançlığım öfkeye dönüştü; attığım sert bir servis rakip oyuncunun yüzüne isabet etti ve oyundan çıkmak zorunda kaldı. O an sadece kazanmayı düşünüyordum. Ama maç bittiğinde hissettiğim derin pişmanlık, bana hayatımın en önemli derslerinden birini verdi. O gün anladım ki kıskançlık, hırs ve öfkeyle birleştiğinde yalnızca karşımızdakine değil, en çok da bize zarar verir. O günden sonra rekabet etmeyi hiç bırakmadım; ama rekabetimin yönü değişti. Başkalarıyla değil, dünkü kendimle yarışmayı öğrendim.

Dünyada ve kendi yaşam alanımızda her zaman bizden daha başarılı, daha güzel, daha zengin ya da daha güçlü birileri olacak. Onlarla yarışmanın sonu yok. Gerçek başarı, başkasını geçmekte değil; dün olduğumuz kişiden daha iyi olabilmektedir.

Bu ders, sahada öğrendiğim bir şey olsa da, zamanla ilişkilerimde de yol gösterici oldu. Çünkü kıskançlık da tıpkı o sahadaki hırs gibi, kontrolden çıktığında en çok kendimize zarar veriyor.

Peki kıskançlık tamamen ortadan kalktığında ne olur?


Bazen bu, ilişkinin olgunlaşmasıdır. Güven derinleşmiş, korkular yerini huzura bırakmıştır. Böyle bir ilişkide kıskançlık azalır; çünkü sevgi artık şüpheyle değil, güvenle beslenmektedir. Ama bazen de kıskançlığın bitmesi, kalbin sessizce geri çekilmesidir. Artık ne yaptığıyla ilgilenmediğin, kaybetmekten korkmadığın, hayatındaki yerinin eskisi kadar önemli olmadığı bir noktaya gelmişsindir. Bu durumda kıskançlığın yokluğu, güvenin değil; duygusal bağın zayıflamasının işaretidir.

Belki de bu yüzden kıskançlığı tek başına iyi ya da kötü diye tanımlamak mümkün değildir. Kıskançlık; mutluluğu, korkuyu, öfkeyi ve acıyı aynı anda içinde taşıyabilen nadir duygulardan biridir. Sevgiyle beslenebilir, korkuyla büyüyebilir, kontrolle yıkıcı hale gelebilir, güvenle ise dönüşebilir.

Bugün insanların kıskançlık uğruna birbirlerine zarar verdiği, hatta hayatlarına son verdiği bir dünyada, bu duyguyu romantikleştirmek yerine anlamaya çalışmamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü kıskançlık, çözülmesi gereken bir duyguysa, onu çözebilecek tek kişi de onu yaşayan insandır. Belki de asıl soru “Neden kıskanıyorum?” değildir. Asıl soru şudur:

Kıskançlığım, sevgimden mi doğuyor; yoksa korkularımdan mı?

İnsan bu soruya dürüstçe cevap verebildiğinde, kıskançlık artık ilişkiyi yöneten bir duygu olmaktan çıkar. Kendini tanımanın, olgunlaşmanın ve dönüşmenin kapısını aralayan sessiz ama güçlü bir öğretmene dönüşür.

 

Yazıya ifade bırak !