Bazı yerler insana sonradan tanıdık gelmez; insan onları sanki çok önceden içinde taşımıştır. Adı anıldığında kalpte belli belirsiz bir sıcaklık uyanır, henüz gidilmeden bir yakınlık hissi doğar. Azerbaycan, bende uzun zaman boyunca böyle yaşadı. Haritadaki yerinden önce, içimde bıraktığı çağrıyla var oldu. Uzakta duran bir ülke gibi görünse de duyguda hiçbir zaman uzak değildi. Oraya dair hissettiğim şey, gelip geçen bir meraktan çok daha fazlasıydı. Sebebi ilk anda açıklanamayan, fakat zamanla derinleşen bir aşinalık, sessizce büyüyen bir gönül bağıydı.
Yıllar sonra o topraklara gitme imkânı doğduğunda karşıma çıkan ilk duygu şaşkınlık olmadı. İnsan bazen ilk defa bulunduğu bir yerde bile yabancı hissetmez. Çünkü bazı şehirler, insanın ruhunda çok önceden bir yer edinmiştir. Azerbaycan’a vardığım anda içimde beliren tam olarak buydu. Sanki ilk kez gitmiyor, gecikmiş bir kavuşmanın eşiğinden geçiyordum. İkinci gidişimde bu duygu daha da belirginleşti. İlk seferde sezilen yakınlık, zamanla daha açık, daha derin ve daha sahici bir karşılığa dönüştü. Sokakların ritmi, insanların bakışı, konuşmanın akışı ve gündelik hayatın tabii havası, içimde zaten var olan duyguyu görünür hâle getirdi.
Bu tanışıklığın en belirgin yanlarından biri dildi. Türkçe’nin iç sıcaklığını taşıyan biri için Azerbaycan’da işitilen söz, dışarıdan gelen soğuk bir ses gibi durmuyor. Kelimelerin kıvrımı, hitapların yumuşaklığı, cümlelerin insana değen tarafı ve konuşmanın doğal sıcaklığı, aradaki mesafeyi inceltiyor. Burada yalnızca anlaşılan sözcükler değil, sesin taşıdığı ruh da etkili oluyor. Bir konuşma bazen anlamdan önce yakınlık duygusu bırakır. Azerbaycan’da duyulan sözlerde de böyle bir taraf vardı. İnsan kendisini dışarıda kalmış gibi hissetmiyor. Tam tersine, o sesler uzun zamandır bilinen ama sadece yeniden duyulan bir yakınlığı hatırlatıyor.
Bakü, bu duygunun en güçlü biçimde cisimleştiği yer oldu. Şehrin ilk anda göze çarpan tarafı elbette güçlü ve etkileyici yüzü. Geniş caddeleri, canlı akışı, denize açılan ufku ve gece ışıklarla derinleşen görüntüsü, onu yalnızca büyük bir başkent değil, aynı zamanda kendine mahsus bir şehir kılıyor. Fakat Bakü’yü asıl unutulmaz kılan şey ihtişamı değil; taşıdığı derinlik. Çünkü bu şehir yeniyi kurarken eskisini incitmemiş. Modernliği benimserken hafızasını silmemiş. Çağdaş bir ritimle yaşarken geçmişini bir süs gibi taşımak yerine, kendi dokusunun ayrılmaz parçası olarak korumuş. Bakü’ye asıl ağırlığını veren de bu vakarlı bütünlük.
Şehrin bir yüzünde hareket, hız ve çağdaşlık var. Diğer yüzünde ise zamanın ağır ağır işlediği, taşın sessizlik içinde konuştuğu başka bir katman uzanıyor. O katman açıldığında şehir yalnızca görülen bir mekân olmaktan çıkıyor; hissedilen bir ruha dönüşüyor. Eski Bakü, yani İçerişehir, tam da burada insanın içine işleyen bir kapı gibi beliriyor. Dar sokaklar, taş duvarlar, eski evlerin içine dönük hâli, kemerli geçitler ve yılların izini saklamayan pencereler… Bunların her biri yalnızca tarihî bir doku sunmuyor; belleğin çok eski bir yerine de dokunuyor.
İçerişehir’de yürürken karşıma çıkan şey yalnızca geçmiş değildi. Aynı zamanda kendi hatıramın derinliklerinden yükselen bir tanışıklıktı. O sokakların suskunluğunda, evlerin ağırbaşlı duruşunda, duvarların taşıdığı vakarda ve taşın sessiz dilinde Antakya’nın yankısı belirdi. Bu, yüzeyde kalacak türden bir benzerlik değildi. Daha derinde, daha içten, daha açıklanamaz bir akrabalıktı. Affan Mahallesi’nin gölgesi, kara sokakların o içli çizgisi, eski Antakya evlerinin mahzun ama zarif havası, Fransızlardan kalma ahşap yapıların taşıdığı o ağırbaşlı sıcaklık, Eski Bakü’nün içinde birer birer canlandı. Bazen iki şehir birbirine biçimle değil, ruhla yaklaşır. Haritaların gösteremediği, fakat kalbin ilk anda tanıdığı yakınlık tam da budur.
Bir pencereye bakarken geçmiş zaman insanın omzuna dokunabiliyor. Bir duvarın önünde dururken çocukluğun gölgesi ansızın beliriyor. Bir sokağın kıvrımında, uzun zamandır unutulduğu sanılan bir koku, bir ışık, bir ses yeniden doğabiliyor. İçerişehir’de karşıma çıkan tam olarak buydu. Orada şehir yalnızca dışarıda duran bir manzara değildi; içimde karşılığı olan bir hatıraydı. Bu yüzden o sokaklarda dolaşırken sadece güzel bir yeri görmenin huzuru yaşanmıyordu. Daha derin bir şey oluyordu: eksik kalmış bir parçanın yerine oturması, uzun süredir sesi duyulan bir duygunun nihayet görünür biçim alması, insanın kendi içinden geçerek başka bir şehri tanıması.
Bakü’nün etkileyici taraflarından biri de bu iki ayrı katmanı çatıştırmadan taşıması. Bir yanda çağdaş bir başkentin düzeni, canlılığı ve açıklığı var; öte yanda tarihin ağırbaşlı ritmi, taşın susarak anlattığı şeyler ve dar sokakların içe dönük derinliği. Bu iki yüz birbirini bozmuyor. Tam tersine, şehrin asıl karakterini birlikte kuruyor. Böylece Bakü sadece bakılan bir yer olmuyor; katman katman açılan bir şehir hâline geliyor. İlk bakışta görülen şey başka, içinde yürüdükçe hissedilen şey bambaşka oluyor. Bu da ona kolay unutulmayan bir derinlik veriyor.
Azerbaycan’ın etkisi şehir dokusuyla sınırlı kalmıyor. Orada insanın ruhuna asıl işleyen taraflardan biri de halkın taşıdığı sıcaklık. Bu sıcaklık abartılı değil, gösterişli değil, kendini ispat etmeye çalışan bir sıcaklık da değil. Hayatın akışı içinde doğal biçimde var olan, insanı rahatlatan ve bulunduğu yere kısa sürede alıştıran bir içtenlik. Bir cümlenin kuruluşunda, bir selamın verilişinde, bakışın yumuşaklığında ve kısa bir sohbetin açılışında kendini hissettiriyor. Kimi yerler güzelliğini yalnızca mimarisinden alır. Kimi yerlerde ise asıl güzellik, taşla insanın aynı ruhu paylaşmasından doğar. Azerbaycan’da hissedilen şey tam da bu ikinci türden bir güzellik.
Şehirlerin gerçek ruhu bazen kapılarında, pencerelerinde ya da meydanlarında değil; o şehirde yaşayan insanların tavrında görünür. Bakü’de, Eski Bakü’de ve genel olarak Azerbaycan’da fark edilen şey de buydu. İnsan, kendisini sert bir mesafenin karşısında bulmuyor. Nezaket ile samimiyet arasında kurulmuş doğal bir denge hissediyor. Sözün yumuşaklığı, davranışın ölçüsü ve gündelik hayattaki sadelik, bütün o şehir hissini tamamlıyor. Böylece görülen şey sadece taş yapıların estetiği olmuyor; o estetiği yaşatan insan sıcaklığı da anlatının ayrılmaz bir parçası hâline geliyor.
Başka şehirlerin de kendilerine özgü bir havası var elbette. Kimi şehir daha vakur, kimi daha ince ruhlu, kimi daha sessiz, kimi daha tarih kokulu. Fakat ortak bir çizgi hissediliyor: yapaylıktan uzak, köklü, kendine güvenen ve abartıya ihtiyaç duymayan bir duruş. Azerbaycan’ın şehirlerinde akılda kalan yalnızca görüntü değil; o görüntünün taşıdığı karakter. Bu yüzden isimler bellekte kuru birer yer adı olarak durmuyor. Her biri ayrı bir his, ayrı bir iz, ayrı bir renk gibi yer ediyor hafızaya.
Azerbaycan’ın söz dünyası da bu ruhu derinleştiriyor. Orada kelimenin bir ağırlığı, sesin bir sıcaklığı ve ifadenin bir inceliği var. Konuşma yalnızca bilgi aktarmıyor; kültür de taşıyor, terbiyeyi de taşıyor, insanın karşısındakine verdiği değeri de belli ediyor. Şiirin bu topraklarda neden böylesine içten yaşadığını anlamak güç değil. Çünkü söz burada yalnızca söylenmiş bir şey olmuyor; duygunun, hatıranın ve yakınlığın biçimine dönüşüyor. Türkülerde, şiirlerde ve gündelik dilin kendi akışında hissedilen incelik, ülkenin ruhunu daha görünür kılıyor.
Bütün bu karşılaşmaların ardından elde kalan şey, sıradan bir gezi hatırasından çok daha fazlasıdır. Sokakların insanda bıraktığı duygu, taşın taşıdığı hafıza, dilin sıcaklığı, insan yüzlerindeki içtenlik ve Eski Bakü’nün içinden Antakya’ya açılan o beklenmedik yakınlık, zamanla daha da derinleşen bir iç bağına dönüşür. Azerbaycan böylece yalnızca görülmüş bir yer olarak değil, hatırada büyüyen, anlamı genişleyen ve insanın ruhunda kendine mahsus bir yer edinen bir yurt duygusu olarak yaşamaya devam eder.
Onu anlatırken yalnızca güzelliğinden söz etmek yetmez. Çünkü burada güzellik tek başına durmuyor. Hafızayla birleşiyor, kültürle derinleşiyor, insan sıcaklığıyla yumuşuyor, şehirlerin taşıdığı ruhla anlam kazanıyor. Etkileyici olan şey yalnızca estetik değil; estetiğin içtenlikle, vakarla ve tanışıklık duygusuyla birleşmesi. Tam da bu yüzden Azerbaycan, özellikle de Bakü ve İçerişehir, yüzeyde kalan bir hayranlık bırakmıyor. Daha içten, daha sessiz ve daha kalıcı bir iz bırakıyor.
Bazı şehirler görülür ve geride kalır. Bazıları ise insanın içinde yaşamaya devam eder. Azerbaycan, işte o ikinci türden bir yer. Taşında hafıza, sözünde sıcaklık, insanında doğallık, sokaklarında ise zamana karşı direnmiş bir ruh taşıyor. Bu yüzden orayla kurulan bağ, bir yolculuğun ardından sönüp giden sıradan bir etki değil; her hatırlanışta yeniden açılan, derinleşen ve iç dünyada yaşamayı sürdüren bir gönül bağıdır.
————
Caroline Laurent Turunç
Şair • Yazar
Uluslararası İyi Niyet Elçisi
Fransa Direktörü, Institute of International Peace Leaders (IIPL)
İnsan Hakları ve Barış Savunucusu
