Bu yazıyı, son günlerde okullarda yaşanan saldırıların yüreğimde bıraktığı derin sarsıntı sebebiyle kaleme alıyorum.
Hepimizi derinden yaralayan bu hadiselerde, yalnızca kaybedilen canları değil, çocukluğun nasıl böylesine ağır bir karanlığın içine sürüklenebildiğini de düşünmeden edemiyorum.
Çünkü saldırıyı gerçekleştirenlerin de birer çocuk olması, acıyı daha da büyüten, daha da düşündüren bir yön taşıyor.
Henüz korunması, yön bulması, anlaşılması gereken yaşlarda olan çocukların böylesine korkunç hadiselerin öznesi hâline gelmesi; üzerinde sessizlikle değil, derin bir vicdanla durulması gereken çok ağır bir toplumsal yaraya işaret ediyor.
Neler yaşadıklarını, hangi eksikliklerin, hangi ihmallerin, hangi görünmeyen kırılmaların onları bu noktaya sürüklediğini tam olarak bilmiyoruz.
Fakat bildiğimiz bir şey var ki çocukların bu hâle gelmemesi gerekir.
İşte bu metin, hem kaybettiğimiz yavruların acısını yüreğimde taşıdığım için, hem de çocukları yalnız sonuçlar üzerinden değil, kayıpları ve kırılmışlıklarıyla birlikte düşünmek gerektiğine inandığım için yazılmıştır.
İşte tam da bu yüzden, meseleye yalnızca yaşanan hadisenin dış yüzünden bakmakla yetinemiyorum.
Bir yanda evlatlarını okula uğurlayan ailelerin içine çöken tarifsiz acı, öte yanda henüz kendi çocukluğunu taşıması gereken yaşlarda olup böylesine korkunç bir karanlığın içine savrulan çocukların varlığı, insanın yüreğinde aynı anda birçok yarayı açıyor.
Bu yüzden bu metin, hem kaybettiğimiz yavruların ardından duyulan derin sızıyı, hem de çocukluğu korumanın ne kadar hayati bir sorumluluk olduğunu dile getirme ihtiyacından doğmuştur.
Çünkü her şeyden önce hatırlamamız gereken şudur:
Sabah evinden çıkan her çocuk, yalnızca kendi adımlarını değil; bir annenin duasını, bir babanın yüreğini, bir evin bütün umutlarını da beraberinde taşır.
Bir anne, evladının saçını okşayarak uğurlar onu; bir baba, gözlerinin içi yumuşayarak ardından bakar. Çocuğunun tırnağına bir şey olsa içi sızlayan, en küçük halsizliğinde yüreği daralan, gece üstü açıldı mı diye kalkıp bakan o anneler ve babalar, akşam olduğunda çocuklarının canlı bedenini değil de cansız bedenini, bir tabutun sessizliğinde karşılamak zorunda kalıyorsa, orada artık yalnızca bir acıdan değil; hepimizin yüreğine çöken büyük bir sarsıntıdan söz ediyoruz.
Çünkü evlat acısı, bir eve düşmekle kalmaz; duyabilen her kalbin içine oturur.
Bir annenin kucağına yakışan şey evladının sıcaklığıdır; bir tabutun soğukluğu değil.
Bir babanın alnına düşen şey, çocuğunun akşam eve dönüşünü beklemenin ince telaşı olabilir; ama kendi elleriyle toprağa vereceği bir evladın tarifsiz yıkımı olmamalıdır. İşte bu yüzden eğitim kurumlarında yaşanan her karanlık hadise, yalnızca belli ailelerin değil, bir milletin ortak iç sızısı hâline gelir. Çünkü çocukların canı söz konusu olduğunda hiçbir acı yalnız bir eve ait kalmaz.
Okul dediğimiz yer, çocuğun korkuyla değil merakla yürüdüğü yerdir.
Orası, seslerin dehşetle değil bilgiyle yükselmesi gereken yerdir.
Orası, bir annenin “Akşama görüşürüz yavrum” diyerek içini biraz olsun ferah tutabildiği yerdir.
Bir çocuk okul yoluna güven duygusuyla çıkmalıdır. Bir öğretmen sınıf kapısını huzurla açmalıdır. Sıralar, ürküntünün değil öğrenmenin; koridorlar, telaşın değil çocuk seslerinin taşıyıcısı olmalıdır. Çünkü eğitim yuvaları, yalnızca ders görülen yerler değil; bir toplumun geleceğini usul usul büyüttüğü mekânlardır.
Bu yüzden artık bu meselenin büyüklüğünü yüreğimizin tam ortasında hissetmek gerekir.
Bu, konuşulup geçilecek herhangi bir konu değildir.
Bu, bir annenin sabah öperek uğurladığı evladını akşam yeniden bağrına basabilme hakkıdır.
Bu, bir babanın gün boyu içini kemiren endişeye mahkûm olmadan yaşayabilmesidir.
Bu, çocukların geleceklerine yürürken arkalarında hissedecekleri görünmez emniyet duvarıdır.
Bir ülkenin gerçek huzuru, biraz da çocuklarının okula giderken duyduğu o sessiz güvenle ölçülür.
Artık günlük hesapların, küçük çekişmelerin, birbirini aşmaya çalışan sözlerin ötesine geçmek gerekir.
Kim daha önde, kim daha görünür, kim daha yüksek sesle konuşuyor; bunların hepsi çocukların hayatı karşısında anlamını kaybeder. Çünkü burada söz konusu olan şey, çok temel ve çok sade bir insanlık hâlidir: Bir çocuğun sabah evden çıkıp akşam yine sağ salim evine dönebilmesi. Bundan daha kıymetli, bundan daha öncelikli, bundan daha hassas ne olabilir?
Bu konuda herkesin daha derin bir dikkat ve daha güçlü bir hassasiyet göstermesi gerekir.
Sorumluluk taşıyanların, karar verenlerin, eğitim ve güvenlikle ilgili alanlarda görev üstlenenlerin bu acının büyüklüğüne yaraşır bir özen içinde olması gerekir. Burada beklenen şey kırıcı sözler değil; koruyucu adımlardır. Yükselen sesler değil; iç rahatlatan bir dikkat duygusudur. Çünkü ailelerin ihtiyacı olan şey, çocuklarını okula gönderirken içlerinde büyüyen korkunun biraz olsun hafiflemesidir. Bunu sağlayacak her çaba, yalnız bugünü değil yarını da koruyan kıymetli bir emektir.
Hiçbir anne, sabah koklayarak öptüğü evladını akşam bir tabutun ardından anmak zorunda kalmamalıdır.
Hiçbir baba, çocuğunun okul çantasını hazırladığı ellerle onun ardından yas tutmamalıdır.
Hiçbir kardeş, evin neşesi olan bir çocuğun bir anda hatıraya dönüşmesini yaşamamalıdır.
Ve hiçbir toplum, çocuklarının eğitim aldığı yerlerle ilgili böylesine derin bir tedirginliği normal saymamalıdır. Çünkü bazı yaralar, zamanla değil, gösterilen gerçek özenle hafifler.
Çocuklar bu ülkenin en masum emanetidir.
Onların gülüşü, evlerin ışığıdır.
Onların güven içinde büyümesi, yalnız ailelerin değil, bütün bir memleketin huzurudur.
Bir çocuğun okul yolunda taşıdığı güven duygusu ile bir ülkenin yarına bakışı arasında derin bir bağ vardır. Eğer o güven sarsılırsa, yalnızca ailelerin yüreği değil; toplumun iç dengesi de incinir. Bu yüzden çocukların korunması, yalnız bugünün ihtiyacı değil; yarının da sessiz teminatıdır.
Elbette hiçbir söz, evladını kaybeden bir annenin yüreğindeki boşluğu dolduramaz.
Hiçbir cümle, bir babanın içine çöken o sessiz yıkımı tam anlamıyla tarif edemez.
Bazı acılar vardır; anlatılsa da eksik kalır, susulsa da içte büyür. İşte böyle zamanlarda yapılması gereken şey, kelimeleri çoğaltmak değil; kalbi büyütmektir. Acıyı duymak, yasın ağırlığını hafifletmeye çalışmak, bir daha böylesi günlerin yaşanmaması için daha dikkatli, daha özenli, daha koruyucu bir anlayışın güçlenmesini dilemektir.
Bugün söylenmesi gereken en sade ve en sahici sözlerden biri şudur:
Çocukları korumak hepimizin ortak vicdan borcudur.
Okulları güven içinde tutmak, bir toplumun en temel sorumluluklarından biridir.
Ailelerin içini rahatlatacak adımların güçlenmesi, yalnız idari bir mesele değil; insani bir mecburiyettir.
Çünkü bir ülke, en çok da çocuklarının güvenliği kadar huzurludur.
Annelerin akşam kapıya umutla bakabilmesi, babaların çocuklarını içleri sıkışmadan uğurlayabilmesi, öğrencilerin sınıfa korkusuzca girebilmesi için daha çok dikkat, daha çok özen, daha çok koruyucu hassasiyet gerekmektedir. Bu beklenti ne ağır bir sözün sonucudur ne de bir kırgınlığın diliyle kurulmuştur. Bu, yalnızca yüreği acıyan insanların ortak duasıdır. Bu, evlatların yaşaması, ailelerin dağılmaması, okulların yeniden güven ve huzurla anılması için yükselen insani bir temennidir.
Bu ülkenin çocukları sahipsiz değildir.
Olmamalıdır.
Her bir evlat, yalnızca kendi ailesinin değil; bu toprağın da emanetidir.
Ve emanete yakışan şey, ihmal değil ihtimamdır; kayıtsızlık değil dikkat; gecikme değil zamanında gösterilen özen ve korumadır.
Dileğimiz odur ki hiçbir ev bir daha böyle bir acıyla sarsılmasın.
Hiçbir anne gözyaşını tabut başında tüketmesin.
Hiçbir baba, içine çöken o sessiz yıkımla ayakta kalmaya çalışmasın.
Hiçbir çocuk, öğrenmek için gittiği yerde hayat korkusuyla yüz yüze bırakılmasın.
Çocukları koruyalım.
Okulları koruyalım.
Ailelerin yüreğini koruyalım.
Bir ülkenin yarını, en çok da onun en masum emanetlerine gösterdiği özenle şekillenir.
Bu yüzden çocukların güvenliği, yalnızca bir tedbir meselesi değil; vicdan, merhamet ve toplumsal sorumluluk meselesidir.
Caroline Laurent Turunc
Yazar, Şair, İnsan Hakları Temsilcisi
