BU HAYAL ÜRÜNÜ DEĞİL; GERÇEKTEN YAŞANMIŞ ACI BİR HAYAT HİKÂYESİDİR.
Saygıdeğer İnsanlık,
Aslında bu hikâyeyi hiç dile getirmek istemezdim. Hatta bu, hayatım boyunca konuşmaktan en çok utandığım, hafızamdan silmeye çalıştığım konulardan biri oldu. Fakat ben unuttukça, susmayı seçtikçe, ne yazık ki yeniden ve yeniden önüme getirildi. Bu yüzden artık susmak değil, hakikati olduğu gibi söylemek istiyorum.
Ben evliydim. İki çocuğum vardı. Yaşadığım yokluk, sıkıntı ve gördüğüm eziyet yüzünden eşimden boşandım. Boşandıktan sonra Bodrum’da, eski eşimle ortak olan bir evimiz vardı. O ev satılacaktı ve satıldığında bana düşen pay, o günün şartlarında iyi sayılabilecek bir paraydı. Yıl 2015’ti. Benim payıma yaklaşık 170.000 Euro düştü. Bu para yalnızca bana ait bir para değildi; aynı zamanda çocuklarıma ait olan, onların geleceğine dokunan bir paydı. Bu yaşananların sonunda, elimde kalması gereken o paydan neredeyse 160.000 Euro’luk bir kayıp yaşadım. Yani bu hikâye yalnızca bir aldanışın değil; bir annenin, çocuklarına ait olan büyük bir emaneti de kaybetmesinin hikâyesidir.
O dönem çocuklarımla birlikte ayakta kalmaya çalışıyordum. Ailemin eline bakmak istemiyordum. Ayrıldığım eşime de kendi ayaklarımın üzerinde durabileceğimi göstermek istiyordum. Tam da böyle kırılgan bir dönemde, çocukluğumdan beri tanıdığım, aile dostu bildiğim bir aile devreye girdi. Yıllardır tanıştığım, güvendiğim insanlar oldukları için bana kötülük yapabileceklerini asla düşünmedim.
Bu aileden olan kişi zamanla bana duygusal bir yakınlık göstermeye başladı. Ama ben onun bu yaklaşımını hiçbir zaman ciddiye almadım. Çünkü neden boşandığımı unutmadım. Kendisine açıkça şunu söyledim:
“Ben çalışıp bir erkeğe bakacak bir kadın değilim. Eğer mesele bu olsaydı, zaten kendi çocuklarımın babasıyla kalırdım. Eğer bir gün evlenecek olursam, beni yüceltecek, çektiğim sıkıntıları geride bırakmama vesile olacak biriyle evlenirim. Ama zaten evlenmeyi de düşünmüyorum.”
Buna rağmen görüşmelerimiz sürdü. Çünkü sonuçta aile dostu olarak gördüğüm insanlardı. Derken konu Bodrum’daki evin satışına geldi. Bana, “Bu parayla Antalya’da bir iş kuralım, kendi düzenini kurarsın, çocuklarınla rahat edersin, kimseye muhtaç olmazsın,” dediler. O hâlde olduğum için, bu sözler bana bir çıkış yolu gibi göründü.
Önce emlak işine girelim dediler. Sonra ev alım satımı yapalım dediler. Ben bunların hiçbirine razı olmadım. İçime sinmedi. Hep içimde, “Acaba kandırılır mıyım?” duygusu vardı. Sonra aklıma restoran ya da kafe fikri daha yakın geldi. En azından bana ve çocuklarıma ekmek kapısı olur diye düşündüm. Daha somut, daha güvenli geldi.
Bu süreçte bana, “İşler için araba gerekli olur,” dediler. Ben başta istemedim. “Önce işi kuralım, sonra alırız,” dedim. Ama ısrar ettiler. Sonunda o dönemde 65.000 TL vererek bir araba alındı. Ardından bana, “Sen Paris’e gidip geliyorsun, bu araç senin adına durmasın, işleri ben yürütüyorum, benim üzerime devret, zaten senin için kullanacağım,” dendi. Ben de inandım. Sonuçta malıma mal katacak, işlerimi büyütecek sandım. Notere gidip aracı onun üzerine devrettim.
Ama bütün bunlardan önce yaşanan ilk büyük kırılma şuydu:
Paris’teyken bana, “Burada sanatçı bir arkadaş var, onunla ortak olalım, kısa sürede para kazanırız,” dedi. Ben bu fikri istemedim. Daha düzgün, daha oturaklı bir işletme istiyordum. Ama ısrar etti. Benden 7.000 dolar istedi. Yıl 2015’ti ve o günün şartlarında bu çok ciddi bir paraydı. Ben de bankadan çekip kendisine gönderdim.
Sonra Türkiye’ye gelip o iş yerine baktığımda, bana söylenenlerle gerçeğin aynı olmadığını gördüm. Kadına, “Siz bizim ortağımız değil misiniz?” diye sordum. Kadın bana açıkça, “Hayır, ben sizi tanımıyorum. Sizinle ortak değilim,” dedi. Ben şaşkınlıkla, “Size bu ortaklık için 20.000 TL verilmedi mi?” diye sordum. Çünkü bana öyle söylenmişti. Kadın ise, “Hayır, bana 20.000 TL verilmedi. Bana sadece 9.000 TL verildi. Üstelik bana, Caroline sorarsa farklı söylemem istendi,” dedi. O an anladım ki gönderdiğim 7.000 doların büyük kısmı ortadan kaybolmuştu.
İlk darbeyi orada yedim.
Sonra ikinci bir iş yeri meselesi çıktı. Bunu anlatırken bile utanıyorum. Belki dışarıdan bakılınca, “Bir kez aldatıldın, neden devam ettin?” denebilir. Ama ben o noktada aileme hesap vermekten, çocuklarıma açıklama yapmaktan ve ayrıldığım eşime karşı düştüğüm durumdan utanıyordum. Bir çıkış yolu bulurum diye inatla tutundum.
Bu kez Antalya’da bir yerde, Kemal isimli biriyle ortaklık önerildi. “Burası çok iyi para kazandırır, sağlam bir yerdir,” dediler. Güvendim. 150.000 TL verdim. Noterde, benim adıma ortaklıkla ilgili bir anlaşma da yapıldı. Bana, “Eski ortakla işleri bitirelim, sonra başlayacağız,” dendi. Ben tekrar Paris’e döndüm. Bir ay sonra geri geldiğimde ise adamın iflas ettiğini öğrendim. O para da gitmişti.
Böylece ikinci kez büyük bir kayıp yaşadım.
Ne yapacağımı şaşırmıştım. Çocuklarımın babasına anlatamıyordum. Aileme anlatamıyordum. Kızlarıma anlatamıyordum. Çünkü bu artık sadece maddi kayıp değil, aynı zamanda çok ağır bir utanç hâline gelmişti.
Sonra üçüncü iş kuruldu. Bu kez 16 odalı bir pansiyon ve altında meyhane/restoran tarzı bir işletme olan bir yer açıldı. Ben yine Paris’ten para gönderiyordum. Tadilatına, inşaatına, eşyasına, kira ödemelerine, malzemesine kadar sürekli para yolladım. Oranın adı da kızımın adını taşıyordu: Hena Hotel.
Ama orada da işler rayına oturmadı. Ben kira için para gönderiyorum, malzeme için para gönderiyorum, çalışanlar için para gönderiyorum; fakat mülk sahibi beni arayıp “Kira ödenmiyor,” diyordu. Ben ödediğim hâlde para yerini bulmuyordu. Sonra çevreden haberler gelmeye başladı. Bana, oranın bambaşka bir hâle getirildiği, uygunsuz bir ortama dönüştüğü, aşırı müzik yapıldığı ve işlerin kontrolden çıktığı söylenmeye başlandı.
Paris’ten kalkıp gittim. Kendi iş yerime vardığım gün, orada herkese kendisini “buranın sahibi” diye tanıttığını öğrendim. Benim asıl sahip olduğumu kimse bilmesin istemiş. Üstelik oradaki kadınlardan hakaret işittim. Hatta meyhanede çalışan bulaşıkçı kadın bile benim kendi iş yerimde bana hakaret ediyordu. O bunu yaparken kendisi kahkahalarla gülüyor, adeta o kadını bana karşı kışkırtıyor, bana hakaret ettiriyordu. Kendi emeğiyle kurduğu yerde bir kadının bu kadar aşağılanması gerçekten çok ağırdı.
Üstelik buna yalnız ben değil, başkaları da tanık oldu. Yaşadığım pek çok şeye bir sürü insan şahitlik etti. Birçok kişi benim hâlime üzüldü. Restoranın içinde bana edilen hakaretleri, gördüğüm eziyeti, uğradığım aşağılanmayı insanlar gözleriyle gördü. Öyle anlar oldu ki, orada müşteri olarak bulunan bazı insanlar bu yapılanları ayıp sayıp tepki gösterdi; hatta yüzüne tükürüp çıkıp gidenler oldu. Yani yaşadıklarım kapalı kapılar ardında kalmış küçük şeyler değildi. İnsanların gözünün önünde onur kırıcı sahneler yaşandı.
Dahası, o iş yerleri tamamen işlemedi de diyemem. Çalıştıkları dönemler oldu. İnsanlar geldi, gitti, masalar kuruldu, misafirler ağırlandı. Ama bütün bu akışın içinde para kazanan ben olmadım. Ben kendi iş yerimde bile rahatça ekmek yiyemeyecek hâle gelmiştim. Kendi yerimde oturup yemek yemek yerine dışarıda restoranlarda yemek yiyor, bir yandan da cebimden para çıkarıp kira ödüyor, malzeme alıyor, eksikleri tamamlamaya çalışıyordum. Onlar rahat içinde yaşarken, ben kendi kurduğum yerde bile yokluk çekiyordum.
Sonra asıl kırılma otel ve altındaki işletme yüzünden oldu. Hena Hotel ve altındaki yerde yaşanan uygunsuzluklar, aşırı müzik ve kira ödenmemesi nedeniyle mülk sahibi şikâyetçi oldu. Böylece mesele büyüdü ve mahkemeye taşındı. Yani ben, kendi paramı ve emeğimi koyduğum yer yüzünden kendimi hukuki bir sürecin içinde buldum. O sırada zaten hem maddi hem ruhsal olarak tükenmiş durumdaydım.
Şunu özellikle açıkça söylemek istiyorum:
Ben bu adama hiçbir zaman sevgiyle yaklaşmadım. Onun sevgisine sığınmadım, onun sevgisine tutunmadım. Benim tarafımda aşk da yoktu, gönül bağı da yoktu. Benim ona tahammül etmemin, ona karşı kapıyı bütünüyle kapatmıyor gibi görünmemin tek sebebi, bana yaşattığı büyük kaybı belki geri verir, uğrattığı zararı belki telafi eder düşüncesiydi. Çünkü kendisi sürekli bu yönde konuşuyor, kaybettiklerimi yerine koyacağına dair umut veriyor, sanki zararımı karşılayacakmış gibi vaatlerde bulunuyordu. Ben de bir süre, “Acaba kaybım geri gelir mi, acaba malım mülkümün bir kısmını geri alabilir miyim?” umuduyla sustum, katlandım, yanlışlara tahammül ettim. Belki daha ne geri gelir, malım geri gelir umuduyla yine yanlışa katlandım. Yani benim oradaki duruşum bir sevgiye değil, uğradığım zararın telafi edileceği ihtimalineydi.
Çünkü ben çok ağır bir çıkmazın içine düşmüştüm. Aileme vereceğim hesabın korkusu, çocuklarıma vereceğim hesabın korkusu ve ayrıldığım eşime ne diyeceğimin ağırlığı beni ruhen çok derin bir bunalımın içine itti. Çok kötü günler yaşadım. Tedavi gördüm. Ailem bu mesele yüzünden benimle beş yıl konuşmadı. Buna rağmen ben yaşadığım yıkımı kimseye hissettirmemeye çalıştım. İçimde yıkılırken, dışarıda dimdik durmaya uğraştım.
Bütün bu ağır kayıplardan sonra, o nikâhın olmasına da ses çıkarmadım. Çünkü artık düştüğüm yer öyle derindi ki, insan bazen önüne uzatılan her şeyi kurtuluş sanıyor. Ben de belki bir çıkış olur, belki bir imdat olur, belki kaybettiklerimin bir kısmı geri gelir diye sustum.
Sonrasında yapılan nikâh da sevgiyle ya da bir ev kurma niyetiyle gerçekleşmedi. O nikâh, benim bütün bu büyük kayıplarımdan sonra, bana kaybımı geri vereceği, zararımı telafi edeceği, hayatını kurtarırken benim paramı da geri ödeyeceği sözüyle gerçekleşti. Benim oradaki beklentim yalnızca buydu. Ama olmadı. Tam tersine, tersi oldu.
Sonradan anladım ki, milletin içinde sanki ortada samimi bir yakınlık, gerçek bir bağ varmış gibi davranıyordu. Oysa gerçekte böyle bir şey yoktu. Gerçek hayatta ne samimiyeti vardı ne de dürüstlüğü. Tam tersine, en ufak bir olayda bağırıp çağıran, öfke gösteren, beni kırabilecek ve üzebilecek şeyleri hiç düşünmeden yapan bir tavrı vardı. Yani insanların önünde kurduğu görüntüyle, gerçek hayatta bana yaşattığı şey arasında büyük bir uçurum vardı. Onun asıl niyeti bir hayat kurmak değil, kendi çıkarı için bir yol açmak ve yurt dışına çıkmaktı.
Bunun nasıl sahte bir düzen olduğunu gösteren en açık şeylerden biri de şuydu: Gece saat 12’de nikâh yapıldıktan sonra o gidip sevgilileriyle âlemlere çıktı. Çünkü ortada gerçek bir evlilik yoktu. Benim orada kaldığım yer ise sevgi değil; uçurum gibi büyüyen kayıplarımın, aileme karşı düştüğüm utancın ve çaresizliğimin içiydi.
Ben ise o noktada bile şunu düşündüm: Belki verdiği sözleri yerine getirir, kaybımın bir kısmını telafi eder, beni düştüğüm yerden kaldırır. Fakat sonradan bana söylenenler, duyduklarım ve üst üste gelen olaylar, niyetin bambaşka olduğunu gösterdi. Bana anlatılanlara göre, daha önceki sevgililerinden biri ona, “Git o kadını kandır, senin hakkında konuşmasın, seni şikâyet etmesin, kendini temize çıkarmak için onunla nikâh yap,” demiş. Bunları duyduktan sonra taşlar iyice yerine oturdu.
Yani ben başından beri ona ciddiyetle yaklaşmadım. Benim aklımdaki şey aşk değildi, hayat ortaklığı değildi. Benim aklımdaki tek şey, iş yerlerimin toparlanması, kaybettiğim emeğin ve paramın en azından bir kısmının yerine gelmesi ve kimseye muhtaç kalmadan ayakta durabilmekti. O da benim bu sıkışmışlığımı, bu korkumu, bu utancımı ve bu kaybımı kullandı.
Verdiği sözlerin hiçbirini tutmadı. Ben onunla bir hayat kurmak istemedim. Ben onunla bir eş hayatı yaşamak istemedim. Ben yalnızca, kaybettiğim şeyi bana geri verir sanarak bir süre daha bekledim. Ama sonuçta bunun da gerçek olmadığını gördüm.
Sonrasında o kendi yoluna gitti. Ama mesele burada da bitmedi.
Bu kişi, tanıştığı kadınlara, bulunduğu ortamlara, kendi işine geldiği gibi hikâyeler anlatarak beni küçük düşürmeye devam etti. Defalarca kendisine yalvardım:
“Bak, ben de kaybettim. Hayatımı altüst ettin. Benden sana artık hiçbir beklenti kalmadı. Ama ne olur beni daha fazla rezil etme. Bu yaşananları sağda solda anlatma.”
Susmadı.
Yıllar önce Twitter’da bunu yaptı. Şimdi de TikTok’ta aynı şeyi yaptı. Sevgilileriyle birlikte yayınlar açıp beni kötülediler. Hakkımda olmadık şeyler söylendi. Ben yalancı ilan edildim. Sanki o üç iş yeri evlilik içinde beraber kurulmuş ve birlikte kaybedilmiş gibi anlatıldı. Oysa gerçek çok açık:
O üç iş yerinin üçü de, ben onunla nikâh yapmadan önce kurulmuş ve batmış iş yerleridir.
Ben bütün maddi kaybımı, o nikâhtan önce yaşadım.
Bu olayın sonunda kaybettiğim para, çocuklarıma ait olan payla birlikte yaklaşık 160.000 Euro’dur.
Yapılan nikâh, bana kaybımı geri vereceği ve zararımı telafi edeceği sözüyle gerçekleşti.
Ama o sözlerin hiçbiri tutulmadı; aksine ben daha büyük bir yıkım yaşadım.
Ben ona sevgiyle değil, bana yaşattığı kaybı belki geri verir düşüncesiyle, zararımı telafi edeceğine dair verdiği sözler yüzünden bir süre tahammül ettim.
En sonunda ben de her şeyden vazgeçtim. Kaybettiğim paradan da vazgeçtim, geri dönüş umudundan da vazgeçtim. Sadece içimdeki yaraya bir merhem aradım. Çünkü anladım ki bazı kayıplar geri gelmiyor; bazı insanlar ise ne kadar iyilik görürse görsün, sana iyilikle dönmüyor.
KADINLARA VE İNSANLIĞA SON SÖZ
Bu hikâye yalnızca benim hikâyem değildir.
Bu, kandırılmış güvenin, istismar edilmiş iyi niyetin, çaresizliğe sıkıştırılmış bir kadının ve suskun bırakılmak istenen onurun hikâyesidir.
Bu yüzden bugün buradan yalnızca kendim için değil, hayatının bir döneminde iyiliği yüzünden aldanmış, korkusu yüzünden susmuş, utancı yüzünden içine kapanmış bütün kadınlar için konuşuyorum.
Kadınlar, ne olur kimsenin güler yüzüne hemen inanmayın.
Tatlı diline, yakın görünmesine, merhem gibi konuşmasına aldanmayın.
Çünkü bazı insanlar kalbinize değil, yaralarınıza yaklaşır.
Bazıları sizi sevdiği için değil; sizin korkunuzu, çaresizliğinizi, yalnızlığınızı ve ihtiyacınızı gördüğü için yanınızda durur.
Unutmayın:
Her ilgi samimiyet değildir.
Her vaat dürüstlük değildir.
Her uzatılan el kurtuluş değildir.
Bazı eller, sizi ayağa kaldırmak için değil; daha derine çekmek için uzanır.
İnsan bazen sevgiden değil, çıkışsızlıktan yanılır.
Bazen bir kalbe değil, kapanır sandığı bir yaraya, düzelir sandığı bir kayba, geri gelir sandığı bir hayata tutunur.
Ve işte en büyük yanılgı da bazen tam burada başlar.
Hiç kimseye, sizin emeğinizden daha büyük bir değer vermeyin.
Hiç kimsenin sizi korkularınızla yönetmesine izin vermeyin.
Hiç kimseye, sizin utancınızı kullanarak sizi susturma hakkı tanımayın.
Ve ne olursa olsun şunu unutmayın:
Bir kadın yaralanmış olabilir, kandırılmış olabilir, geç kalmış olabilir, susmuş olabilir; ama yeniden ayağa kalkması, kendi hakikatini söylemesi ve kendi onurunu geri alması da mümkündür.
Ben bugün burada yalnızca bir acıyı anlatmıyorum.
Aynı zamanda bir tanıklık, bir uyarı ve bir ders bırakıyorum.
Çünkü bazı hikâyeler yaşanır ve biter.
Bazıları ise yaşanır, yakar ve başkalarına yol olsun diye geride bırakılır.
Benimki de böyle bir hikâyedir.
⸻
Bu satırlar, adını vermek istemeyen bir kadının gerçek tanıklığıdır.
