Hangi cümle taşır bu sarnıcın dipsiz ağırlığını;
hangi harf çatlamadan durabilir bu hicranın kucağında?
Dudaklarımda kor bir mühür; dilimin altında paslı bir anahtar.
Yutkundukça içime akan o zehirli ama kutsal pınar;
hangi deryaya dökülür de dindirir bu sağır fırtınayı?
Bir ruh, kendi gurbetini bir başka ruhun aynasında görmedikçe;
hangi iklimde hafifler, hangi tenhada uyur bu derin sızı?
Ben; bir isimden, bir künyeden, bir kuru sesten ibaret değilim;
kuytularında kimsesiz çiçekler büyüten, yetim bir bahçeyim artık.
Kapılarım pas tutmuş, kilitlerim taşlaşmış olsa da;
duvarların çatlağından sızan o mahcup rayiha,
gecenin en dar boğazından geçip kalbin menziline yerleşir.
Sükût, içimde bir suya dönüştü; görünmeden derinleşen…
dokunduğu toprağın rengini değil, kaderini değiştiren bir nehir.
Zemherilerce mühürlenen o mahzenin karanlığında;
kaç ömür sustuğumu sandım da kendi uçurumlarıma düştüm?
O düşüş gürültü değil; suyu uyandıran sessiz bir çağrıydı…
taşı içinden çatlatan, toprağı alttan uyandıran bir sarsıntı.
Ayazın keskinliğinde büzülmüş yorgun bir dal gibi dururken;
ilk güneş değdi kalbimin mülküne—bir ışık, bin karanlığı sildi.
Kabuk usulca ayrıldı; sükût yerini dilsiz bir nakışa bıraktı.
Üzerime ad koymadan genişleyen o devasa kubbe kuruldu;
nefes, o sonsuzlukta kendi sesini yabancılamadan tanıdı.
Kelimeler çekildi sahilden; harfler sustu ve inceldi.
Ses, o nefesin içinde kendini unutmadan sükûnete duruldu.
Toprağın suya karışması kadar kadim;
şafağın geceye yaslanması kadar berrak…
içimde yürüyen o isimsiz şey, artık ayak sesi olmayan bir yürüyüşe döndü.
Anlaşılmak; ruhun asırlardır sürgün edildiği o vatan kapısını bulmasıdır.
Kimsesiz bir sokağın, tanıdık bir kokuyla ansızın “ev” olmasıdır.
Kör düğümü kesip atan bir el değil bu—hayır, asla değil!
Düğümün hâlâ çözülmeye değer olduğunu incitmeden duyuran bir vakar…
Yarayı adlandırmadan ona geniş bir yer açan;
izin üzerine bir merhem gibi inen, dürüst ve derin bir sükût.
Şimdi kökler toprağın kalbine daha sıkı, daha mağrur tutunur;
dallar göğe, o muazzam boşluğa daha cesur uzanır.
Kendimi ilk kez eksilmeden, parçalarım birbirini itmeden taşırım;
boşluk artık yalnızlık değil, huzurlu bir sükûnetin yankısıdır.
Kalbimin en kuytu köşesinden belirir o hüküm istemeyen filiz;
ad istemez, taç istemez; sadece incitilmeyen bir ışık bekler.
Rüzgâr sertleşse de, mevsim ağırlaşsa da, rengini saklamaz artık ruhum;
korku, kendi elimle yarım bıraktığım o eski harabelerde kaldı.
Beni hiçbir harfimi atlamadan, hecelerimi kırmadan okuyan o gözün ışığında;
en mahcup renklerimi kuşanır, en saklı yaralarımı birer mücevher gibi taşırım.
Çünkü insan, kendisini anlayan bir canın iklimine vardığında;
bin yıllık uykusundan uyanır ve asıl kokusunu bırakır cihana.
Ve ben o kokuyu—nihayet—kendi adım gibi taşırım.
