Caroline LAURENT Turunc
Köşe Yazarı
Caroline LAURENT Turunc
 

TİKTOK DÜNYASINDA NELER OLUYOR? İNSANLIK NEREYE GİDİYOR?

Bugün Bursa’da kamuoyuna yansıyan ve sosyal medya etrafında büyüyen şiddet hadisesi, artık dijital dünyanın yalnızca ekran içinde kalan bir alan olmadığını bir kez daha gösterdi. Karagül rumuzuyla bilinen M.C. ile ilişkilendirilen ve kamuoyuna çeşitli görüntülerle yansıyan olay, bir tartışmanın, bir sözün, bir gerilimin, bir canlı yayın atmosferinin gerçek hayata taşındığında ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini yeniden düşündürdü. Sosyal medyada dolaşıma giren görüntülerde, olayla ilişkilendirilen kişinin resmî görevliler eşliğinde taşındığı izlenimi veren kayıtların paylaşılması da toplumsal kaygıyı daha da büyüttü. Bir zamanlar yalnızca sözle başlayan taşkınlık, şimdi kimi zaman çok kısa bir eşikle davranışa, hatta doğrudan şiddet görüntülerine dönüşebiliyor. İşte tam da bu yüzden, bugün yaşananlar yalnızca bir adli dosya, yalnızca münferit bir olay, yalnızca kısa süreli bir infial olarak görülemez. Bu tablo, yalnızca tek bir hadisenin değil, daha büyük bir ruhsal ve toplumsal çözülmenin görünür hâle gelmiş biçimidir.   Üstelik bu sarsıntı tek başına da değildir.   Daha birkaç gün önce Kahramanmaraş’taki okul saldırısında 8’i öğrenci, 1’i öğretmen olmak üzere 9 kişinin hayatını kaybettiğinin açıklanması, bu olayla birlikte çocuk güvenliği, ruh sağlığı ve toplumsal huzur meselelerini yeniden gündemin merkezine taşımıştır. Biri okul koridorunda, biri sosyal medya ekseninde büyüyen taşkınlıkta görünse de, bu hadiselerin ortak bir dili vardır: İnsan, kendi içindeki eşiği kaybetmektedir. Bugün sosyal ağlar, özellikle de hızlı görünürlük, anlık tepki ve kesintisiz seyir üzerine kurulu platformlar, insanlık için hem büyük bir imkân hem de büyük bir sınavdır. Bu mecralar doğru kullanıldığında bilgiye erişimi kolaylaştırır, uzakları yakın eder, insanlara kendini ifade etme alanı açar, üretimi görünür kılar, sanatçıyı okurla, öğrenciyi kaynakla, mağduru destekle, yalnız kalanı toplulukla buluşturur. Dijital dünya, gençler için bağlantı kurma, öğrenme, destek bulma ve kendini ifade etme bakımından önemli imkânlar da sunabilmektedir. Gerçekten de bugün bir genç, bulunduğu şehirde ulaşamayacağı bir eğitime çevrim içi ulaşabiliyor; bir anne, çocuğunun gelişimiyle ilgili uzman görüşlerine birkaç dakika içinde erişebiliyor; bir şair, bir yazar, bir sanatçı, sesini coğrafi sınırları aşarak binlerce insana duyurabiliyor; felaket anlarında yardım çağrıları hızla yayılabiliyor; kaybolan bir çocuk, bir bağış kampanyası, bir sağlık duyurusu, bir dayanışma ihtiyacı saatler içinde geniş kitlelere ulaşabiliyor. Bu bakımdan sosyal ağların bütünüyle karanlık bir alan gibi sunulması doğru değildir. Çünkü sorun, teknolojinin varlığı değil; insanın teknolojiyle kurduğu ahlakî ve ruhsal ilişkinin niteliğidir. Ne var ki aynı alan, kötü kullanıldığında yalnızca bir iletişim zemini olmaktan çıkıp taşkınlığın, teşhirin, aşağılamanın, taklit baskısının, küfür dilinin ve şiddet çağrışımlarının dolaşıma girdiği bir sahaya da dönüşebiliyor. Bütün bu tablo bize şunu düşündürüyor: Mesele artık birkaç kötü örnekten ibaret değildir; dijital iklim, çocukların ve gençlerin karakter oluşumunu, benlik algısını ve güven duygusunu etkileyen geniş bir çevreye dönüşmüş durumdadır.   Buradaki en derin tehlike, sosyal medyanın sadece bir araç olmaktan çıkıp kimi insanlar için bir kişilik sahnesine dönüşmesidir. İnsan, kendisini görünür oldukça değerli, sert oldukça güçlü, çok tepki aldıkça önemli, daha fazla izlendiği ölçüde var sanmaya başladığında, iç dünyasında sessizce bir kayma başlar. O noktadan sonra hayat yaşanmak için değil, gösterilmek için kurulur. Duygu hissedilmek için değil, sergilenmek için büyütülür. Öfke çözülmek için değil, yayınlanmak için biriktirilir. Hakaret, yalnızca kaba bir söz olmaktan çıkar; dikkat çekmenin ucuz yoluna dönüşür. İşte o zaman insan, kendi ruhunu yönetmeyi değil, kendi görüntüsünü yönetmeyi öğrenir. Bu ise son derece tehlikelidir. Çünkü görüntü büyürken karakter küçülebilir.   Gençlerin ruh sağlığıyla sosyal medya arasındaki ilişkiye dair yapılan çok sayıda değerlendirme de bu noktaya işaret etmektedir. Elbette her kullanıcı aynı ölçüde etkilenmez; her platform aynı sonucu doğurmaz; her kullanım da yıkıcı değildir. Fakat artık kimse şu gerçeği inkâr edemez: Dijital alan, yalnızca vakit geçirilen bir yer değil; ruhu biçimlendiren bir çevredir.   Bu yüzden Bursa’da kamu vicdanını sarsan olay üzerinde dururken, sadece bir öfke patlamasını değil, daha derin bir bozulmayı düşünmek gerekir. Nasıl oluyor da bir tartışma bu kadar hızla şiddet görüntülerine dönüşebiliyor? Nasıl oluyor da insan, kendini tutması gereken yerde kendini daha da salıveriyor? Nasıl oluyor da seyir, bazılarını dizginlemek yerine kışkırtıyor? Çünkü ekranın önünde olma duygusu, bazen insanda yanlış bir cesaret üretir. Kalabalığın görünmezliği, kişinin iç sınırlarını zayıflatabilir. Kimi zaman kişi yalnızca karşısındaki insana değil, aynı anda onu izlediğini düşündüğü kalabalığa da oynar. Bu da tepkiyi çoğu kez daha ölçüsüz, daha sert ve daha yıkıcı hâle getirebilir.   Burada toplumun dikkat etmesi gereken bir başka nokta da dilin bozulmasıdır. Toplumlar önce davranışta değil, dilde çözülür. Küfrün sıradanlaştığı, aşağılamanın mizah sayıldığı, insan onurunu zedeleyen sözlerin “cesaret” diye alkışlandığı bir yerde, şiddet çoğu zaman son aşamadır; ilk aşama değil. Kötülük önce kelimede kendine yer açar. Hakaret, değersizleştirme, alay, teşhir ve linç dili yaygınlaştıkça, insanın karşısındakini gerçek bir varlık gibi görme yetisi de aşınır. Bir süre sonra kişi, karşısındakini bir can değil, bir hedef; bir emanet değil, bir nesne; bir muhatap değil, bir araç gibi algılamaya başlayabilir. İşte bu, dijital çağın en ağır tehlikelerinden biridir. Bununla birlikte, çözümü sosyal medyayı bütünüyle lanetlemekte aramak da sığ kalır. Çünkü mesele yalnızca mecralar değil; o mecralara hangi ruh hâliyle girdiğimizdir. Eğer çocuklarımıza erken yaştan itibaren yalnızca görünmeyi, kazanmayı, öne çıkmayı, kaybetmemeyi öğretir; fakat sabrı, sınırı, sözün ağırlığını, susmanın asaletini, öfkenin terbiyesini öğretmezsek; elimizde ne kadar gelişmiş teknoloji olursa olsun, onu taşıyacak insan derinliğini inşa edememiş oluruz. Bugün eksik olan şey bilgi değildir; çoğu zaman ölçüdür. Eksik olan şey bağlantı değildir; çoğu zaman vicdandır. Eksik olan şey hız değildir; çoğu zaman iç dengedir.   Aile burada çok önemli bir yerde duruyor. Fakat meseleyi yalnızca anne-babaların ihmali gibi okumak doğru olmaz. Çünkü aile de aynı çağın baskısı altındadır; yorgundur, parçalanmıştır, zamansızdır, dikkatini kaybetmiştir. Evler aynı çatı altında yaşayan ama aynı ruh iklimini paylaşamayan bireylerin bulunduğu mekânlara dönüşebiliyor. Herkesin elinde bir ekran, ama kimsenin birbirinin yüzünde uzun süre kalabilen bir dikkati yoksa, çocuk da genç de kendi iç yalnızlığını çoğu zaman dışarıdaki gürültüyle örtmeye çalışır. Bu da kişiyi, beğeniye, onaya, alkışa, görünürlüğe ve zaman zaman da uç davranışlara açık hâle getirebilir. Okullar için de benzer bir durum söz konusudur. Bugün eğitim kurumları yalnızca bilgi veren yerler değil; aynı zamanda çocukların ruhsal kırılmalarının ilk fark edilebildiği alanlar olmak zorundadır. Son günlerde yaşanan okul şiddeti olayları, okul güvenliğinin yalnızca bina, kapı ve nöbet meselesi olmadığını; aynı zamanda erken fark etme, psikolojik destek, risk işaretlerini ciddiye alma ve kriz önleme kültürü gerektirdiğini acı biçimde hatırlatmaktadır. Çocukların sessizliği, içine kapanması, öfke dili, tehditkâr davranışları, takıntılı paylaşımları, şiddet içeriklerine saplantılı ilgisi artık “geçer” diye bırakılabilecek ayrıntılar değildir. Peki ne yapılmalıdır? Öncelikle sosyal ağlara yaklaşımımızı toptancı öfke ile değil, akıllı bir ciddiyet ile kurmamız gerekir. Gençlere dijital dünya yasaklarla değil, bilinçle anlatılmalıdır. Aileler çocuklarının yalnızca notlarını değil, çevrim içi hayatlarını da konuşabilmelidir. “Bugün ne izledin?” kadar, “Bugün seni ne rahatsız etti?”, “Çevrim içi ortam sana kendini nasıl hissettirdi?” soruları da aile içi konuşmanın parçası olmalıdır. Okullarda dijital okuryazarlık yalnız teknik kullanım değil, ahlakî kullanım olarak da ele alınmalıdır. Çocuk bir paylaşım yapmanın teknik yolunu zaten çok hızlı öğrenir; asıl mesele, neyin paylaşılmaması gerektiğini, neyin insan onurunu incittiğini, neyin şiddeti büyüttüğünü öğrenmesidir.   Platformlar açısından da daha güçlü güvenlik ve denetim mekanizmalarının geliştirilmesi gerekir. Şiddeti özendiren, açık hakaret ve tehdit içeren, istismar çağrışımı taşıyan, çocukları korumasız bırakan, insanı değersizleştiren içeriklerin önlenmesi konusunda daha hızlı ve daha etkili sistemlere ihtiyaç olduğu açıktır. Bu, ifade alanını boğmak değil; insanı korumaktır. Özgürlük ile ölçüsüzlük aynı şey değildir. Görünürlük ile dokunulmazlık da aynı şey değildir.   Fakat her şeyden önce, insanın kendi içine yeniden dönmesi gerekir. Çünkü çağımızın en büyük problemi belki de teknik değil, ruhsaldır. Herkes birbirine ulaşabiliyor; ama herkes kendi vicdanına aynı kolaylıkla ulaşamıyor. Herkes konuşuyor; ama kimse dinlemiyor. Herkes gösteriyor; ama çok az kişi gerçekten görüyor. Herkes tepki veriyor; ama çok az kişi düşünerek cevap veriyor.   İşte bu yüzden bugün yaşanan her ağır olay bize aynı hakikati fısıldıyor: İnsanlık, teknoloji yüzünden değil; iç terbiyesini kaybettiği ölçüde savruluyor. Bursa’daki olay, bu büyük savruluşun güncel ve sarsıcı bir yüzüdür. Onu yalnızca sıcak haber olarak değil, toplumsal aynaya düşen sert bir çatlak olarak okumak gerekir. Çünkü bugün ekran başında büyüyen taşkınlık, yarın hayatın başka alanlarında ve başka mecralarda yeni biçimlerle karşımıza çıkabilir. Eğer biz sorunu yalnızca görüntünün dehşetinde bırakır, köküne inmezsek; her yeni hadise bizi aynı cümlelere mahkûm eder: “Nasıl oldu?”, “Neden oldu?”, “Nereye gidiyoruz?” Belki de artık soruyu biraz değiştirmeliyiz. İnsanlık nereye gidiyor demeden önce, insan kendi içindeki insanlıktan ne kadar uzaklaşıyor diye sormalıyız. Çünkü asıl cevap, tam da orada; insanın kaybettiği yerde saklıdır.   Bir toplumun yeniden ayağa kalkışı, yalnızca kurallarla değil; vicdanla, ölçüyle, iç terbiyeyle ve birbirinin varlığına yeniden hürmet etmeyi öğrenmekle mümkündür. Ekranların çoğaldığı bu çağda, insanın asıl ihtiyacı biraz daha görünür olmak değil; biraz daha derinleşmek, biraz daha durmak, biraz daha kendine dönmektir.   Çünkü insan, kendi içindeki sesi kaybettiğinde, dış dünyanın bütün gürültüsü onu kurtaramaz. ⸻ Caroline Laurent Turunc Köşe Yazarı, Yazar, Şair ve Uluslararası İnsan Hakları Temsilcisi
Ekleme Tarihi: 19 Nisan 2026 -Pazar
Caroline LAURENT Turunc

TİKTOK DÜNYASINDA NELER OLUYOR? İNSANLIK NEREYE GİDİYOR?


Bugün Bursa’da kamuoyuna yansıyan ve sosyal medya etrafında büyüyen şiddet hadisesi, artık dijital dünyanın yalnızca ekran içinde kalan bir alan olmadığını bir kez daha gösterdi.

Karagül rumuzuyla bilinen M.C. ile ilişkilendirilen ve kamuoyuna çeşitli görüntülerle yansıyan olay, bir tartışmanın, bir sözün, bir gerilimin, bir canlı yayın atmosferinin gerçek hayata taşındığında ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini yeniden düşündürdü. Sosyal medyada dolaşıma giren görüntülerde, olayla ilişkilendirilen kişinin resmî görevliler eşliğinde taşındığı izlenimi veren kayıtların paylaşılması da toplumsal kaygıyı daha da büyüttü.

Bir zamanlar yalnızca sözle başlayan taşkınlık, şimdi kimi zaman çok kısa bir eşikle davranışa, hatta doğrudan şiddet görüntülerine dönüşebiliyor. İşte tam da bu yüzden, bugün yaşananlar yalnızca bir adli dosya, yalnızca münferit bir olay, yalnızca kısa süreli bir infial olarak görülemez. Bu tablo, yalnızca tek bir hadisenin değil, daha büyük bir ruhsal ve toplumsal çözülmenin görünür hâle gelmiş biçimidir.
 
Üstelik bu sarsıntı tek başına da değildir.
 
Daha birkaç gün önce Kahramanmaraş’taki okul saldırısında 8’i öğrenci, 1’i öğretmen olmak üzere 9 kişinin hayatını kaybettiğinin açıklanması, bu olayla birlikte çocuk güvenliği, ruh sağlığı ve toplumsal huzur meselelerini yeniden gündemin merkezine taşımıştır. Biri okul koridorunda, biri sosyal medya ekseninde büyüyen taşkınlıkta görünse de, bu hadiselerin ortak bir dili vardır: İnsan, kendi içindeki eşiği kaybetmektedir.

Bugün sosyal ağlar, özellikle de hızlı görünürlük, anlık tepki ve kesintisiz seyir üzerine kurulu platformlar, insanlık için hem büyük bir imkân hem de büyük bir sınavdır. Bu mecralar doğru kullanıldığında bilgiye erişimi kolaylaştırır, uzakları yakın eder, insanlara kendini ifade etme alanı açar, üretimi görünür kılar, sanatçıyı okurla, öğrenciyi kaynakla, mağduru destekle, yalnız kalanı toplulukla buluşturur.

Dijital dünya, gençler için bağlantı kurma, öğrenme, destek bulma ve kendini ifade etme bakımından önemli imkânlar da sunabilmektedir. Gerçekten de bugün bir genç, bulunduğu şehirde ulaşamayacağı bir eğitime çevrim içi ulaşabiliyor; bir anne, çocuğunun gelişimiyle ilgili uzman görüşlerine birkaç dakika içinde erişebiliyor; bir şair, bir yazar, bir sanatçı, sesini coğrafi sınırları aşarak binlerce insana duyurabiliyor; felaket anlarında yardım çağrıları hızla yayılabiliyor; kaybolan bir çocuk, bir bağış kampanyası, bir sağlık duyurusu, bir dayanışma ihtiyacı saatler içinde geniş kitlelere ulaşabiliyor.
Bu bakımdan sosyal ağların bütünüyle karanlık bir alan gibi sunulması doğru değildir. Çünkü sorun, teknolojinin varlığı değil; insanın teknolojiyle kurduğu ahlakî ve ruhsal ilişkinin niteliğidir.

Ne var ki aynı alan, kötü kullanıldığında yalnızca bir iletişim zemini olmaktan çıkıp taşkınlığın, teşhirin, aşağılamanın, taklit baskısının, küfür dilinin ve şiddet çağrışımlarının dolaşıma girdiği bir sahaya da dönüşebiliyor. Bütün bu tablo bize şunu düşündürüyor: Mesele artık birkaç kötü örnekten ibaret değildir; dijital iklim, çocukların ve gençlerin karakter oluşumunu, benlik algısını ve güven duygusunu etkileyen geniş bir çevreye dönüşmüş durumdadır.
 
Buradaki en derin tehlike, sosyal medyanın sadece bir araç olmaktan çıkıp kimi insanlar için bir kişilik sahnesine dönüşmesidir. İnsan, kendisini görünür oldukça değerli, sert oldukça güçlü, çok tepki aldıkça önemli, daha fazla izlendiği ölçüde var sanmaya başladığında, iç dünyasında sessizce bir kayma başlar.
O noktadan sonra hayat yaşanmak için değil, gösterilmek için kurulur. Duygu hissedilmek için değil, sergilenmek için büyütülür. Öfke çözülmek için değil, yayınlanmak için biriktirilir. Hakaret, yalnızca kaba bir söz olmaktan çıkar; dikkat çekmenin ucuz yoluna dönüşür.

İşte o zaman insan, kendi ruhunu yönetmeyi değil, kendi görüntüsünü yönetmeyi öğrenir. Bu ise son derece tehlikelidir. Çünkü görüntü büyürken karakter küçülebilir.
 
Gençlerin ruh sağlığıyla sosyal medya arasındaki ilişkiye dair yapılan çok sayıda değerlendirme de bu noktaya işaret etmektedir. Elbette her kullanıcı aynı ölçüde etkilenmez; her platform aynı sonucu doğurmaz; her kullanım da yıkıcı değildir. Fakat artık kimse şu gerçeği inkâr edemez: Dijital alan, yalnızca vakit geçirilen bir yer değil; ruhu biçimlendiren bir çevredir.
 
Bu yüzden Bursa’da kamu vicdanını sarsan olay üzerinde dururken, sadece bir öfke patlamasını değil, daha derin bir bozulmayı düşünmek gerekir. Nasıl oluyor da bir tartışma bu kadar hızla şiddet görüntülerine dönüşebiliyor? Nasıl oluyor da insan, kendini tutması gereken yerde kendini daha da salıveriyor? Nasıl oluyor da seyir, bazılarını dizginlemek yerine kışkırtıyor?

Çünkü ekranın önünde olma duygusu, bazen insanda yanlış bir cesaret üretir. Kalabalığın görünmezliği, kişinin iç sınırlarını zayıflatabilir. Kimi zaman kişi yalnızca karşısındaki insana değil, aynı anda onu izlediğini düşündüğü kalabalığa da oynar. Bu da tepkiyi çoğu kez daha ölçüsüz, daha sert ve daha yıkıcı hâle getirebilir.
 
Burada toplumun dikkat etmesi gereken bir başka nokta da dilin bozulmasıdır. Toplumlar önce davranışta değil, dilde çözülür. Küfrün sıradanlaştığı, aşağılamanın mizah sayıldığı, insan onurunu zedeleyen sözlerin “cesaret” diye alkışlandığı bir yerde, şiddet çoğu zaman son aşamadır; ilk aşama değil.
Kötülük önce kelimede kendine yer açar. Hakaret, değersizleştirme, alay, teşhir ve linç dili yaygınlaştıkça, insanın karşısındakini gerçek bir varlık gibi görme yetisi de aşınır. Bir süre sonra kişi, karşısındakini bir can değil, bir hedef; bir emanet değil, bir nesne; bir muhatap değil, bir araç gibi algılamaya başlayabilir. İşte bu, dijital çağın en ağır tehlikelerinden biridir.

Bununla birlikte, çözümü sosyal medyayı bütünüyle lanetlemekte aramak da sığ kalır. Çünkü mesele yalnızca mecralar değil; o mecralara hangi ruh hâliyle girdiğimizdir. Eğer çocuklarımıza erken yaştan itibaren yalnızca görünmeyi, kazanmayı, öne çıkmayı, kaybetmemeyi öğretir; fakat sabrı, sınırı, sözün ağırlığını, susmanın asaletini, öfkenin terbiyesini öğretmezsek; elimizde ne kadar gelişmiş teknoloji olursa olsun, onu taşıyacak insan derinliğini inşa edememiş oluruz.
Bugün eksik olan şey bilgi değildir; çoğu zaman ölçüdür. Eksik olan şey bağlantı değildir; çoğu zaman vicdandır. Eksik olan şey hız değildir; çoğu zaman iç dengedir.
 
Aile burada çok önemli bir yerde duruyor. Fakat meseleyi yalnızca anne-babaların ihmali gibi okumak doğru olmaz. Çünkü aile de aynı çağın baskısı altındadır; yorgundur, parçalanmıştır, zamansızdır, dikkatini kaybetmiştir. Evler aynı çatı altında yaşayan ama aynı ruh iklimini paylaşamayan bireylerin bulunduğu mekânlara dönüşebiliyor. Herkesin elinde bir ekran, ama kimsenin birbirinin yüzünde uzun süre kalabilen bir dikkati yoksa, çocuk da genç de kendi iç yalnızlığını çoğu zaman dışarıdaki gürültüyle örtmeye çalışır. Bu da kişiyi, beğeniye, onaya, alkışa, görünürlüğe ve zaman zaman da uç davranışlara açık hâle getirebilir.
Okullar için de benzer bir durum söz konusudur. Bugün eğitim kurumları yalnızca bilgi veren yerler değil; aynı zamanda çocukların ruhsal kırılmalarının ilk fark edilebildiği alanlar olmak zorundadır. Son günlerde yaşanan okul şiddeti olayları, okul güvenliğinin yalnızca bina, kapı ve nöbet meselesi olmadığını; aynı zamanda erken fark etme, psikolojik destek, risk işaretlerini ciddiye alma ve kriz önleme kültürü gerektirdiğini acı biçimde hatırlatmaktadır.

Çocukların sessizliği, içine kapanması, öfke dili, tehditkâr davranışları, takıntılı paylaşımları, şiddet içeriklerine saplantılı ilgisi artık “geçer” diye bırakılabilecek ayrıntılar değildir.

Peki ne yapılmalıdır?

Öncelikle sosyal ağlara yaklaşımımızı toptancı öfke ile değil, akıllı bir ciddiyet ile kurmamız gerekir. Gençlere dijital dünya yasaklarla değil, bilinçle anlatılmalıdır. Aileler çocuklarının yalnızca notlarını değil, çevrim içi hayatlarını da konuşabilmelidir. “Bugün ne izledin?” kadar, “Bugün seni ne rahatsız etti?”, “Çevrim içi ortam sana kendini nasıl hissettirdi?” soruları da aile içi konuşmanın parçası olmalıdır.

Okullarda dijital okuryazarlık yalnız teknik kullanım değil, ahlakî kullanım olarak da ele alınmalıdır. Çocuk bir paylaşım yapmanın teknik yolunu zaten çok hızlı öğrenir; asıl mesele, neyin paylaşılmaması gerektiğini, neyin insan onurunu incittiğini, neyin şiddeti büyüttüğünü öğrenmesidir.
 
Platformlar açısından da daha güçlü güvenlik ve denetim mekanizmalarının geliştirilmesi gerekir. Şiddeti özendiren, açık hakaret ve tehdit içeren, istismar çağrışımı taşıyan, çocukları korumasız bırakan, insanı değersizleştiren içeriklerin önlenmesi konusunda daha hızlı ve daha etkili sistemlere ihtiyaç olduğu açıktır. Bu, ifade alanını boğmak değil; insanı korumaktır. Özgürlük ile ölçüsüzlük aynı şey değildir. Görünürlük ile dokunulmazlık da aynı şey değildir.
 
Fakat her şeyden önce, insanın kendi içine yeniden dönmesi gerekir. Çünkü çağımızın en büyük problemi belki de teknik değil, ruhsaldır. Herkes birbirine ulaşabiliyor; ama herkes kendi vicdanına aynı kolaylıkla ulaşamıyor. Herkes konuşuyor; ama kimse dinlemiyor. Herkes gösteriyor; ama çok az kişi gerçekten görüyor. Herkes tepki veriyor; ama çok az kişi düşünerek cevap veriyor.
 
İşte bu yüzden bugün yaşanan her ağır olay bize aynı hakikati fısıldıyor: İnsanlık, teknoloji yüzünden değil; iç terbiyesini kaybettiği ölçüde savruluyor.
Bursa’daki olay, bu büyük savruluşun güncel ve sarsıcı bir yüzüdür. Onu yalnızca sıcak haber olarak değil, toplumsal aynaya düşen sert bir çatlak olarak okumak gerekir. Çünkü bugün ekran başında büyüyen taşkınlık, yarın hayatın başka alanlarında ve başka mecralarda yeni biçimlerle karşımıza çıkabilir. Eğer biz sorunu yalnızca görüntünün dehşetinde bırakır, köküne inmezsek; her yeni hadise bizi aynı cümlelere mahkûm eder: “Nasıl oldu?”, “Neden oldu?”, “Nereye gidiyoruz?”
Belki de artık soruyu biraz değiştirmeliyiz. İnsanlık nereye gidiyor demeden önce, insan kendi içindeki insanlıktan ne kadar uzaklaşıyor diye sormalıyız. Çünkü asıl cevap, tam da orada; insanın kaybettiği yerde saklıdır.
 
Bir toplumun yeniden ayağa kalkışı, yalnızca kurallarla değil; vicdanla, ölçüyle, iç terbiyeyle ve birbirinin varlığına yeniden hürmet etmeyi öğrenmekle mümkündür. Ekranların çoğaldığı bu çağda, insanın asıl ihtiyacı biraz daha görünür olmak değil; biraz daha derinleşmek, biraz daha durmak, biraz daha kendine dönmektir.
 
Çünkü insan, kendi içindeki sesi kaybettiğinde, dış dünyanın bütün gürültüsü onu kurtaramaz.
Caroline Laurent Turunc
Köşe Yazarı, Yazar, Şair ve Uluslararası İnsan Hakları Temsilcisi
Yazıya ifade bırak !

Diğer Yazıları

30
Mayıs
21
Mayıs
15
Haziran
02
Mayıs
26
Nisan
07
Kasım
01
Kasım
24
Ekim
12
Ekim
19
Eylül
08
Ağustos
07
Temmuz
22
Haziran
30
Mayıs
15
Mayıs
28
Şubat