Ey sevgili,
Kendi gölgemle akşamın eflatun alacası arasına mıhlanmışım;
bu kalmışlığın sesi, ciğerlerimde paslanmış,
karanlıkta çınlayan kırık bir çanın titrek dili gibi içimde inliyor.
Yıllardır susan o uçsuz bucaksız karanlığım,
parmak uçlarımdan toprağa sızan mürekkep bir nehir gibi
şehrin taşlaşmış damarlarına usulca karışıyor.
Her sokak, kalbimin henüz kabuk bağlamamış bir yarasına açılan dehliz;
her pencere, içimde asılı kalan o kadim çağın loş nefesini taşıyor.
Ben yürüdükçe, Antakya’nın kadim taşları bile susuyor,
duvarlar omuzlarıma eğilip vasiyetlerini fısıldıyor;
gecenin yüzü, acımın haritasını ezberlemiş bir aynaya dönüşüyor.
Gözlerim, görmenin bittiği o menzilsiz coğrafyaları arşınlıyor;
adı konmamış iklimlerden, yitik duaların solgun gölgelerinden,
kirpiklerime bir kılıç yarası gibi asılı kalan
o eski, o ince, o soylu kederin içinden geçiyorum.
İçimde söylenmemiş ne kadar yarım kalmış söz varsa,
şimdi sükûtun kıyısında birikmiş,
denizsiz bir dalga gibi kabarıyor.
Söyle bana:
kelimeler harflerin yükünden kurtulup çıplak konuşabilir mi?
Bir bakış, bin yıllık bir şehrin surlarını tek bir nefeste yıkabilir mi?
Zihninin en kör düğümlü kıvrımlarında sakladığın o aynalar,
ruhunun çatlaklarında benim uçurumlarımı okuyabilir mi?
Ah sevgili, ah…
Unutmak, akışını değiştirmek isteyen bir nehrin kayalara çarpması kadar imkânsız;
hatırlamak, küle dönmüş bir çiçeğin dibine
son yağmuru dökmek kadar çaresiz ve kutsal.
Sana anlatamadıklarımı göğsümde bir orman gibi büyütüyorum;
her dalım sızıya, her yaprağım vedaya duruyor,
köklerim ise kalbimin en mahrem, en kör kuyusuna iniyor.
Korkma, gel sevgili;
başını yalnızca sessizliğimin o derin, o ritmik nabzına yasla.
Orada, hiçbir dudaktan doğmamış kadim bir ağıt,
sana benim adımı gümüş bir toz gibi serpiştiriyor.
Orada ses, kelimeyi incitmeden geçiyor;
zaman, dizleri parçalanmış bir derviş gibi
kalbimin eşiğinde sabırla diz çöküyor.
Uzaktan söylemek, bir yıldızı tutmak kadar kolay görünür, biliyorum;
insan bazen kendi ruhunun ağırlığı altında bir taş gibi eziliyor.
İçindeki o ağır çöküşü avuçlarına sığdıramıyor,
göğsüne bastırdığı karanlığın uğultusunu susturamıyor.
Ben seni, hiç çalınmamış bir şarkının en gizli notasına,
bir kar tanesinin toprağa kavuşmadan önceki o son ürperişine,
sabahın ilk ışığıyla yıkanan solgun bir perdenin gölgesine,
tükenmiş bir kandilin yanmak isteyen son, mağrur nefesine gömdüm.
Söyle bana:
aklımın kuytularında izinsiz dolaşan o gölgeleri,
merhametinin o sağaltıcı aydınlığıyla dağıtabilir misin?
İçimde taşlaşmış o sızıyı,
bir heykeltıraşın nasırlı elleriyle yontup
benden geriye kalan o eksik, o yaralı parçayı bulabilir misin?
Sevgili,
her gece göğsüme ağır bir mühür gibi çöküyor;
gökyüzü, avuçlarıma dökülen yıldız tozlarıyla kendi boşluğuna dağılıyor.
Ben kendi içimde bir kapı arıyorum;
anahtarını rüzgârın, eşiğini çocukluğumun bildiği
o eski, o mahcup, o kayıp kapıyı arıyorum.
Sustuğun yeter; susma.
Söyle bana, hangi kapıyı aralayabilirsin
ben henüz kendi içimdeki o kördüğümü çözememişken?
Hangi ışığı çağırabilirsin
ben hâlâ en koyu gecemde kendi adımı bir yabancı gibi hecelerken?
Bazen, içimde o kadim kapı ansızın açılıyor;
çocukluğumun sesi, uzak bir avlunun serinliğinden bana doğru yürüyor.
Annemin elleri bir dua gibi alnıma değip bütün acımı alıyor;
kalbim, uzun bir sürgünden sonra yurduna dönen o yorgun kuş gibi
sessizliğin ufkunda sükûna eriyor.
Bana baktığında, gözlerimin dibindeki o dipsiz boşlukta
bir insanın yorgunluğundan taşan eski bir âlem görürsün;
orada yıkılmış şehirler, susmuş denizler,
adını unutmuş baharlar, yarım kalmış mektuplar,
karanlığın bağrından kendi ışığını doğuran
eski ve yaralı bir kâinat duruyor.
Ben o kâinatın tam kalbinde,
sükûtun kıyısında açılmış ince, beyaz bir çizik gibi duruyorum.
Yaram saklı, acım dilsiz.
Yine de her gece içime bir yıldız düşüyor;
o yıldız, kalbimin karanlık suyuna
senin adını harf harf kazıyor.
Sonra kendi ışığında sessizce eriyor
ve ben, o ışıktan yansıyan adınla
bir kez daha sükûtun kıyısında sınanıyorum.
