Caroline LAURENT Turunc
Köşe Yazarı
Caroline LAURENT Turunc
 

SÜKÛTUN KIYISINDA BİR ÇİZİK

Ey sevgili, Kendi gölgemle akşamın eflatun alacası arasına mıhlanmışım; bu kalmışlığın sesi, ciğerlerimde paslanmış, karanlıkta çınlayan kırık bir çanın titrek dili gibi içimde inliyor. Yıllardır susan o uçsuz bucaksız karanlığım, parmak uçlarımdan toprağa sızan mürekkep bir nehir gibi şehrin taşlaşmış damarlarına usulca karışıyor. Her sokak, kalbimin henüz kabuk bağlamamış bir yarasına açılan dehliz; her pencere, içimde asılı kalan o kadim çağın loş nefesini taşıyor. Ben yürüdükçe, Antakya’nın kadim taşları bile susuyor, duvarlar omuzlarıma eğilip vasiyetlerini fısıldıyor; gecenin yüzü, acımın haritasını ezberlemiş bir aynaya dönüşüyor. Gözlerim, görmenin bittiği o menzilsiz coğrafyaları arşınlıyor; adı konmamış iklimlerden, yitik duaların solgun gölgelerinden, kirpiklerime bir kılıç yarası gibi asılı kalan o eski, o ince, o soylu kederin içinden geçiyorum. İçimde söylenmemiş ne kadar yarım kalmış söz varsa, şimdi sükûtun kıyısında birikmiş, denizsiz bir dalga gibi kabarıyor. Söyle bana: kelimeler harflerin yükünden kurtulup çıplak konuşabilir mi? Bir bakış, bin yıllık bir şehrin surlarını tek bir nefeste yıkabilir mi? Zihninin en kör düğümlü kıvrımlarında sakladığın o aynalar, ruhunun çatlaklarında benim uçurumlarımı okuyabilir mi? Ah sevgili, ah… Unutmak, akışını değiştirmek isteyen bir nehrin kayalara çarpması kadar imkânsız; hatırlamak, küle dönmüş bir çiçeğin dibine son yağmuru dökmek kadar çaresiz ve kutsal. Sana anlatamadıklarımı göğsümde bir orman gibi büyütüyorum; her dalım sızıya, her yaprağım vedaya duruyor, köklerim ise kalbimin en mahrem, en kör kuyusuna iniyor. Korkma, gel sevgili; başını yalnızca sessizliğimin o derin, o ritmik nabzına yasla. Orada, hiçbir dudaktan doğmamış kadim bir ağıt, sana benim adımı gümüş bir toz gibi serpiştiriyor. Orada ses, kelimeyi incitmeden geçiyor; zaman, dizleri parçalanmış bir derviş gibi kalbimin eşiğinde sabırla diz çöküyor. Uzaktan söylemek, bir yıldızı tutmak kadar kolay görünür, biliyorum; insan bazen kendi ruhunun ağırlığı altında bir taş gibi eziliyor. İçindeki o ağır çöküşü avuçlarına sığdıramıyor, göğsüne bastırdığı karanlığın uğultusunu susturamıyor. Ben seni, hiç çalınmamış bir şarkının en gizli notasına, bir kar tanesinin toprağa kavuşmadan önceki o son ürperişine, sabahın ilk ışığıyla yıkanan solgun bir perdenin gölgesine, tükenmiş bir kandilin yanmak isteyen son, mağrur nefesine gömdüm. Söyle bana: aklımın kuytularında izinsiz dolaşan o gölgeleri, merhametinin o sağaltıcı aydınlığıyla dağıtabilir misin? İçimde taşlaşmış o sızıyı, bir heykeltıraşın nasırlı elleriyle yontup benden geriye kalan o eksik, o yaralı parçayı bulabilir misin? Sevgili, her gece göğsüme ağır bir mühür gibi çöküyor; gökyüzü, avuçlarıma dökülen yıldız tozlarıyla kendi boşluğuna dağılıyor. Ben kendi içimde bir kapı arıyorum; anahtarını rüzgârın, eşiğini çocukluğumun bildiği o eski, o mahcup, o kayıp kapıyı arıyorum. Sustuğun yeter; susma. Söyle bana, hangi kapıyı aralayabilirsin ben henüz kendi içimdeki o kördüğümü çözememişken? Hangi ışığı çağırabilirsin ben hâlâ en koyu gecemde kendi adımı bir yabancı gibi hecelerken? Bazen, içimde o kadim kapı ansızın açılıyor; çocukluğumun sesi, uzak bir avlunun serinliğinden bana doğru yürüyor. Annemin elleri bir dua gibi alnıma değip bütün acımı alıyor; kalbim, uzun bir sürgünden sonra yurduna dönen o yorgun kuş gibi sessizliğin ufkunda sükûna eriyor. Bana baktığında, gözlerimin dibindeki o dipsiz boşlukta bir insanın yorgunluğundan taşan eski bir âlem görürsün; orada yıkılmış şehirler, susmuş denizler, adını unutmuş baharlar, yarım kalmış mektuplar, karanlığın bağrından kendi ışığını doğuran eski ve yaralı bir kâinat duruyor. Ben o kâinatın tam kalbinde, sükûtun kıyısında açılmış ince, beyaz bir çizik gibi duruyorum. Yaram saklı, acım dilsiz. Yine de her gece içime bir yıldız düşüyor; o yıldız, kalbimin karanlık suyuna senin adını harf harf kazıyor. Sonra kendi ışığında sessizce eriyor ve ben, o ışıktan yansıyan adınla bir kez daha sükûtun kıyısında sınanıyorum.
Ekleme Tarihi: 23 Haziran 2026 -Salı
Caroline LAURENT Turunc

SÜKÛTUN KIYISINDA BİR ÇİZİK

Ey sevgili,

Kendi gölgemle akşamın eflatun alacası arasına mıhlanmışım;
bu kalmışlığın sesi, ciğerlerimde paslanmış,
karanlıkta çınlayan kırık bir çanın titrek dili gibi içimde inliyor.

Yıllardır susan o uçsuz bucaksız karanlığım,
parmak uçlarımdan toprağa sızan mürekkep bir nehir gibi
şehrin taşlaşmış damarlarına usulca karışıyor.

Her sokak, kalbimin henüz kabuk bağlamamış bir yarasına açılan dehliz;
her pencere, içimde asılı kalan o kadim çağın loş nefesini taşıyor.
Ben yürüdükçe, Antakya’nın kadim taşları bile susuyor,
duvarlar omuzlarıma eğilip vasiyetlerini fısıldıyor;
gecenin yüzü, acımın haritasını ezberlemiş bir aynaya dönüşüyor.

Gözlerim, görmenin bittiği o menzilsiz coğrafyaları arşınlıyor;
adı konmamış iklimlerden, yitik duaların solgun gölgelerinden,
kirpiklerime bir kılıç yarası gibi asılı kalan
o eski, o ince, o soylu kederin içinden geçiyorum.

İçimde söylenmemiş ne kadar yarım kalmış söz varsa,
şimdi sükûtun kıyısında birikmiş,
denizsiz bir dalga gibi kabarıyor.

Söyle bana:
kelimeler harflerin yükünden kurtulup çıplak konuşabilir mi?
Bir bakış, bin yıllık bir şehrin surlarını tek bir nefeste yıkabilir mi?
Zihninin en kör düğümlü kıvrımlarında sakladığın o aynalar,
ruhunun çatlaklarında benim uçurumlarımı okuyabilir mi?

Ah sevgili, ah…

Unutmak, akışını değiştirmek isteyen bir nehrin kayalara çarpması kadar imkânsız;
hatırlamak, küle dönmüş bir çiçeğin dibine
son yağmuru dökmek kadar çaresiz ve kutsal.
Sana anlatamadıklarımı göğsümde bir orman gibi büyütüyorum;
her dalım sızıya, her yaprağım vedaya duruyor,
köklerim ise kalbimin en mahrem, en kör kuyusuna iniyor.

Korkma, gel sevgili;
başını yalnızca sessizliğimin o derin, o ritmik nabzına yasla.
Orada, hiçbir dudaktan doğmamış kadim bir ağıt,
sana benim adımı gümüş bir toz gibi serpiştiriyor.

Orada ses, kelimeyi incitmeden geçiyor;
zaman, dizleri parçalanmış bir derviş gibi
kalbimin eşiğinde sabırla diz çöküyor.

Uzaktan söylemek, bir yıldızı tutmak kadar kolay görünür, biliyorum;
insan bazen kendi ruhunun ağırlığı altında bir taş gibi eziliyor.
İçindeki o ağır çöküşü avuçlarına sığdıramıyor,
göğsüne bastırdığı karanlığın uğultusunu susturamıyor.

Ben seni, hiç çalınmamış bir şarkının en gizli notasına,
bir kar tanesinin toprağa kavuşmadan önceki o son ürperişine,
sabahın ilk ışığıyla yıkanan solgun bir perdenin gölgesine,
tükenmiş bir kandilin yanmak isteyen son, mağrur nefesine gömdüm.

Söyle bana:
aklımın kuytularında izinsiz dolaşan o gölgeleri,
merhametinin o sağaltıcı aydınlığıyla dağıtabilir misin?
İçimde taşlaşmış o sızıyı,
bir heykeltıraşın nasırlı elleriyle yontup
benden geriye kalan o eksik, o yaralı parçayı bulabilir misin?

Sevgili,

her gece göğsüme ağır bir mühür gibi çöküyor;
gökyüzü, avuçlarıma dökülen yıldız tozlarıyla kendi boşluğuna dağılıyor.
Ben kendi içimde bir kapı arıyorum;
anahtarını rüzgârın, eşiğini çocukluğumun bildiği
o eski, o mahcup, o kayıp kapıyı arıyorum.

Sustuğun yeter; susma.
Söyle bana, hangi kapıyı aralayabilirsin
ben henüz kendi içimdeki o kördüğümü çözememişken?
Hangi ışığı çağırabilirsin
ben hâlâ en koyu gecemde kendi adımı bir yabancı gibi hecelerken?

Bazen, içimde o kadim kapı ansızın açılıyor;
çocukluğumun sesi, uzak bir avlunun serinliğinden bana doğru yürüyor.
Annemin elleri bir dua gibi alnıma değip bütün acımı alıyor;
kalbim, uzun bir sürgünden sonra yurduna dönen o yorgun kuş gibi
sessizliğin ufkunda sükûna eriyor.

Bana baktığında, gözlerimin dibindeki o dipsiz boşlukta
bir insanın yorgunluğundan taşan eski bir âlem görürsün;
orada yıkılmış şehirler, susmuş denizler,
adını unutmuş baharlar, yarım kalmış mektuplar,
karanlığın bağrından kendi ışığını doğuran
eski ve yaralı bir kâinat duruyor.

Ben o kâinatın tam kalbinde,
sükûtun kıyısında açılmış ince, beyaz bir çizik gibi duruyorum.
Yaram saklı, acım dilsiz.
Yine de her gece içime bir yıldız düşüyor;
o yıldız, kalbimin karanlık suyuna
senin adını harf harf kazıyor.

Sonra kendi ışığında sessizce eriyor
ve ben, o ışıktan yansıyan adınla
bir kez daha sükûtun kıyısında sınanıyorum.

Yazıya ifade bırak !

Diğer Yazıları

30
Mayıs
21
Mayıs
15
Haziran
02
Mayıs
26
Nisan
07
Kasım
01
Kasım
24
Ekim
12
Ekim
19
Eylül
08
Ağustos
07
Temmuz
22
Haziran
30
Mayıs
15
Mayıs
28
Şubat