Dün ve bugün, çocukluğumun ve gençliğimin en tanınmış modellerinden Cindy Crawford'un henüz 27 yaşındaki oğlu Presley Gerber'in ölüm haberlerini okuyorum. Çok genç bir insanın ölümü, kim olduğundan bağımsız olarak insanın içine dokunuyor. Fakat okuduğum bir yazıdaki iki ifade beni ayrıca düşündürdü. Son günlerinde biraz "kendisi gibi olmadığı" söyleniyordu. Bir başka cümlede ise annesinin ve kız kardeşinin adımlarını takip ederek moda dünyasına girmiş olsa da kendi hayatındaki yönünü ve anlamını bulmakta zorlandığından söz ediliyordu.
Elbette bir insanın hayatını birkaç haberden okuyarak açıklayamayız. Hele ölümünü, yaşadığı psikolojik sorunları veya bağımlılıkla mücadelesini tek bir nedene bağlamak hiç mümkün değil. Depresyonun, bağımlılığın ve diğer ruhsal sorunların biyolojik, psikolojik ve sosyal pek çok nedeni olabilir ve gerektiğinde profesyonel tedavi vazgeçilmezdir.
Benim düşündüğüm başka bir şey: İnsan, kendi hayatının içinde kendisini bulamazsa ne olur? Bu soru beni yeniden uzun zamandır üzerinde çalıştığım Anlam Odaklı Öğrenme'ye götürdü. Çünkü insanın yalnızca yaşaması yetmiyor. Bir süre sonra kendi varlığını anlamlandırmaya ihtiyaç duyuyor. Kim olduğunu, neye değer verdiğini, neyi merak ettiğini, neyi yapabildiğini ve en önemlisi bu dünyada neye katkıda bulunabileceğini keşfetmek istiyor.
Bir başkasının hayatını takip etmek bir yere kadar mümkün. Ailenizin mesleğini seçebilirsiniz, size gösterilen başarı modelini benimseyebilirsiniz, çok para kazanabilir, tanınabilir, statü sahibi olabilirsiniz. Ama bütün bunlar bir sorunun cevabını vermeyebilir: Ben kimim? Çünkü insan nihayetinde kendi biricik varlığının içinde kendisi olmak, kendini gerçekleştirmek istiyor. Ve belki de çağımızın en büyük sorunlarından biri tam burada başlıyor: çocuklarımıza hiç olmadığı kadar çok şey veriyoruz; fakat onlara kendi hayatlarını kurmaları için yeterince alan bırakıyor muyuz?
Bugünün pek çok çocuğu sokakta, bahçede, doğanın içinde büyümüyor. Evinden servisle alınıyor, okuluna götürülüyor; okuldan yine servisle eve getiriliyor. Başarısız olduğunda hemen özel öğretmen bulunuyor. Bir problem yaşadığında yetişkinler devreye giriyor. Bir engelle karşılaştığında o engel mümkün olduğunca hızlı biçimde önünden kaldırılıyor. Çocuğumuz üzülmesin, başarısız olmasın, düşmesin, kaybetmesin, yanlış karar vermesin; biz onun yerine halledelim. Bunu sevgiden yapıyoruz. Fakat bazen çocuğu başarısızlıktan korurken, farkında olmadan onu başarma deneyiminden de mahrum bırakıyoruz.
Çünkü başarı yalnızca yüksek not almak değildir. Bir bitkiyi haftalar boyunca sulayıp onun büyüdüğünü görmek de başarıdır. Bir hayvanın bakımından sorumlu olmak da, ilk kez tek başına bir yere gitmek de, bir şeyi bozup yeniden yapmak da, ilk parasını kazanmak da, bir arkadaşının zor gününde yanında olmak da, bir karar verip sonucuna katlanmak da. Hatta bazen başarısız olup ertesi sabah yeniden denemek de. Bütün bu küçük deneyimlerin çocuğa söylediği çok önemli bir şey vardır: Ben yapabiliyorum. Ama bundan da önemlisi: Benim bu dünyada bir etkimin olması mümkün. Anlam belki de tam burada başlıyor.
Anlam çocuklara uzun konferanslarla öğretilecek bir kavram değil. Bir çocuğa "Hayatının amacını bul" demek de yeterli değil. Anlam çocuklara anlatılmaz; anlamı deneyimleyebilecekleri bir hayat alanı yaratılır.
Bu yüzden geliştirdiğim Anlam Ağacı'nda her şey köklerden başlıyor. Köklerde değerlerimiz var: Dürüstlük, özgürlük, bağımsızlık, merak, çalışkanlık, adalet, sevgi, sorumluluk. Gövde, insanın kendisi. Dallar, seçimleri ve yöneldiği yollar. Yapraklar ve çiçekler, deneyimleri ve gelişimi. Meyveler ise dünyaya bıraktığı katkılar.
Fakat bugün eğitimde çoğu zaman ağacı tersinden yetiştirmeye çalışıyoruz. Çocuğun köklerini güçlendirmeden meyve istiyoruz: Diploma istiyoruz, başarı istiyoruz, kariyer istiyoruz, para istiyoruz, statü istiyoruz. Oysa kökleri yeterince gelişmemiş bir ağaca ne kadar güzel meyveler asarsanız asın, o meyveler o ağacın değildir.
Belki bu nedenle çocuklarımıza sormamız gereken ilk soru "Büyüyünce ne olacaksın?" olmamalı. "Doktor mu olacaksın, mühendis mi, avukat mı?" Bunlardan önce başka sorular gelmeli: Neyi merak ediyorsun? Senin için gerçekten önemli olan ne? Ne yaparken kendini canlı hissediyorsun? Neyi değiştirmek isterdin? Kime yardım edebilirsin? Bugün senden başka bir canlı için ne yapabilirsin? Çünkü anlam bazen büyük bir kariyer planında değil, sabah kalkıp sizi bekleyen bir köpeğin mama kabını doldurmakta başlayabilir. Bir ağacı sulamakta, bir yaşlı insanın alışverişini taşımakta, bir proje tamamlamakta, bir masayı kendi ellerinizle yapmakta, bir çocuğa bir şey öğretmekte. İnsanın hayatında kendisinden başka bir şeyin varlığına dokunabilmesi son derece önemli.
Belki de bu yüzden bağımlılıklardan, takıntılı ilişkilerden veya bizi tüketen bazı alışkanlıklardan uzaklaşmaya çalışırken yalnızca "Bunu hayatımdan nasıl çıkaracağım?" diye sormak yetmiyor. Arkasından çok daha zor bir soru geliyor: Yerine ne koyacağım? Çünkü insan zihni boşlukta yaşamıyor. Bir şeyi çıkardığımız yerde yeni ilişkiler, yeni sorumluluklar, yeni meraklar, yeni uğraşlar, yeni hedefler ve yeni anlam alanları oluşturmak gerekiyor. Bu da bir günde olmuyor.
Tıpkı yıllarca kullanılan bir patikanın toprakta derin bir iz bırakması gibi, zihnimizde tekrar tekrar yürüdüğümüz yollar da giderek kolaylaşıyor. Yeni bir yol açmak ise emek istiyor; bazen küçücük adımlarla. Bugün yatağından kalkmak. Yarın yürüyüşe çıkmak. Ertesi gün bir bitki dikmek. Bir hafta sonra bir işe başlamak. Sonra birinin hayatına dokunmak. Ve bir sabah insanın kendisine şu cümleyi söyleyebilmesi: Bugün burada olmamın bir nedeni var.
Belki de bir çocuğa verebileceğimiz en büyük armağanlardan biri, onun bir gün şu cümleyi kurabilmesidir: "Benim yapabileceğim bir şey var." Ardından: "Benim katkıda bulunabileceğim bir şey var." Ve nihayet: "Bu benim hayatım."
Bir genç insanın çok erken ölümü bana bütün bunları yeniden düşündürdü. Sağlıklı bir gelecek istiyorsak yalnızca daha başarılı çocuklar yetiştirmeye çalışmamalıyız. Merak eden çocuklar yetiştirmeliyiz. Değerleri olan çocuklar. Özgürlüğün yanında sorumluluğu öğrenen çocuklar. Bağımsız olabilen çocuklar. Çalışan, deneyen, düşen ve yeniden kalkan çocuklar. Kendisine sunulan hayatı yalnızca tüketmeyen; kendi hayatını kurabilen çocuklar.
Çünkü eğitimin belki de en önemli sorusu, "Hayatta ne yapacaksın?" değildir. Ondan önce gelen iki soru vardır:
“Bu hayatta kim olacaksın?" ve "Varlığınla neye katkıda bulunacaksın?"
