İnsanlık tarihinde bazı dönemler vardır; yalnızca yeni şeyler icat edilmez, dünyanın merkezi de yer değiştirir. Bilginin kim tarafından üretildiği, kimin tarafından taşındığı, kimin onu yorumladığı ve nihayet kimin geleceği tarif ettiği değişir. Bana öyle geliyor ki bugün tam da böyle bir eşikteyiz.
Avrupa’nın Orta Çağ’dan Aydınlanma’ya uzanan hikâyesini çoğunlukla Batı’nın kendi içinden doğmuş bir dönüşüm olarak anlatıyoruz. Oysa insanlığın bilgi tarihi hiçbir zaman bu kadar tek yönlü olmadı. Antik dünyanın eserleri, İslam dünyasının matematik, tıp, astronomi ve felsefedeki birikimi, Hindistan’dan gelen matematiksel kavramlar, Çin’in kâğıt, matbaa ve pusula gibi teknolojileri yüzyıllar boyunca coğrafyalar arasında dolaştı. Avrupa’nın Rönesans’ı, bilimsel devrimi ve ardından Aydınlanma’sı da bu büyük bilgi dolaşımının üzerine kuruldu.
Sonrasında güç merkezi Batı’ya geçti.
Bilimsel devrim, sanayileşme ve sömürgecilik yalnızca malların ve sermayenin değil, Batı’nın kurumlarının, eğitim anlayışının, kültürünün ve dininin de dünyanın geniş coğrafyalarına taşınmasını sağladı. Bunun bedeli ise birçok yerde yerel dillerin, inançların, bilgi sistemlerinin ve kültürlerin “modernleşme” adına değersizleştirilmesi oldu. Modernite, ilerleme vaat ederken aynı zamanda dünyayı büyük ölçüde Batı’nın tanımladığı ölçütlerle değerlendirmeye başladı.
Yüzyıllar boyunca dünyanın geri kalanı Batı’nın üniversitesini, bilimini, teknolojisini, yönetim biçimlerini ve ekonomik modellerini izledi.
Şimdi ise ilginç bir şey oluyor.
Bilginin ve teknolojinin coğrafi ağırlık merkezi yeniden hareket ediyor. Bu kez doğuya doğru.
Bunun en görünür örneklerinden biri Çin. Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü WIPO’nun verilerine göre 2014–2023 arasında Çin merkezli araştırmacılar 38 binden fazla üretken yapay zekâ buluşuna imza attı; bu sayı aynı dönemde ikinci sıradaki ABD’nin yaklaşık altı katıydı. (WIPO)
Robotikte tablo daha da çarpıcı. International Federation of Robotics verilerine göre 2024 yılında dünyada kurulan yeni endüstriyel robotların yüzde 74’ü Asya’da kuruldu. Tek başına Çin, 295 bin yeni robot kurulumu ile dünya toplamının yüzde 54’ünü oluşturdu. Çin fabrikalarında çalışan endüstriyel robotların sayısı artık 2 milyonu aşmış durumda. (IFR International Federation of Robotics)
Üstelik Çin’in 2026–2030 dönemini kapsayan yeni stratejisinde robotik, modern sanayi sisteminin merkezine yerleştiriliyor; yapay zekânın yalnızca ekranlarda çalışan bir teknoloji olmaktan çıkarılıp fiziksel dünyada robotlarla buluşturulması hedefleniyor. (IFR International Federation of Robotics)
Dolayısıyla yaşadığımız şeyi yalnızca “teknolojik devrim” olarak adlandırmak bana eksik geliyor. Belki de İkinci Aydınlanma demeliyiz.
Çünkü birinci Aydınlanma’nın büyük devrimi bilginin otoriteden kurtarılması, sorgulanması, çoğaltılması ve giderek daha geniş insan topluluklarının erişimine açılmasıydı. Bugünkü dönüşümün temel meselesi ise artık yalnızca bilgiye erişmek değil, bilgiden bilgi üretmek.
Aradaki fark çok büyük.
Birkaç yüzyıl önce bir düşünürün yıllarca okuyarak, seyahat ederek ve tartışarak ulaşabileceği bilgi miktarına bugün sıradan bir insan birkaç saniye içinde erişebiliyor. Yapay zekâ ise bundan bir adım daha ileri gidiyor: Var olan bilgileri karşılaştırıyor, aralarındaki ilişkileri buluyor, modeller oluşturuyor, yeni olasılıklar öneriyor.
Bu nedenle çağımızın temel sorusu artık “Bilgiye nasıl ulaşacağız?” değil, “Elimizdeki muazzam bilgiyle ne yapacağız?”
İklim değişikliğini nasıl çözeceğiz? Yaşlanan toplumları nasıl yöneteceğiz? Daha iyi şehirleri nasıl kuracağız? Eğitimi nasıl dönüştüreceğiz? Hastalıkları nasıl daha erken teşhis edeceğiz? İnsanların daha uzun değil, daha anlamlı yaşamalarını nasıl sağlayacağız?
İkinci Aydınlanma’nın değeri belki de tam burada ortaya çıkacak: Daha fazla bilgi üretmekte değil, insanlığın zaten sahip olduğu bilgiyi daha anlamlı biçimde bir araya getirebilmekte.
Bu değişim aynı zamanda yeni bir insan tipi yaratıyor. Aydınlanma’nın düşünürü uzun uzun düşünebilir, yıllarca aynı eser üzerinde çalışabilirdi. Bugünün insanı ise sürekli değişen bir bilgi ortamında yaşıyor. Bugün öğrendiği bir teknolojinin birkaç yıl, hatta bazen birkaç ay sonra eskimesi mümkün. Dolayısıyla yeni dünyanın temel yeteneği yalnızca “bilmek” olmayacak.
Öğrenmek, unutmak, yeniden öğrenmek, ilişkilendirmek ve hızla uygulamak olacak. Belki de geleceğin gerçek entelektüeli en fazla şeyi bilen kişi değil; farklı bilgiler arasında daha önce görülmemiş ilişkileri kurabilen kişi olacak.
Fakat bütün bunların yanında çok ilginç başka bir insan ihtiyacı beliriyor. Bir tarafta Şanghay, Shenzhen, Singapur, Seul ve giderek dünyanın başka şehirlerinde yükselen akıllı binalar, sürücüsüz araçlar, robotlar, algoritmalar ve yapay zekâyla yönetilen sistemler var. İnsanlık tarihte hiç olmadığı kadar teknolojik bir çevre inşa ediyor. Diğer tarafta ise insanlar hâlâ İskoçya’nın küçük kasabalarına, İtalya’nın yüzyıllık köylerine, İsviçre’nin dağlarına gidiyor. Taş bir binaya, eski bir sokağa, küçük bir kafeye, yerel bir pazara, ormana, denize bakıyor ve orada başka bir şey arıyor.
Belki de hafıza arıyor. Çünkü teknoloji bize geleceği verirken kültür bize nereden geldiğimizi hatırlatıyor. Bu nedenle geleceğin büyük çatışmasının yalnızca Doğu ile Batı arasında olacağını sanmıyorum. Çok daha ilginç bir gerilim bizi bekliyor: Hız ile yavaşlık arasında, yapay olan ile doğal olan arasında, algoritma ile hafıza arasında ve verimlilik ile anlam arasında!
İnsanların önündeki tercih de belki “teknolojiyi kabul etmek veya reddetmek” olmayacak. Çünkü teknoloji artık hayatımızın dışındaki bir araç değil; hayatın altyapısına dönüşüyor. Asıl mesele, teknolojinin içinde ne kadar insan kalabileceğimiz olacak. Ve burada Doğu ile Batı’nın birbirine yeniden ihtiyacı olabilir.
Batı’nın geliştirdiği modern bilim, üniversite ve araştırma geleneği; Doğu’nun bugün olağanüstü bir hızla geliştirdiği üretim, yapay zekâ, otomasyon ve robotik kapasitesiyle birleşiyor. Nature Index’in güncel göstergelerinde Çin bugün genel araştırma çıktısında dünyada birinci sırada yer alıyor. (Nature) Dolayısıyla artık basitçe “Batı üretir, Doğu uygular” denilebilecek bir dünyada yaşamıyoruz.
Fakat belki bundan sonraki büyük soru kimin daha fazla teknoloji ürettiği de olmayacak; kimin teknolojiyle daha iyi bir hayat kurabildiği olacak. Çünkü insanlığın ikinci Aydınlanması gerçekten gerçekleşecekse ölçüsü robotların sayısı, yapay zekânın işlem gücü veya gökdelenlerin yüksekliği olamaz. Ölçüsü insan olmalı. Bilgiden yeni bilgi üretebiliyoruz. Şimdi önümüzde çok daha zor bir soru var:
Ürettiğimiz bu yeni bilgiden daha iyi bir insanlık üretebilecek miyiz?
Belki önümüzdeki yirmi yılın bütün hikâyesi, bu soruya vereceğimiz cevapta saklı.
