Avusturya'da yaşadığım yıllarda bir süre birlikte çalıştığım Wolf, benim için belki de hayatımdaki ilk gerçek mentordu. Ondan yalnızca iş yapmayı değil; düşünmeyi, meseleleri farklı açılardan değerlendirmeyi, gereksiz olanı ayıklamayı ve bazen de neyi yapmamak gerektiğini öğrendim. Bugünkü düşünme ve çalışma biçimimin oluşmasında onun payının büyük olduğunu yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum. Wolf'un sık kullandığı bir cümle vardı: "Cevabını duymak istemediğin soruyu sorma." O yıllarda bunu daha çok insan ilişkileri ve iş hayatıyla ilgili bir öğüt olarak algılardım. Bugün ise aynı cümlenin bilgiyle kurduğumuz ilişki açısından çok daha büyük bir anlam taşıdığını düşünüyorum.
Belki de artık şöyle söylemeliyiz: İşine yaramayacak her bilgiyi bilmek zorunda değilsin. Çünkü bildiğimiz insanlık tarihinde ilk kez sorun bilgiye ulaşamamak değil, bilgiden korunabilmek haline geliyor. Telefonumuzu elimize aldığımız andan itibaren haberler, reklamlar, videolar, yorumlar, analizler, öneriler, eğitimler, sertifikalar ve hiç sormadığımız soruların cevaplarıyla karşılaşıyoruz. Üstelik bunların önemli bir bölümü tesadüfen karşımıza çıkmıyor; algoritmalar neye baktığımızı, neyin üzerinde biraz daha uzun durduğumuzu, neyi merak ettiğimizi öğreniyor ve önümüze sürekli yeni içerikler getiriyor. Böylece ilgi alanlarımızın içinde olduğumuzu düşünürken, fark etmeden kendi odağımızdan uzaklaşabiliyoruz. Bu nedenle geleceğin önemli becerilerinden birinin daha fazla bilgi edinmek değil, hangi bilginin gerekli olduğuna karar verebilmek olacağını düşünüyorum. Ve tam da bu noktada eğitim anlayışımızı yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Her şeyi öğretmeye çalışmak
Eğitim sistemleri yüzyıllardır büyük ölçüde aynı varsayım üzerine kuruldu: Bir insanın eğitimli olabilmesi için bilmesi gereken şeyler vardır ve biz bunları belirleyip ona öğretiriz. İlkokuldan üniversiteye kadar müfredatlar böyle oluşturuldu; devletler, bakanlıklar, üniversiteler ve akademik kurullar öğrencinin hangi dersleri alacağını, hangi konuları öğreneceğini ve çoğu zaman hangi sırayla öğreneceğini belirledi. Elbette ortak standartlar gereklidir. Bir doktorun, mühendisin, hukukçunun ya da öğretmenin bilmesi gereken temel bilgiler vardır; eğitimde kaliteyi tamamen bireysel tercihlere bırakamayız. Sorun müfredatın varlığı değil, eğitimin müfredattan ibaret hale gelmesi.
Bunu yıllar önce kendi sınıfımda çok çarpıcı biçimde görmüştüm. 2003-2004 yıllarında Türkiye'ye döndüğümde İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde öğretim görevlisiydim ve verdiğim derslerden biri Uluslararası Pazarlama idi. Dönemin başında öğrencilerime "İstediğiniz uluslararası pazarlama kitabını alabilirsiniz, ancak bu derste yalnızca kitap üzerinden ilerlemeyeceğiz" dedim. Öğrencileri gruplara ayırdım ve her gruptan hayali bir şirket kurmasını istedim. Ne üreteceklerine kendileri karar verecek, şirketlerinin kimliğini oluşturacak, hedef pazarlarını araştıracak, uluslararası pazarlama stratejilerini geliştirecek, karşılaşabilecekleri sorunları değerlendirecek ve akademik dönem boyunca şirketlerini adım adım büyüteceklerdi. Kitaplar artık öğrenmenin amacı değil, ihtiyaç duyduklarında başvurabilecekleri kaynaklardan yalnızca biriydi.
Birkaç hafta sonra öğrencilerimden genç bir kız dayanamadı ve ağlamaya başladı. "Hocam," dedi, "siz ne biçim ders yapıyorsunuz? Bir kitap verseniz de biz onu okusak, öğrensek." Bu tepkiyi hiç unutmadım, çünkü aslında bana eğitim sisteminin çok önemli bir problemini anlatıyordu. O öğrenci öğrenmek istemediği için zorlanmıyordu; tam tersine, yıllardır kendisine öğretilen öğrenme biçimini uygulamak istiyordu: Bana ne öğrenmem gerektiğini söyle, ben onu ezberleyeyim, sonra bana sor, ben de sana geri vereyim. Oysa ben ondan başka bir şey istiyordum: Araştırmasını, seçim yapmasını, karar vermesini, arkadaşlarıyla tartışmasını, hata yapmasını, yeniden düşünmesini ve sonunda kendisine ait bir şey üretmesini. Yani bilgiyi hatırlamasını değil, bilgiyi kullanmasını istiyordum.
2003'te sıra dışı olan, 2026'da zorunluluk haline geliyor
Bugünden geriye baktığımda ilginç bir şey görüyorum: 2003 yılında öğrencilerime yaptırmaya çalıştığım şey, bugün eğitimin gitmek zorunda olduğu yönün küçük bir örneğiydi. Çünkü artık bilgiye erişimin kendisi başlı başına bir üstünlük değil. Bir mühendislik öğrencisine istediğiniz kadar teori öğretebilirsiniz; fakat öğrenci gerçek bir problemle karşılaşmadıysa, bir proje geliştirmediyse, sahaya çıkmadıysa, başarısız olmadıysa, neden başarısız olduğunu araştırmadıysa ve yeni bir çözüm üretmeye çalışmadıysa, eğitimin önemli bir parçası eksik kalıyor. Aynı şey hukuk, tıp, havacılık, işletme, psikoloji, mimarlık ve öğretmenlik için, hatta giderek hemen her meslek için geçerli. Bu nedenle stajın kendisi bile artık yeterli olmayabilir; öğrencinin birkaç hafta bir kurumda bulunması, eğitim ile gerçek hayat arasındaki bağlantının kurulduğu anlamına gelmiyor.
Bence geleceğin eğitimi üç alanı birbirine çok daha güçlü biçimde bağlamak zorunda: teori, deneyim ve problem çözme. Öğrenci önce alanının temel bilgisini öğrenecek, sonra o bilginin gerçek dünyada nasıl çalıştığını görecek, ardından o dünyanın henüz çözülememiş sorunlarından birini seçerek üzerine düşünecek, araştıracak ve çözüm üretmeye çalışacak. İşte tam burada eğitim, yalnızca meslek öğretmekten çıkıp bir girişimcilik ve üretim deneyimine dönüşüyor. Girişimcilikten kastım herkesin şirket kurması değil. Bir hukuk öğrencisinin yeni bir arabuluculuk modeli geliştirmesi de girişimci düşüncedir; bir öğretmen adayının öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklar için yeni bir yöntem tasarlaması da, bir mühendislik öğrencisinin enerji tüketimini azaltan bir sistem geliştirmesi de, bir sağlık bilimleri öğrencisinin yaşlanan nüfusun yaşam kalitesine ilişkin yeni bir hizmet modeli oluşturması da öyle. Çünkü girişimcilik özünde şirket kurmak değil; bir problemi görmek ve ona değer yaratan bir çözüm üretebilmektir.
Geleceğin öğrencisi neyi bilmediğini değil, neyi bilmesi gerektiğini bilmeli
Yapay zekâ bu dönüşümü daha da hızlandırıyor. Artık öğrencinin karşısında yalnızca Google yok; doğru kullanıldığında saniyeler içinde bilgi derleyebilen, karşılaştırabilen, açıklayabilen, fikir geliştirebilen ve araştırma sürecini hızlandırabilen sistemler var. Böyle bir dünyada eğitimin hâlâ öğrencinin ne kadar bilgi hatırlayabildiğini ölçmeye odaklanması giderek anlamsızlaşıyor. Asıl sorular değişiyor: Hangi soruyu sordun? Neden o soruyu seçtin? Hangi bilgiyi kullandın, hangisini kullanmadın? Kaynağın güvenilir miydi? Gerçek problemi doğru tanımladın mı? Ve sonunda ne ürettin?
Belki de geleceğin sınav kâğıdı bir kâğıt bile olmayacak. Bir proje, bir prototip, bir araştırma olacak; bir saha çalışması, sosyal girişim, dava simülasyonu, işletme modeli, bilimsel deney veya gerçek bir toplumsal probleme geliştirilmiş çözüm olacak. Öğrencinin aldığı not da yalnızca "doğru cevabı" bilmesine değil; araştırmasına, sorgulamasına, yaratıcılığına, iş birliği yapabilmesine ve ürettiği çözümün niteliğine bağlı olacak.
"Onu da öğreneyim" dönemi bitiyor olabilir
Bugünün başka bir yanılgısı da sürekli daha fazla şey öğrenmemiz gerektiği düşüncesi: bir eğitim daha, bir sertifika daha, bir program daha, bir uzmanlık daha, CV'ye eklenecek bir satır daha. Oysa bilgi bolluğu çağında gerçek üstünlük, sahip olduğumuz belgelerin sayısından çok, neyi neden öğrenmeye karar verdiğimizde olabilir. Çünkü insan zihninin de dikkatin de zamanın da sınırı var; her şeyi takip etmeye çalışan insan sonunda hiçbir şeyde derinleşemeyebilir. Bu yüzden önümüzdeki dönemin en değerli kavramlarından birinin seçicilik olacağına inanıyorum: neyi okumayacağımızı bilmek, neyi takip etmeyeceğimizi bilmek, hangi eğitimi almayacağımızı bilmek, hangi tartışmaya girmeyeceğimizi bilmek ve en önemlisi, hayatımızın sınırlı zamanını hangi probleme ayırmaya değer bulduğumuzu bilmek.
Burada eğitim meselesi bir anda çok daha büyük bir soruya bağlanıyor: Anlam. Bir genç neyi anlamlı buluyor? Hangi problem onu gerçekten rahatsız ediyor? Nasıl bir dünyada yaşamak istiyor? Hangi konuda yıllarca çalışmaya razı? Hangi sorunun cevabını gerçekten merak ediyor? Eğitim bu soruları öğrencinin yerine cevaplamamalı; fakat öğrencinin kendi cevaplarını bulabileceği alanı yaratmalı. Belki geleceğin üniversitesi öğrenciye yalnızca "Sen ne olmak istiyorsun?" diye sormayacak, daha önemli bir soru soracak: "Hangi problemi çözmek istiyorsun?" Çünkü meslekler değişebilir, teknolojiler değişebilir; bugün çok değerli olan bazı uzmanlıklar yarın önemini kaybedebilir ve bugün henüz adını bile bilmediğimiz yeni meslekler ortaya çıkabilir. Ama insanın merakı, anlam arayışı ve problem çözme kapasitesi kalır.
Wolf'un yıllar önce söylediği o basit cümleyi bu yüzden bugün farklı okuyorum: "Cevabını duymak istemediğin soruyu sorma." Belki bilgi çağının yeni versiyonu da şudur: Hayatında bir karşılığı olmayacak her bilgiyi tüketme. Çünkü gelecekte eğitimli insan, en çok bilen insan olmayabilir. Neyi bilmesi gerektiğini seçebilen, bildiğini gerçek hayatta kullanabilen ve bütün bunlarla anlamlı bir şey üretebilen insan olabilir.
