Bugün İngiltere vizem için parmak izi vermek üzere Adana’dayım. Yapmam gereken oldukça sıradan bir işlemdi aslında. Randevu saatinde belirtilen adrese gidecek, parmak izimi verecek ve çıkacaktım. Ama bazen hayat, hiç beklemediğiniz bir yerde sizi yıllar öncesine götürüyor.
İşlemin yapılacağı merkezin bulunduğu yere geldiğimde karşıma Nuri Sabuncu adı çıktı. Burası bir zamanlar ona ait olan bir araziydi ve bugün bulunduğu yapı içerisinde onun anısına ayrılmış küçük bir köşe, bir anıt var. Bir anda yıllardır zihnimin çok gerilerinde duran görüntüler canlanıverdi.
Nuri Sabuncu benim için çok değerli bir insandı. Babamın direktör olarak çalıştığı Akdeniz İplik Fabrikası’nım sahibi olan bir iş insanıydı. Ben de gençliğimin bir döneminde, hafta sonları babam fabrikadayken onun yanına giderdim. O günleri çok severdim. Fabrikayı, babamın odasını, koridorları, çalışanları hatırlıyorum. Çalışanların babamı hem ne kadar sevdiklerini hem de ondan nasıl çekindiklerini bugün bile çok net hatırlayabiliyorum. Çocukken yetişkinlerin dünyasını gözlemlemek insana tuhaf ayrıntılar bırakıyor. Kimin sözü dinleniyor, kim nasıl davranıyor, insanlar birbirlerine nasıl hitap ediyor… Farkında olmadan bütün bunları izliyorsunuz.
Nuri Bey ise benimle gerçekten konuşurdu. Bir çocuğa ya da genç bir kıza sorulabilecek sıradan sorulardan biraz daha fazlasını sorardı. Ne yapmak istediğimi, gelecekte kendimi nerede gördüğümü, nelerden hoşlandığımı merak ederdi.
Ben de dünyayı gezmek istediğimi anlatırdım. Başka ülkeleri görmek, farklı insanlar tanımak, büyük bir dünyanın içinde yaşamak istiyordum. Henüz bunun nasıl bir mesleğe ya da eğitime karşılık geldiğini bilmiyordum.
Bana uluslararası ilişkiler okumamı söyleyen ilk, belki de tek insan Nuri Bey’di. Hatta Uluslararası İlişkiler diye bir bölümün varlığını bile büyük ölçüde onun sayesinde öğrendiğimi söyleyebilirim. Ben yapmak istediklerimi anlatıyordum, o ise anlattıklarımın akademik dünyadaki karşılığını bana gösteriyordu. Yıllar sonra İstanbul Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okudum.
Hayat beni daha sonra İstanbul’dan Viyana’ya, farklı ülkelere, farklı mesleklere ve sonunda gerçekten uluslararası bir çalışma hayatına götürdü. Üniversiteler, eğitim, uluslararası iş birlikleri, farklı ülkelerde yürütülen projeler hayatımın önemli bir bölümünü oluşturdu. Bugün geriye dönüp baktığımda, çocukken kurduğum o cümlelerin hayatımın yönünü ne kadar belirlediğini daha iyi anlıyorum.
Nuri Bey’in bana verdiği küçük bir televizyonu da bugün yeniden hatırladım. Televizyonun aynı zamanda radyosu vardı. Bana verirken, “Sen gezgin olacaksın belli. Böyle küçük bir televizyonu ve radyoyu nereye gidersen yanında götürebilirsin,” demişti.
İstanbul’da üniversiteyi kazandığımda gerçekten de onu yanımda götürdüm. Sonra ne olduğunu tam hatırlamıyorum. Belki ablama, belki erkek kardeşime verdim. Avusturya’ya götürmediğimi biliyorum. Eşyanın kendisi hayatımın bir yerinde kaldı ama bugün fark ettim ki o cümlenin kendisi benimle gelmiş.
“Sen gezgin olacaksın.”
Oldum!
Belki bugün beni asıl etkileyen de buydu? Koskoca Adana’da, İngiltere vizem için gelmek zorunda olduğum bir merkezin Nuri Sabuncu’nun hatırasının bulunduğu yerde olması çok ilginç bir karşılaşmaydı.
Çünkü oraya geçmişimi aramak için gitmemiştim; tam tersine, geleceğimle ilgili bir işlem yapmak için gitmiştim. İngiltere’ye yeniden gidebilmek, oradaki çalışmalarımı sürdürebilmek ve hayatımın bundan sonraki döneminde açılacak yeni yollar için atılan küçük ama önemli adımlardan biriydi bu. Ve tam o sırada hayat beni başlangıçlarımdan biriyle karşılaştırdı. O zaman geleceğini anlatan genç bir kızdım. Bugün o geleceğin büyük bir bölümünü yaşamış bir kadın olarak onun hatıranın önünden geçiyordum.
İnsan hayatında bazı vedaların ne zaman gerçekleşeceğini kendisi seçemiyor. Bazen yıllar önce kaybettiğiniz bir insanla vedalaştığınızı düşünüyorsunuz. Sonra bir gün onun adını hiç beklemediğiniz bir yerde görüyorsunuz ve aslında vedanın başka bir katmanı daha olduğunu fark ediyorsunuz. Bu, hüzünlü bir veda değil; aksine, içinde büyük bir teşekkür var.
Gençken beni ciddiye alan, hayallerimi küçümsemeyen ve anlattıklarımdan bana bir yol tarif eden bir insanı yeniden hatırlamanın teşekkürüdür bu. Belki çocuklarla ve gençlerle konuşurken bunun ne kadar önemli olduğunu da unutuyoruz. Onlara söylediğimiz küçük bir cümle, bizim birkaç dakika sonra unutacağımız bir sohbet, onların hayatında yıllarca yaşayabiliyor. Bir gence “Bunu yapabilirsin” demenin sonuçlarını hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz.
Nuri Bey muhtemelen yıllar sonra onun bu konuşmalarını hatırlayacağımı bilmiyordu. Bana verdiği küçük televizyonun İstanbul’a kadar benimle gideceğini, önerdiği bölümü gerçekten okuyacağımı ya da hayatımın büyük bölümünün ülkeler, üniversiteler ve uluslararası çalışmalar arasında geçeceğini de bilmiyordu. Ama bugün onun adının önünde dururken bütün bunları ben biliyordum. Hayat bazen başlangıçlarla vedaları aynı noktaya yerleştiriyor.
Ben bugün Adana’ya bir vize işlemi için geldim. Yeni bir yolun kapısını açmaya çalışırken çok eski bir yolun başlangıcını yeniden gördüm. Ve içimden Nuri Bey’e şunu söylemek geçti:
“Haklıydınız Nuri Bey. Gezgin oldum. Dünyayı gördüm. Uluslararası İlişkiler okudum. Ve hâlâ gidiyorum! Nur içinde yatın.”
Bazen iyi bir veda, insanı geçmişte bırakmaz; tam tersine, nereden geldiğini hatırlatarak yeni yoluna uğurlar.
And I am still going…
