Deniz Kıte
Köşe Yazarı
Deniz Kıte
 

Beyaz Elbiseyle Bacadan İnmek

Çok sevdiğim bir Yahudi hikâyesi vardır. Tamamını anlatmayacağım; yalnızca gözünüzün önünde bir sahne canlandırmanızı istiyorum: Bembeyaz giyinmiş bir insan, bir bacadan aşağı iniyor. Aşağıya vardığında hâlâ bembeyaz olabilir mi? Elbette hayır. Çünkü bazen ne kadar temiz olduğunuzdan önce, nerede durduğunuz önemlidir. İnsan da böyledir. Kötülüğün, adaletsizliğin, cehaletin ve sevgisizliğin süreklilik kazandığı bir yerde yaşayıp bunların hiçbirinden etkilenmeden kalabileceğimizi düşünmek bana pek gerçekçi gelmiyor. Çevremiz yalnızca etrafımızda duran insanlardan oluşmaz. Zaman içinde içimize işleyen bir atmosferdir. Üstelik bu ilişki tek yönlü değildir. Biz çevremize bir şey veririz, çevremiz de bize bir şey verir. Bir bakıma bumerang gibidir. İçinizde barış varsa etrafınızda da barış yaratmaya çalışırsınız, ama sürekli çatışmanın olduğu bir yerde yalnızca içinizde barış taşımanız bir süre sonra yetmez. Adalet duygunuz güçlüyse, adaletsizliğin normalleştiği bir ortamda uzun süre rahat edemezsiniz; o duygu bir noktada isyan etmeye başlar. Bilgiye değer veriyorsanız, cehaletin övüldüğü bir yerde giderek yalnızlaşırsınız ve içinizdeki bilgelik buna itiraz eder. Sevgiye inanıyorsanız, sevgisizliğin hâkim olduğu bir yerde bir süre sonra nefes almakta zorlanırsınız. Ama bunun tersi de doğrudur. Bilginin değer gördüğü bir ortamda daha fazla öğrenir, sevginin olduğu yerde sevgi göstermeyi öğrenirsiniz. İnsanların birbirine saygıyla yaklaştığı bir çevrede siz de daha özenli olmaya başlarsınız. Üreten insanların arasında üretmek, merak edenlerin arasında merak etmek, okuyanların arasında okumak daha doğal hâle gelir. Belki de bu yüzden Türkçedeki o çok bildik söz sandığımızdan çok daha derindir: "Üzüm üzüme baka baka kararır." Çünkü insanın çevresi yalnızca arkadaşlarından ibaret değildir. Yaşadığınız ev, çalıştığınız kurum, birlikte yemek yediğiniz insanlar; okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz programlar, takip ettiğiniz sosyal medya hesapları, her gün dinlediğiniz sözler de çevrenizdir. Size nasıl davranıldığı ve sizin başkalarına nasıl davrandığınız da öyle. Kimin başarısını alkışladığınız, kimin kötülüğünü görmezden geldiğiniz, neye sessiz kaldığınız, neyi normal kabul ettiğiniz de. İnsan yalnızca yediği ve içtiği şeylerle beslenmez; maruz kaldığı şeylerle de beslenir. Bu nedenle zaman zaman hayatımıza biraz uzaktan bakmak gerektiğini düşünüyorum. Kendimizden başlayıp ailemize, arkadaşlarımıza, iş yerimize, yöneticilerimize, komşularımıza; okuduğumuz gazetecilere, dinlediğimiz ve takip ettiğimiz kişilere, bürokratlara, siyasetçilere kadar çevremizde oluşturduğumuz o büyük halkaya bakalım. Ve kendimize birkaç basit soru soralım: Bu çevre beni besliyor mu, geliştiriyor mu? Beni daha bilgili, daha adil, daha merhametli, daha üretken, daha huzurlu bir insan yapıyor mu? Yoksa farkında olmadan küçültüyor, öfkelendiriyor, sıradanlaştırıyor ve içimde değer verdiğim şeyleri yavaş yavaş aşındırıyor mu? Belki asıl soru şudur: Her gün hangi bacadan aşağı iniyorum? Çünkü bembeyaz bir elbiseyle bacadan inip aşağıda hâlâ bembeyaz kalmayı bekleyemeyiz. Ama güzel olan şu: Her zaman her şeyi değiştiremeyebiliriz. İçinde bulunduğumuz toplumu, kurumu, şehri, hatta bazen hayat koşullarımızı hemen değiştirmek elimizde olmayabilir. Fakat mümkün olduğu ölçüde neyin içinde kalacağımızı, neye yaklaşıp neden uzaklaşacağımızı seçebiliriz. Kimi dinleyeceğimizi, kimi hayatımıza alacağımızı, neyi okuyacağımızı; neyi normalleştirmeyeceğimizi ve neye sessiz kalmayacağımızı seçebiliriz. En önemlisi de bütün bunların ortasında nasıl bir insan olmayı seçtiğimizi. Yeni bir haftaya girerken yapılabilecek en anlamlı şeylerden biri belki de budur: Çevrenize bakın. Sonra kendinize bakın. Bulunduğunuz yer, olmak istediğiniz insanı besliyor mu?
Ekleme Tarihi: 28 Eylül 2026 -Pazartesi
Deniz Kıte

Beyaz Elbiseyle Bacadan İnmek

Çok sevdiğim bir Yahudi hikâyesi vardır. Tamamını anlatmayacağım; yalnızca gözünüzün önünde bir sahne canlandırmanızı istiyorum: Bembeyaz giyinmiş bir insan, bir bacadan aşağı iniyor. Aşağıya vardığında hâlâ bembeyaz olabilir mi? Elbette hayır. Çünkü bazen ne kadar temiz olduğunuzdan önce, nerede durduğunuz önemlidir.

İnsan da böyledir. Kötülüğün, adaletsizliğin, cehaletin ve sevgisizliğin süreklilik kazandığı bir yerde yaşayıp bunların hiçbirinden etkilenmeden kalabileceğimizi düşünmek bana pek gerçekçi gelmiyor. Çevremiz yalnızca etrafımızda duran insanlardan oluşmaz. Zaman içinde içimize işleyen bir atmosferdir.

Üstelik bu ilişki tek yönlü değildir. Biz çevremize bir şey veririz, çevremiz de bize bir şey verir. Bir bakıma bumerang gibidir. İçinizde barış varsa etrafınızda da barış yaratmaya çalışırsınız, ama sürekli çatışmanın olduğu bir yerde yalnızca içinizde barış taşımanız bir süre sonra yetmez. Adalet duygunuz güçlüyse, adaletsizliğin normalleştiği bir ortamda uzun süre rahat edemezsiniz; o duygu bir noktada isyan etmeye başlar. Bilgiye değer veriyorsanız, cehaletin övüldüğü bir yerde giderek yalnızlaşırsınız ve içinizdeki bilgelik buna itiraz eder. Sevgiye inanıyorsanız, sevgisizliğin hâkim olduğu bir yerde bir süre sonra nefes almakta zorlanırsınız.

Ama bunun tersi de doğrudur. Bilginin değer gördüğü bir ortamda daha fazla öğrenir, sevginin olduğu yerde sevgi göstermeyi öğrenirsiniz. İnsanların birbirine saygıyla yaklaştığı bir çevrede siz de daha özenli olmaya başlarsınız. Üreten insanların arasında üretmek, merak edenlerin arasında merak etmek, okuyanların arasında okumak daha doğal hâle gelir. Belki de bu yüzden Türkçedeki o çok bildik söz sandığımızdan çok daha derindir: "Üzüm üzüme baka baka kararır."

Çünkü insanın çevresi yalnızca arkadaşlarından ibaret değildir. Yaşadığınız ev, çalıştığınız kurum, birlikte yemek yediğiniz insanlar; okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz programlar, takip ettiğiniz sosyal medya hesapları, her gün dinlediğiniz sözler de çevrenizdir. Size nasıl davranıldığı ve sizin başkalarına nasıl davrandığınız da öyle. Kimin başarısını alkışladığınız, kimin kötülüğünü görmezden geldiğiniz, neye sessiz kaldığınız, neyi normal kabul ettiğiniz de. İnsan yalnızca yediği ve içtiği şeylerle beslenmez; maruz kaldığı şeylerle de beslenir.

Bu nedenle zaman zaman hayatımıza biraz uzaktan bakmak gerektiğini düşünüyorum. Kendimizden başlayıp ailemize, arkadaşlarımıza, iş yerimize, yöneticilerimize, komşularımıza; okuduğumuz gazetecilere, dinlediğimiz ve takip ettiğimiz kişilere, bürokratlara, siyasetçilere kadar çevremizde oluşturduğumuz o büyük halkaya bakalım. Ve kendimize birkaç basit soru soralım: Bu çevre beni besliyor mu, geliştiriyor mu? Beni daha bilgili, daha adil, daha merhametli, daha üretken, daha huzurlu bir insan yapıyor mu? Yoksa farkında olmadan küçültüyor, öfkelendiriyor, sıradanlaştırıyor ve içimde değer verdiğim şeyleri yavaş yavaş aşındırıyor mu?

Belki asıl soru şudur: Her gün hangi bacadan aşağı iniyorum? Çünkü bembeyaz bir elbiseyle bacadan inip aşağıda hâlâ bembeyaz kalmayı bekleyemeyiz.

Ama güzel olan şu: Her zaman her şeyi değiştiremeyebiliriz. İçinde bulunduğumuz toplumu, kurumu, şehri, hatta bazen hayat koşullarımızı hemen değiştirmek elimizde olmayabilir. Fakat mümkün olduğu ölçüde neyin içinde kalacağımızı, neye yaklaşıp neden uzaklaşacağımızı seçebiliriz. Kimi dinleyeceğimizi, kimi hayatımıza alacağımızı, neyi okuyacağımızı; neyi normalleştirmeyeceğimizi ve neye sessiz kalmayacağımızı seçebiliriz. En önemlisi de bütün bunların ortasında nasıl bir insan olmayı seçtiğimizi.

Yeni bir haftaya girerken yapılabilecek en anlamlı şeylerden biri belki de budur: Çevrenize bakın. Sonra kendinize bakın. Bulunduğunuz yer, olmak istediğiniz insanı besliyor mu?

Yazıya ifade bırak !