Bizim zamanımızda başörtülü kadına saygı vardı. Öyle ya da böyle hepimizin anneannesi, babaannesi, bazılarımızın annesi, teyzesi, halası başörtülüydü. Üstelik biz ona “türban” demezdik. Başörtüsü derdik. Ben bugün bu iki kelimeyi özellikle birbirinden ayırıyorum. Benim zihnimde başörtüsü çocukluğumdan kalan kültürel ve dini bir hatıradır; türban ise yıllar içinde siyasallaşmış başka bir sembolizmi ifade ediyor.
Çocukluğumuzun başörtüsü bize olgunluğu, ağırbaşlılığı, inancı ve hayat tecrübesini çağrıştırırdı. İnanç vardı ama o inanç insanın kendisini başkasından üstün görmesinin gerekçesi değildi. Başörtüsü siyasi bir ayrıcalık sağlamazdı. Dindarlık bir iktidar alanı değildi. Tam tersine, inanç arttıkça insanın daha mütevazı, daha ölçülü, daha ağırbaşlı olması gerektiğini düşünürdük.
Bizim çocukluğumuzda insanların hayatla ilgili çok sade hayalleri vardı. Çalışalım, ailemize bakalım, ülkemiz ve toplumumuz için elimizden geleni yapalım, başımızı sokacak bir evimiz olsun; günün birinde de Allah nasip ederse hacca gidecek paramızı biriktirelim… Sonra biraz daha sade, biraz daha huzurlu yaşayalım ve zamanı geldiğinde bu dünyadan huzurla göçelim. Dindarlığın hayal ettiğimiz son durağı daha fazla tüketmek, daha fazla görünmek, daha fazla güç sahibi olmak değildi. Biraz daha sadeleşmekti.
Başörtüleri de öyleydi. Tülbentlerin kenarları oya oya işlenirdi. Nakışlar yapılırdı. O yılların çok güzel eşarpları vardı. Güzel giyinmek de ayıp değildi elbette. Fakat mesele eşarbın markası, fiyatı ya da onu takan kişinin ekonomik gücü değildi. Başörtüsü insanın zenginliğini sergilemesinin aracı hiç değildi. Bugün bu yüzden bazı görüntülere baktığımda yalnızca siyasi olarak değil, kültürel olarak da büyük bir yabancılaşma hissediyorum.
Örneğin türbanlı bir kadının çıkıp “Utanmıyoruz” demesi… Benim çocukluğumda tanıdığım başörtülü bir kadından duymayı hayal bile edemeyeceğim bir cümleydi bu. Çünkü “utanmak” aşağılanmak veya sindirilmek anlamına gelmezdi. Edep vardı, ölçü vardı, mahcubiyet vardı. Başkasının hakkını gözetmek, yaptığının hesabını önce kendi vicdanına vermek vardı. Elbette bugün de başörtülü milyonlarca kadın birbirinden farklı hayatlar yaşıyor ve hiç kimse kıyafeti üzerinden ahlaklı veya ahlaksız ilan edilemez. Benim itirazım zaten başörtüsüne değil; başörtüsünün temsil ettiğine inandığım değerlerin siyasi ve toplumsal bir gösteriye dönüştürülmesine.
Bugün bütün altınlarını, pırlantalarını, pahalı çantalarını, lüks sofralarını, lüks seyahatlerini sergileyen ve bütün bunların ortasında dini kimliğini de özellikle görünür kılan kadın modeline baktığımda aynı yabancılaşmayı yaşıyorum. Benim çocukluğumda başörtülü kadınlar arasında da zengin insanlar vardı. Takı takan da vardı, güzel giyinen de. Mesele zenginlik değildi, güzel giyinmek hiç değildi. Mesele gösterişti. Çünkü bize öğretilen İslam anlayışında varlıklı olmak ayıp değildi ama varlığını insanların gözüne sokmak makbul de değildi.
Hac ise bunun belki de en güzel örneğiydi. Bir kadın hacca gittiğinde sanki biraz daha ağırbaşlı dönerdi. Hac, başkalarına kaçıncı kez gidildiğinin anlatıldığı bir statü göstergesi değildi. Bugün “bilmem kaçıncı kez hacca gittim” diye, yüzünde yoğun makyajıyla, kusursuz hazırlanmış türbanıyla fotoğraf çektirip bunu bir gösteri unsuruna dönüştüren kadın modeline baktığımda yine çocukluğumdaki o kadınları düşünüyorum. Çünkü benim hatırladığım dünyada hacdan dönen kadının görünürlüğü değil, ağırbaşlılığı artardı.
Hacı teyze dönerdi; yanında zemzem suyu olurdu. Tesbih getirirdi. Belki Mekke’den, Medine’den birkaç küçük hediye getirirdi konu komşuya. Oturulur, kahveler içilir, onun anlattıkları dinlenirdi. Kâbe’yi ilk gördüğünde ne hissetmişti, Medine nasıldı, orada neler yaşamıştı? Kendi güzel hikâyesini anlatırdı. Ama hac hiçbir zaman bir gösteriş değildi. Bir sosyal statü hiç değildi.
Ve biz onlara “Hacı Teyze”, “Hacı Dede”, “Hacı Abla”, “Hacı Abi” demekten mutluluk duyardık. Hatta biraz da onur duyardık. Bunlar neredeyse birer saygı unvanıydı. Çünkü hacdan dönmüş bir insandan dünyaya biraz daha mesafeli, insana biraz daha yakın, daha sakin, daha mütevazı olmasını beklerdik. Bugün “hacı” kelimesinin benim çocukluğumdaki anlamını aynı kuvvetle taşıdığını söyleyemiyorum. Belki beni asıl üzen de bu.
Türkiye yıllarca başörtüsü üzerinden çok ağır siyasi ve toplumsal tartışmalar yaşadı. Başörtülü kadınların eğitim ve kamu hayatında karşılaştıkları kısıtlamalar oldu; AK Parti de başörtüsü yasaklarının kaldırılmasını kendi siyasi anlatısının önemli hak ve özgürlük mücadelelerinden biri olarak konumlandırdı. Fakat benim bugün sorduğum soru başka: Başörtüsünü özgürleştirirken ona yüklediğimiz anlamı koruyabildik mi? Yoksa onu siyasetin en görünür kimliklerinden birine dönüştürürken başka ve çok kıymetli bir şeyi mi kaybettik?
Çünkü bir inanç sembolü siyasi aidiyetin göstergesi hâline geldiğinde, ister istemez siyasetin bütün yükünü de üzerine almaya başlıyor. Siyasette yolsuzluk iddiaları konuşulduğunda onun üzerine düşüyor. Lüks ve gösteriş tartışıldığında onun üzerine düşüyor. Kibir, liyakat, kayırmacılık veya güç tartışıldığında onun üzerine düşüyor. Başında türban bulunan insanların bu tartışmaların içinde görünmesi de zamanla insanların zihnindeki sembolü değiştiriyor. Bir zamanlar yalnızca inançla, aileyle, gelenekle ve mahremiyetle ilişkilendirilen bir görüntü; iktidar, güç ve siyasi taraf olmakla da ilişkilendirilmeye başlanıyor.
İşte bu nedenle bugün başörtüsünün toplumdaki algısının değişmesinde, onu yıllarca siyasetin merkezine yerleştiren AK Parti’nin de sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Bu benim siyasi değerlendirmemdir; elbette herkes aynı sonuca varmak zorunda değildir. AK Parti açısından bakıldığında ise başörtüsü yasaklarının kaldırılması, kadınların eğitim ve çalışma hayatındaki özgürlüklerinin genişletilmesi olarak anlatılıyor. Bu tarihsel boyutu görmezden gelmek doğru olmaz. Fakat aynı zamanda dini bir sembolün böylesine güçlü biçimde siyasi kimlikle özdeşleşmesinin toplumsal sonuçlarını da konuşabilmeliyiz.
Çünkü iktidarlar yalnızca kanunları değiştirmezler. Bazen kavramların, sembollerin, hatta kelimelerin toplumdaki anlamını da değiştirirler. Ben bugün “başörtüsü” ile “türban”ı zihnimde bu yüzden birbirinden ayırıyorum. Başörtüsü dediğimde hâlâ anneannemi, babaannemi, komşu teyzeyi, oyalı tülbentleri, zemzem suyunu, küçük tesbihleri, sessizce edilen duaları ve kimsenin gözüne sokulmayan bir inancı hatırlıyorum. Türban dediğimde ise giderek daha fazla siyaseti, gücü ve siyasi kimliği hatırlıyorum.
Belki çocukluk hafızası geçmişi biraz güzelleştiriyordur. Elbette o yılların insanları da kusursuz değildi; hiçbir kuşak değildir. Fakat benim hatırladığım kültürün merkezinde çok önemli bir düşünce vardı: Dindarlaştıkça daha mütevazı olmalısın. Daha gösterişli değil, daha kibirli değil, daha ayrıcalıklı hiç değil.
Bu yüzden bugün yaşadığım duygu aslında öfkeden çok hüzün. Çocukluğumuzun İslam anlayışını kaybettiğimiz gibi, çocukluğumuzun başörtülü güzel kadın algısını da kaybettik. O başörtülü kadına baktığımızda gördüğümüz ağırbaşlılık, iyilik, ölçü, mahcubiyet ve ahlak duygusunun yerine bambaşka çağrışımlar yerleşti.
Ve buna gerçekten üzülüyorum.
Çünkü başörtüsünün itibarını geri getirmenin yolu başörtüsünü yeniden yasaklamak, başörtülü kadını yargılamak veya insanların ne giyeceğine karışmak değildir. Tam tersine, onu siyasetin elinden geri almaktır. İnancı yeniden insanın vicdanına bırakmaktır.
Ve belki yeniden hatırlamaktır:
İnanç insanı daha görünür değil, daha iyi yapıyorsa anlamlıdır.
