Deniz Kıte
Köşe Yazarı
Deniz Kıte
 

Biz Neden Kendimize Soru Sormuyoruz?

Biz soru soran bir toplum değiliz. Aslında bu cümle tam olarak doğru da değil. Soru soruyoruz, hatta oldukça meraklı bir toplumuz. Ama merakımızın yönü çoğu zaman kendimize değil, başkalarına dönük. Kim ne giydi? Ne aldı? Ne kadar kazanıyor? Kiminle birlikte? Neden ayrıldı? Nereye taşındı? Çocuğu ne yaptı? Evi ne kadar? Arabası ne marka? Bunları merak ediyor, soruyor, konuşuyor, bazen de hiç tanımadığımız insanların hayatları hakkında bile kolaylıkla fikir yürütüyoruz. Peki kendimiz hakkında ne kadar meraklıyız? “Ben neden böyle düşünüyorum?”, “Gücü nasıl tanımlıyorum?”, “Başarı benim için gerçekten ne demek?”, “Bugün savunduğum düşüncelerin kaçı gerçekten benim?”, “Hayatımdaki seçimlerin hangilerini ben yaptım, hangileri benim için yapıldı?”, “Doğru olduğuna inandığım şeylerin ne kadarını gerçekten sorguladım?” Sorular buraya geldiğinde işler biraz değişiyor. Yaklaşık yirmi yıl arabuluculuk alanında çalıştım ve eğitimler verdim. Arabuluculuğun en önemli araçlarından biri doğru sorudur. Karşınızda birbirleriyle uyuşmazlık yaşayan ve çoğu zaman daha önce hiç tanımadığınız insanlar vardır. Onların uyuşmazlıklarına kendi cevaplarınızı vererek çözüm bulamazsınız. Önce onları, yaşadıklarını, ihtiyaçlarını, korkularını, beklentilerini anlamanız gerekir. Anlamak için de soru sormanız gerekir. Fakat benim eğitimlerimde bunun öncesinde gelen başka bir konu vardı. Ben buna Self-Aware Mediation (Öz Farkında Arabuluculuk) diyordum. Çünkü başkalarının çatışmalarını anlamaya çalışan bir arabulucunun, önce kendi çatışmalarının, değerlerinin, önyargılarının, korkularının ve güç algısının farkında olması gerektiğine inanıyordum. Başkasını anlamaya çalışırken aslında kendi dünyamızdan bakıyoruz. Dolayısıyla baktığımız pencereyi tanımadan gördüğümüz manzarayı ne kadar tarafsız değerlendirebiliriz? Bu nedenle eğitimlerimde arabulucu adaylarına doğrudan kendileriyle ilgili sorular sorardım. Örneğin güç kavramını çalışırken ilk sorulardan biri son derece basitti: “Gücü nasıl tanımlarsınız?” Yıllar boyunca bu soruya verilen cevaplardan çok, sorunun yarattığı tepki ilgimi çekti. Hemen hemen her eğitimde benzer bir cümle duydum: “Hocam, bunlar çok zor sorular.” Arkasından da çoğu zaman şu gelirdi: “Biz bunları daha önce hiç kendimize sormadık.” İşte bence mesele tam da burada başlıyor. Belki soru zor değildi. Belki bizi zorlayan, cevabının dışarıda olmamasıydı. Çünkü çocukluğumuzdan itibaren bize pek çok cevap öğretiliyor. Doğru budur. Yanlış şudur. Başarı budur. İyi insan böyle olur. İyi çocuk bunu yapar. Kadın şöyle davranır. Erkek böyle davranır. Aile budur. Mutluluk şudur. Tanrı budur. Vatan budur. Başarılı bir hayat böyle görünür. Bunların bir bölümü elbette toplumsal yaşamın ve kültürün doğal aktarımıdır. Ama sorun, öğrendiklerimizin varlığı değil; hayatımız boyunca bunların ne kadarını gerçekten kendimize sorarak yeniden değerlendirdiğimizdir. Üstelik bazı konularda soru sormanın kendisi bile rahatsızlık yaratabiliyor. Tanrı’nın varlığını sorguladığınızda örneğin, sorunun kendisini tartışmak yerine size neye inanmanız gerektiğini söyleyenlerle karşılaşabiliyorsunuz. “Şu kitabı oku”, “Bunu nasıl bilmezsin?”, “Ne kadar cahilsin”, “Böyle şey sorgulanır mı?” Hatta soru soran insanın niyetini, ahlakını veya inancını sorgulayanlar çıkabiliyor. Oysa çok daha ilginç bir karşılık mümkün: “Ne kadar ilginç bir soru. Bunu neden merak ettin?” Çünkü soru sormak reddetmek değildir. Soru sormak düşünmektir. Hatta insan bazen inandığı bir şeyi sorguladığında onu kaybetmez; neden inandığını ilk kez gerçekten keşfeder. Bilimin de, felsefenin de, öğrenmenin de başlangıcında cevaplardan önce sorular vardır. İnsanlık bugün bildiği pek çok şeyi, birilerinin herkesin bildiğini sandığı şeylere yeniden soru sorması sayesinde biliyor. Belki de sorunlarımızdan biri, kendimize yeterince meraklı olmamamız. Başkalarının hayatını merak etmek kolaydır. Kendimizi merak etmek ise biraz cesaret ister. Çünkü kendimize gerçekten soru sormaya başladığımızda hoşumuza gitmeyen cevaplarla da karşılaşabiliriz. Belki yıllardır peşinden koştuğumuz başarı aslında bizim başarı tanımımız değildir. Belki vazgeçilmez sandığımız bir değer bize gerçekten aittir; belki de yalnızca bize öğretilmiştir. Belki “Ben böyleyim” dediğimiz bazı özelliklerimizin arkasında korkularımız vardır. Belki istediğimizi sandığımız hayat ile gerçekten istediğimiz hayat aynı değildir. Belki de kendimizle barışmak, kendimiz hakkında her şeyi sevmek ya da her yaptığımızı doğru bulmak değildir. Kendimizle barışmak, kendimize dürüstçe bakabilmek ve her şeye rağmen kendimize merak duyabilmektir. İşte Purposeful Learning (Anlamlı Öğrenme) üzerine çalışırken neden ilk Kindle kitaplarımdan birinin 52 Purposeful Questions (52 Anlamlı Soru) olması gerektiğini düşündüğümü soranlara cevabım aslında burada yatıyor. Çünkü anlamlı bir hayatın hazır cevaplarla değil, doğru sorularla başladığını düşünüyorum. Kitaptaki 52 soruyu bir ağacın yaşamından yola çıkarak beş bölümde kurguladım: Roots (Kökler), Trunk (Gövde), Branches (Dallar), Leaves & Flowers (Yapraklar ve Çiçekler) ve Fruits (Meyveler). Çünkü insan da biraz ağaca benziyor. Köklerimiz var. Nereden geldiğimizi, bizi oluşturan geçmişi, aileyi, kültürü, deneyimleri taşıyoruz. Bizi ayakta tutan bir gövdemiz var. Hayat ilerledikçe farklı yönlere uzanan dallarımız oluşuyor. Bazılarını kendimiz seçiyoruz, bazıları şartların sonucu gelişiyor. Yapraklarımız dökülüyor, yenileri çıkıyor. Çiçek açıyoruz. Bazen kuruyor, bazen yeniden yeşeriyoruz. Ve bütün bunların sonunda ortaya çıkan meyvelerimiz var. Dolayısıyla sorular da değişiyor. Köklerim neler? Bugün olduğum insanın ne kadarı geçmişimden geliyor? Kendimle birlikte bu dünyaya neler getirdim? Neleri ben seçtim, neleri yalnızca devraldım? Bana ait olduğunu düşündüğüm değerlerin hangileri gerçekten benim? Gövdemi ne oluşturuyor? Hayatım hangi yöne doğru dallanıyor? Neyi büyütüyorum? Neyi artık taşımama gerek yok? Hangi çiçeklerimin açmasına izin vermiyorum? Ve bütün bunların sonunda meyvem ne olacak? Belki de en önemli soru şu: Bir gün bu dünyadan giderken arkamda ne bırakacağım? 52 Purposeful Questions (52 Anlamlı Soru) size 52 cevap vermeyi vaat etmiyor. Tam tersine, zaten kitabın temel düşüncesi bu: Ben sizin cevaplarınızı bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Çünkü sizin geçmişinizi, korkularınızı, ilişkilerinizi, kayıplarınızı, hayallerinizi, içinizde yarım kalmış şeyleri ve belki henüz kendinize bile söylemediğiniz arzularınızı başka biri sizin yerinize bilemez. Bir yazar kendi bilgisini ve deneyimini aktarabilir. Bir öğretmen yeni bir pencere açabilir. Bir eğitimci sizi düşündürebilir. Ama sonunda hayatınıza vereceğiniz cevabı siz bulmak zorundasınız. Belki de günümüzün kişisel gelişim anlayışında beni en fazla düşündüren şeylerden biri bu. Sürekli cevap arıyoruz. Mutlu olmanın beş yolu. Başarının yedi sırrı. Hayatınızı değiştirecek on alışkanlık. Güçlü insanların yaptığı sekiz şey. Sabah beşte kalkarsanız başarılı olacağınızı, şu alışkanlıkları edinirseniz mutlu olacağınızı, şu adımları takip ederseniz hayatınızın değişeceğini söyleyen yüzlerce reçete… Oysa milyarlarca farklı insanın yaşadığı bir dünyada, herkes için geçerli tek bir “doğru hayat” formülü olması mümkün mü? Belki ihtiyacımız olan şey daha fazla hazır cevap değildir. Belki daha iyi sorulara ihtiyacımız vardır. Çünkü başkalarının hayatını merak ederek bilgi toplarız. Kendimizin neden öyle yaşadığını merak ederek ise farkındalık geliştiririz. İkisi aynı şey değildir. İnsan kendisini tanımadan sınırlarını nasıl tanıyabilir? Potansiyelini nasıl keşfedebilir? Neyi gerçekten istediğini nasıl anlayabilir? Kendisine ait olanla kendisine empoze edileni nasıl ayırabilir? Ve bütün bunları yapmadan hayatında gerçekten neyin purposeful (anlamlı) olduğuna nasıl karar verebilir? Bu nedenle 52 Purposeful Questions (52 Anlamlı Soru) benim için yalnızca Amazon’da yayımlanmış 52 soruluk küçük bir Kindle kitabı değil. Bir davet. Arada bir durmaya, kendimizle konuşmaya, bize öğretilmiş cevapları bir süreliğine kenara bırakmaya ve belki daha önce hiç sormadığımız bir soruyu kendimize sormaya davet. Ben bu soruların hepsini kendime sordum. Şimdi başkalarının da sormasını diliyorum. Benim için değil. Kitap için hiç değil. Kendileri için. Çünkü kendisine soru soramayan insan, bir süre sonra dünyaya da gerçek sorular soramaz. Soru soramayan bir zihin ise kendisine verilmiş cevapların sınırlarının ötesine geçmekte zorlanır. Belki insanın hayatını değiştiren şey her zaman yeni bir cevap bulması değildir. Bazen bütün bir hayat, insanın kendisine ilk kez doğru soruyu sormasıyla değişir. Ve eğer 52 Purposeful Questions (52 Anlamlı Soru) içindeki 52 sorudan yalnızca biri, bir insanın kendisine daha önce hiç sormadığı bir soruyu sordurabilirse… Belki o tek soru bile yeterlidir.
Ekleme Tarihi: 05 Ekim 2026 -Pazartesi
Deniz Kıte

Biz Neden Kendimize Soru Sormuyoruz?

Biz soru soran bir toplum değiliz. Aslında bu cümle tam olarak doğru da değil. Soru soruyoruz, hatta oldukça meraklı bir toplumuz. Ama merakımızın yönü çoğu zaman kendimize değil, başkalarına dönük. Kim ne giydi? Ne aldı? Ne kadar kazanıyor? Kiminle birlikte? Neden ayrıldı? Nereye taşındı? Çocuğu ne yaptı? Evi ne kadar? Arabası ne marka? Bunları merak ediyor, soruyor, konuşuyor, bazen de hiç tanımadığımız insanların hayatları hakkında bile kolaylıkla fikir yürütüyoruz.

Peki kendimiz hakkında ne kadar meraklıyız?

“Ben neden böyle düşünüyorum?”, “Gücü nasıl tanımlıyorum?”, “Başarı benim için gerçekten ne demek?”, “Bugün savunduğum düşüncelerin kaçı gerçekten benim?”, “Hayatımdaki seçimlerin hangilerini ben yaptım, hangileri benim için yapıldı?”, “Doğru olduğuna inandığım şeylerin ne kadarını gerçekten sorguladım?”

Sorular buraya geldiğinde işler biraz değişiyor.

Yaklaşık yirmi yıl arabuluculuk alanında çalıştım ve eğitimler verdim. Arabuluculuğun en önemli araçlarından biri doğru sorudur. Karşınızda birbirleriyle uyuşmazlık yaşayan ve çoğu zaman daha önce hiç tanımadığınız insanlar vardır. Onların uyuşmazlıklarına kendi cevaplarınızı vererek çözüm bulamazsınız. Önce onları, yaşadıklarını, ihtiyaçlarını, korkularını, beklentilerini anlamanız gerekir. Anlamak için de soru sormanız gerekir.

Fakat benim eğitimlerimde bunun öncesinde gelen başka bir konu vardı. Ben buna Self-Aware Mediation (Öz Farkında Arabuluculuk) diyordum. Çünkü başkalarının çatışmalarını anlamaya çalışan bir arabulucunun, önce kendi çatışmalarının, değerlerinin, önyargılarının, korkularının ve güç algısının farkında olması gerektiğine inanıyordum. Başkasını anlamaya çalışırken aslında kendi dünyamızdan bakıyoruz. Dolayısıyla baktığımız pencereyi tanımadan gördüğümüz manzarayı ne kadar tarafsız değerlendirebiliriz?

Bu nedenle eğitimlerimde arabulucu adaylarına doğrudan kendileriyle ilgili sorular sorardım. Örneğin güç kavramını çalışırken ilk sorulardan biri son derece basitti: “Gücü nasıl tanımlarsınız?”

Yıllar boyunca bu soruya verilen cevaplardan çok, sorunun yarattığı tepki ilgimi çekti. Hemen hemen her eğitimde benzer bir cümle duydum: “Hocam, bunlar çok zor sorular.” Arkasından da çoğu zaman şu gelirdi: “Biz bunları daha önce hiç kendimize sormadık.”

İşte bence mesele tam da burada başlıyor.

Belki soru zor değildi. Belki bizi zorlayan, cevabının dışarıda olmamasıydı.

Çünkü çocukluğumuzdan itibaren bize pek çok cevap öğretiliyor. Doğru budur. Yanlış şudur. Başarı budur. İyi insan böyle olur. İyi çocuk bunu yapar. Kadın şöyle davranır. Erkek böyle davranır. Aile budur. Mutluluk şudur. Tanrı budur. Vatan budur. Başarılı bir hayat böyle görünür. Bunların bir bölümü elbette toplumsal yaşamın ve kültürün doğal aktarımıdır. Ama sorun, öğrendiklerimizin varlığı değil; hayatımız boyunca bunların ne kadarını gerçekten kendimize sorarak yeniden değerlendirdiğimizdir.

Üstelik bazı konularda soru sormanın kendisi bile rahatsızlık yaratabiliyor. Tanrı’nın varlığını sorguladığınızda örneğin, sorunun kendisini tartışmak yerine size neye inanmanız gerektiğini söyleyenlerle karşılaşabiliyorsunuz. “Şu kitabı oku”, “Bunu nasıl bilmezsin?”, “Ne kadar cahilsin”, “Böyle şey sorgulanır mı?” Hatta soru soran insanın niyetini, ahlakını veya inancını sorgulayanlar çıkabiliyor.

Oysa çok daha ilginç bir karşılık mümkün: “Ne kadar ilginç bir soru. Bunu neden merak ettin?”

Çünkü soru sormak reddetmek değildir. Soru sormak düşünmektir. Hatta insan bazen inandığı bir şeyi sorguladığında onu kaybetmez; neden inandığını ilk kez gerçekten keşfeder. Bilimin de, felsefenin de, öğrenmenin de başlangıcında cevaplardan önce sorular vardır. İnsanlık bugün bildiği pek çok şeyi, birilerinin herkesin bildiğini sandığı şeylere yeniden soru sorması sayesinde biliyor.

Belki de sorunlarımızdan biri, kendimize yeterince meraklı olmamamız.

Başkalarının hayatını merak etmek kolaydır. Kendimizi merak etmek ise biraz cesaret ister. Çünkü kendimize gerçekten soru sormaya başladığımızda hoşumuza gitmeyen cevaplarla da karşılaşabiliriz. Belki yıllardır peşinden koştuğumuz başarı aslında bizim başarı tanımımız değildir. Belki vazgeçilmez sandığımız bir değer bize gerçekten aittir; belki de yalnızca bize öğretilmiştir. Belki “Ben böyleyim” dediğimiz bazı özelliklerimizin arkasında korkularımız vardır. Belki istediğimizi sandığımız hayat ile gerçekten istediğimiz hayat aynı değildir.

Belki de kendimizle barışmak, kendimiz hakkında her şeyi sevmek ya da her yaptığımızı doğru bulmak değildir. Kendimizle barışmak, kendimize dürüstçe bakabilmek ve her şeye rağmen kendimize merak duyabilmektir.

İşte Purposeful Learning (Anlamlı Öğrenme) üzerine çalışırken neden ilk Kindle kitaplarımdan birinin 52 Purposeful Questions (52 Anlamlı Soru) olması gerektiğini düşündüğümü soranlara cevabım aslında burada yatıyor. Çünkü anlamlı bir hayatın hazır cevaplarla değil, doğru sorularla başladığını düşünüyorum.

Kitaptaki 52 soruyu bir ağacın yaşamından yola çıkarak beş bölümde kurguladım: Roots (Kökler), Trunk (Gövde), Branches (Dallar), Leaves & Flowers (Yapraklar ve Çiçekler) ve Fruits (Meyveler).

Çünkü insan da biraz ağaca benziyor.

Köklerimiz var. Nereden geldiğimizi, bizi oluşturan geçmişi, aileyi, kültürü, deneyimleri taşıyoruz. Bizi ayakta tutan bir gövdemiz var. Hayat ilerledikçe farklı yönlere uzanan dallarımız oluşuyor. Bazılarını kendimiz seçiyoruz, bazıları şartların sonucu gelişiyor. Yapraklarımız dökülüyor, yenileri çıkıyor. Çiçek açıyoruz. Bazen kuruyor, bazen yeniden yeşeriyoruz. Ve bütün bunların sonunda ortaya çıkan meyvelerimiz var.

Dolayısıyla sorular da değişiyor.

Köklerim neler? Bugün olduğum insanın ne kadarı geçmişimden geliyor? Kendimle birlikte bu dünyaya neler getirdim? Neleri ben seçtim, neleri yalnızca devraldım? Bana ait olduğunu düşündüğüm değerlerin hangileri gerçekten benim? Gövdemi ne oluşturuyor? Hayatım hangi yöne doğru dallanıyor? Neyi büyütüyorum? Neyi artık taşımama gerek yok? Hangi çiçeklerimin açmasına izin vermiyorum? Ve bütün bunların sonunda meyvem ne olacak?

Belki de en önemli soru şu: Bir gün bu dünyadan giderken arkamda ne bırakacağım?

52 Purposeful Questions (52 Anlamlı Soru) size 52 cevap vermeyi vaat etmiyor. Tam tersine, zaten kitabın temel düşüncesi bu: Ben sizin cevaplarınızı bilmiyorum.

Kimse bilmiyor.

Çünkü sizin geçmişinizi, korkularınızı, ilişkilerinizi, kayıplarınızı, hayallerinizi, içinizde yarım kalmış şeyleri ve belki henüz kendinize bile söylemediğiniz arzularınızı başka biri sizin yerinize bilemez. Bir yazar kendi bilgisini ve deneyimini aktarabilir. Bir öğretmen yeni bir pencere açabilir. Bir eğitimci sizi düşündürebilir. Ama sonunda hayatınıza vereceğiniz cevabı siz bulmak zorundasınız.

Belki de günümüzün kişisel gelişim anlayışında beni en fazla düşündüren şeylerden biri bu. Sürekli cevap arıyoruz. Mutlu olmanın beş yolu. Başarının yedi sırrı. Hayatınızı değiştirecek on alışkanlık. Güçlü insanların yaptığı sekiz şey. Sabah beşte kalkarsanız başarılı olacağınızı, şu alışkanlıkları edinirseniz mutlu olacağınızı, şu adımları takip ederseniz hayatınızın değişeceğini söyleyen yüzlerce reçete…

Oysa milyarlarca farklı insanın yaşadığı bir dünyada, herkes için geçerli tek bir “doğru hayat” formülü olması mümkün mü?

Belki ihtiyacımız olan şey daha fazla hazır cevap değildir.

Belki daha iyi sorulara ihtiyacımız vardır.

Çünkü başkalarının hayatını merak ederek bilgi toplarız. Kendimizin neden öyle yaşadığını merak ederek ise farkındalık geliştiririz. İkisi aynı şey değildir.

İnsan kendisini tanımadan sınırlarını nasıl tanıyabilir? Potansiyelini nasıl keşfedebilir? Neyi gerçekten istediğini nasıl anlayabilir? Kendisine ait olanla kendisine empoze edileni nasıl ayırabilir? Ve bütün bunları yapmadan hayatında gerçekten neyin purposeful (anlamlı) olduğuna nasıl karar verebilir?

Bu nedenle 52 Purposeful Questions (52 Anlamlı Soru) benim için yalnızca Amazon’da yayımlanmış 52 soruluk küçük bir Kindle kitabı değil.

Bir davet.

Arada bir durmaya, kendimizle konuşmaya, bize öğretilmiş cevapları bir süreliğine kenara bırakmaya ve belki daha önce hiç sormadığımız bir soruyu kendimize sormaya davet.

Ben bu soruların hepsini kendime sordum.

Şimdi başkalarının da sormasını diliyorum.

Benim için değil. Kitap için hiç değil.

Kendileri için.

Çünkü kendisine soru soramayan insan, bir süre sonra dünyaya da gerçek sorular soramaz. Soru soramayan bir zihin ise kendisine verilmiş cevapların sınırlarının ötesine geçmekte zorlanır.

Belki insanın hayatını değiştiren şey her zaman yeni bir cevap bulması değildir.

Bazen bütün bir hayat, insanın kendisine ilk kez doğru soruyu sormasıyla değişir.

Ve eğer 52 Purposeful Questions (52 Anlamlı Soru) içindeki 52 sorudan yalnızca biri, bir insanın kendisine daha önce hiç sormadığı bir soruyu sordurabilirse…

Belki o tek soru bile yeterlidir.

Yazıya ifade bırak !