Son günlerde karşıma çıkan bir video var. Birkaç cümleden ibaret… Fakat insanın zihninde öyle uzun bir yankı bırakıyor ki, izleyip geçemedim.
Üzerine düşündükçe, aslında yalnızca bir videoyu değil; “medeniyet” dediğimiz şeyin ne kadar sağlam, ne kadar kırılgan olduğunu sorgulamaya başladım. Ve bu yazı, biraz da o sorgulamanın sonucunda ortaya çıktı.
“Elektrikler üç gün kesilse, marketteki yiyecekler bütünüyle tükense, o çok övdüğünüz medeniyetten geriye hiçbir şey kalmaz.”
İlk bakışta basit bir varsayım gibi görünüyor.
Ama biraz düşündüğümüzde, aslında hepimizin üzerine kurulmuş büyük bir soruyu önümüze bırakıyor:
Biz gerçekten medeni miyiz, yoksa medeniyet dediğimiz şey sahip olduklarımız kadar mı sürüyor?
Elektrik var.
Su var.
Marketler raflarla dolu.
Telefonlarımız elimizde, internet parmaklarımızın ucunda, arabalarımız kapının önünde, evlerimizde ışık yanıyor.
Ve biz bütün bunların toplamına “medeniyet” diyoruz.
Oysa asıl sınav, bütün bunların olmadığı yerde başlıyor.
Elektrikler üç gün kesilse…
Marketteki yiyecekler bütünüyle tükense…
Sokakta birbirini görüp birbirine selam veren o kibar insanların kırk sekiz saat içinde nasıl ilkel canlıya dönüştüğünü görürsünüz.
İşte insanı rahatsız eden taraf tam da burası.
Çünkü medeniyetin üzerimizdeki cilası, sandığımız kadar kalın olmayabilir.
Bugün birbirimize “günaydın” diyoruz.
Kapıyı tutuyoruz.
Sıraya giriyoruz.
Komşumuza selam veriyoruz.
Çünkü düzen var.
Çünkü ihtiyaçlarımız karşılanıyor.
Çünkü karnımız tok.
Çünkü yarının ne getireceğinden korkmadan bugünü yaşayabiliyoruz.
Peki ya bütün bunlar bir anda ortadan kalkarsa?
Açlık başladığında ne kadar medeni kalabiliriz?
Susuzluk başladığında?
Karanlık çöktüğünde?
Çocuğumuzun yiyeceğini bulamadığımızda?
İşte o zaman insanın gerçek yüzüyle karşılaşabiliriz.
Belki de mesele elektriğin kesilmesi değildir.
Mesele, insanın kendisini güvende hissettiği şartların ortadan kalkmasıdır.
Çünkü konfor, insanın davranışlarını da terbiye ediyor olabilir.
Kıtlık başladığında paylaşmayı mı hatırlarız, yoksa ilk önce kendimizi mi düşünürüz?
Tehlike geldiğinde komşumuzu mu koruruz, yoksa kapımızı içeriden mi kilitleriz?
Bir başkasının çocuğuna ekmeğimizi mi veririz, yoksa kendi çocuğumuz için daha fazlasını mı saklarız?
Bunların cevabını bilmek için elektriklerin üç gün kesilmesini beklemek gerekmiyor belki.
Hayatın küçük krizleri bile bize insanlığımızın nerede durduğunu gösteriyor.
Çünkü medeniyet yalnızca teknoloji değildir.
Medeniyet yalnızca gökdelenler, yollar, hastaneler, telefonlar, arabalar ve internet değildir.
Medeniyet, elindeki son lokmayı paylaşabilmektir.
Medeniyet, kimse görmediğinde de doğru olanı yapabilmektir.
Medeniyet, güçlü olduğunda güçsüzü ezmemektir.
Medeniyet, açken bile bir başkasının açlığını fark edebilmektir.
Ve belki de en önemlisi; elindeki imkânlar azaldığında insanlığını kaybetmemektir.
Bu yüzden şu cümle üzerinde uzun uzun düşünmek gerekiyor:
“Medeniyet tok insanların oynadığı kırılgan bir tiyatrodur.”
Ne kadar ağır…
Ne kadar rahatsız edici…
Ve belki de ne kadar gerçek.
Çünkü tokken herkes paylaşmayı savunabilir.
Güvendeyken herkes merhametli olabilir.
Güçlüyken herkes adaletten söz edebilir.
Ama gerçek karakter, insanın elinde hiçbir şey kalmadığında ortaya çıkar.
Medeniyet de belki tam orada başlar.
Elektriklerin kesildiği yerde değil;
insanın içindeki ışığın sönmediği yerde.
Çünkü raflar boşalabilir.
Şehirler karanlığa gömülebilir.
Düzen bozulabilir.
Ama insan, bütün bunların içinde hâlâ insansa...
İşte o zaman medeniyet gerçekten vardır.
Yoksa geriye sadece dekoru sökülmüş bir tiyatro kalır.
Ve sahnede herkes kendi gerçeğiyle baş başa kalır.
