Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir doğum günü kutlamasına rastladım. Son derece lüks olduğu belli olan bir mekân, özenle hazırlanmış bir masa, çiçekler, pastalar, öpücükler, gülücükler… İlk bakışta mutlu bir kadının, sevdikleriyle paylaştığı güzel bir gün. Ancak fotoğraflarda dikkatimi çeken başka bir şey vardı. Hediyelerin tamamı, üzerlerindeki markalar açıkça görülecek şekilde yerleştirilmişti. Sanki doğum gününün asıl amacı kutlamak, sevmek, sevilmek değil; o kadına ne kadar pahalı hediyeler alındığını göstermekti.
Fotoğraflara baktıkça içimden şu düşünce geçti: Acaba burada kutlanan bir insanın doğum günü mü, yoksa o insana biçilen fiyat mı?
Elbette güzel hediyeler almak, lüks yerlerde yemek yemek, iyi giyinmek veya maddi imkânlara sahip olmak yanlış değil. Bunların hiçbiri tek başına eleştirilecek şeyler değil. Ancak insanın kendi değerini sahip olduğu markalarla, kendisine alınan hediyelerle, üzerinde taşıdığı mücevherlerle ifade etmeye başlaması, üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir toplumsal mesele.
Çünkü bir noktadan sonra insan, farkında olarak ya da olmayarak, kendisini bir vitrine yerleştiriyor. Ve o vitrinden dünyaya şu mesajı veriyor: Benim fiyatım bu. Benimle birlikte olmak isteyenlerin karşılaması gereken bedel bu. Ben bundan daha azını kabul etmem.
Bir kadının kendisini bu şekilde değerlendirmesinden daha hüzünlü çok az şey düşünebiliyorum.
İnsanın bir fiyatı mı vardır, yoksa bir değeri mi?
Bugün sosyal medyada neredeyse her şey sergileniyor. Ne yediğimiz, nerede içtiğimiz, hangi otelde kaldığımız, hangi markayı giydiğimiz, nereye seyahat ettiğimiz, hangi restoranda yemek yediğimiz… Hatta bazen mutluluğumuz bile bir gösteriye dönüşüyor. Yaşamakla yaşadığını göstermek arasındaki farkı giderek kaybediyoruz.
Bir yemeğin tadından çok fotoğrafı, bir seyahatin insana kattıklarından çok gidilen otelin adı, bir hediyenin taşıdığı duygudan çok üzerindeki marka önem kazanıyor. Sanki hayatın kendisi değil, başkalarının o hayatı nasıl gördüğü belirleyici oluyor.
Ve bu yarışın sonu yok. Her zaman daha pahalı bir çanta, daha büyük bir ev, daha gösterişli bir düğün, daha lüks bir tatil, daha fazla altın, daha çok mücevher bulunabilir. İnsan kendi değerini bunlarla ölçmeye başladığında, kaçınılmaz olarak başkalarının sahip olduklarıyla da ölçmeye başlıyor.
Oysa insanın değerini belirleyen şeylerin hiçbirinin fiyat etiketi yoktur.
Geçtiğimiz günlerde bir başka kısa videoya rastladım. Sokakta kadınlara eşlerinin sadakatiyle ilgili sorular soruluyordu. Görüşülen kadınlardan bazıları, eşleri kendilerine ve çocuklarına maddi olarak baktığı sürece başka kadınlarla ilişki yaşamalarını önemsemediklerini söylüyordu.
Bu cevaplar beni en az o doğum günü fotoğrafları kadar düşündürdü. Bir tarafta kendisine alınan pahalı hediyelerle değerini ifade eden kadınlar, diğer tarafta evine ekmek getirildiği sürece sevgiden, saygıdan ve sadakatten vazgeçebileceğini söyleyen kadınlar… İlk bakışta birbirinden çok farklı görünen bu iki yaklaşımın ortak bir noktası yok mu? Her ikisinde de insan ilişkileri ekonomik bir alışverişe indirgeniyor. Birinde sevginin karşılığı pahalı hediyeler, diğerinde sadakatsizliğe katlanmanın karşılığı ekonomik güvence oluyor.
Elbette ekonomik bağımsızlığı olmayan, çocuklarıyla birlikte geçim mücadelesi veren bir kadının koşullarıyla, lüks tüketimi bir statü göstergesine dönüştüren bir kadının koşulları aynı değil. Yoksulluğun ve çaresizliğin insanları nasıl tercihlere zorladığını görmezden gelemeyiz. Ekonomik bağımlılık çoğu zaman özgürce karar verebilmenin önündeki en büyük engellerden biridir. Ancak tam da bu nedenle kadınların eğitimine, ekonomik bağımsızlığına ve kendi ayakları üzerinde durabilmesine bu kadar önem vermemiz gerekmiyor mu?
Bir kadının yaşamını sürdürebilmek için sevgisizliğe, saygısızlığa veya sadakatsizliğe katlanmak zorunda kalmadığı bir toplum yaratmak, aileyi korumak üzerine yapılan bütün konuşmalardan daha anlamlı olmaz mı? Çünkü aileyi bir arada tutan yalnızca aynı evde yaşamak, aynı sofrada yemek yemek veya faturaların ödenmesi değildir. Aileyi aile yapan sevgi, saygı, güven, sorumluluk ve karşılıklı bağlılıktır. Bunlar ortadan kalktığında geriye yalnızca ekonomik bir birliktelik kalabilir.
Bir başka tarafta ise özellikle düğünlerde, doğumlarda, sünnet törenlerinde ve benzeri kutlamalarda giderek büyüyen bir gösteriş kültürü var. Altınlarla kaplanmış mekânlar, kolları dolduran bilezikler, gösterişli törenler, bitmek bilmeyen hediyeler! Üstelik bazen bütün bu gösterişe erkek çocuk sahibi olmanın ayrı bir üstünlük olduğu düşüncesi de eşlik ediyor. Oysa bir çocuğun kız veya erkek olması ne annenin başarısıdır ne de başarısızlığı. Biyolojik olarak bunu belirleyen, döllenme sırasında babadan gelen sperm hücresinin taşıdığı cinsiyet kromozomudur. Ama bundan da önemlisi, bir çocuğun cinsiyetinin herhangi bir üstünlük ifade etmemesidir.
Bir annenin gurur duyması gereken şey çocuğunun kız ya da erkek olması değil; nasıl bir insan olarak yetiştiğidir. Başkalarının haklarına saygı duyan, düşünebilen, sorgulayabilen, öğrenebilen, üretebilen, sevgi ve şefkat gösterebilen, kendisine ve topluma karşı sorumluluk taşıyan bir insan yetiştirmekten daha büyük bir başarı olabilir mi?
Peki, bütün bu gösteriş bize ne anlatıyor?
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli sorulardan biri bu. İnsan neden sahip olduklarını sürekli başkalarına göstermek ister? Neden mutluluğunun başkaları tarafından görülmesine, onaylanmasına ihtiyaç duyar? Neden kendi değerini kendi içinde bulmak yerine başkalarının gözlerinde arar? Bunun altında bazen yoksunluk, bazen kabul görme ihtiyacı, bazen güvensizlik, bazen de içinde yaşadığımız tüketim kültürünün etkisi olabilir. Her gösterişin arkasında aynı psikolojik nedenin bulunduğunu söyleyemeyiz. Ancak gösterişin toplumsal bir başarı ölçütüne dönüşmesi, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir sorun. Çünkü bu kültür yalnızca yetişkinleri etkilemiyor. Çocuklar da bütün bunları izliyor, görüyor, öğreniyor.
Bir çocuk, annesinin değerinin üzerindeki altınlarla ölçüldüğü, babasının başarısının kullandığı otomobille değerlendirildiği, insanların saygınlığının banka hesaplarıyla belirlendiği bir ortamda büyüdüğünde, biz ona etik değerleri, ahlakı, bilgiyi, bilimi ve insan onurunu nasıl anlatacağız? O çocuğa insanın satın alınamayacağını nasıl öğreteceğiz? Kendisine ait bir düşüncesi olmasının, bir soruya cevap aramasının, yeni bir şey öğrenmesinin, bir başkasına yardım etmesinin neden önemli olduğunu nasıl açıklayacağız?
Benim yıllardır üzerinde çalıştığım Anlam Odaklı Öğrenme (Purposeful Learning) yaklaşımının temelinde de tam olarak bu sorgulama bulunuyor. Eğitimin amacı yalnızca bir meslek kazandırmak, para kazanmayı öğretmek veya insanı ekonomik sistemin başarılı bir parçası haline getirmek olmamalı. Eğitim, insanın kendisini tanımasına, değerlerini keşfetmesine, yeteneklerini geliştirmesine, düşünmesine, sorgulamasına ve yaşamına anlam katmasına da yardımcı olmalı. Çünkü bilgi sahibi olmakla bilge olmak aynı şey değildir. Çok para kazanmakla değerli bir hayat yaşamak da aynı şey değildir.
İnsan kendisine şu soruları sorabilmeli:
Ben kimim? Neye inanıyorum? Neleri değerli buluyorum? Nasıl bir insan olmak istiyorum? Başkalarının hayatına ne katıyorum? Yaşamımın sonunda geriye yalnızca sahip olduklarım mı, yoksa ürettiklerim, öğrettiklerim, paylaştıklarım ve dokunduğum hayatlar mı kalacak?
İşte bu soruları sormayan bir toplumun, yalnızca daha fazla tüketerek gelişebileceğine inanmıyorum. Ve burada kadınlara çok önemli bir sorumluluk düştüğünü düşünüyorum.
Bu, toplumsal yozlaşmanın tek sorumlusunun kadınlar olduğu anlamına gelmiyor. Erkeklerin, ailelerin, eğitim kurumlarının, siyasetin, medyanın ve ekonomik düzenin de büyük sorumluluğu var. Ancak kadınların toplumsal dönüşümdeki gücünü küçümsemememiz gerektiğine inanıyorum. Kadın yalnızca bir anne, eş veya evin düzenini sağlayan kişi değildir. Kadın bir düşünürdür, bilim insanıdır, eğitimcidir, yöneticidir, girişimcidir, sanatçıdır, üreticidir. Toplumun her alanında var olan ve o alanları dönüştürebilecek bir insandır.
Kadının zarafeti de yalnızca giyiminde, konuşmasında veya dış görünüşünde değildir. Zarafet düşüncelerine, davranışlarına, insanlarla kurduğu ilişkilere, farklılıklara gösterdiği saygıya ve güç karşısındaki duruşuna yansır. Nezaket zayıflık değildir. Şefkat çaresizlik değildir. Kibarlık boyun eğmek değildir. Tam tersine, insanın kendi gücünü başkalarını ezmeden kullanabilmesi büyük bir olgunluk göstergesidir.
Ben kadının toplumdaki bu gücünü yeniden hatırlaması gerektiğini düşünüyorum. Bunu yaparken kendisini yalnızca annelikle, ev kadınlığıyla veya geleneksel rollerle sınırlamasını da kastetmiyorum. Tam tersine, kadın hangi mesleği yapıyorsa, hangi ortamda bulunuyorsa, hangi sorumluluğu üstleniyorsa oraya bilgisini, görgüsünü, aklını, nezaketini, üretkenliğini ve insanlığını taşımalı. Kendisini başkalarına kabul ettirmek için bağırmak, kavga etmek, şiddete başvurmak veya sahip olduklarını sergilemek zorunda olmadığını bilmeli. Kendi değerinin farkında olan insanın bunu sürekli kanıtlama ihtiyacı da azalır. Üstelik bugün bütün bunları konuşmamızın çok daha önemli bir nedeni var.
Dünya olağanüstü bir değişimden geçiyor. Yapay zekâ, otomasyon, teknolojik gelişmeler, ekonomik dönüşümler, savaşlar ve belirsizlikler, geleceğin yaşam koşullarını yeniden şekillendiriyor. Bugün sahip olduğumuz servet yarın ortadan kalkabilir. Bir ekonomik kriz, bir savaş, bir siyasi karar, bir teknolojik gelişme insanların bütün maddi güvencelerini değiştirebilir. Hayatım boyunca bunun pek çok örneğini gördüm. Ancak insanın öğrenme yeteneği, düşünme becerisi, bilgisi, deneyimi, üretkenliği, değişen koşullara uyum sağlayabilmesi ve insanlarla kurabildiği sağlıklı ilişkiler, maddi varlıklardan çok daha kalıcı bir dayanıklılık sağlayabilir.
Gelecekte çocuklarımızın en çok ihtiyaç duyacağı şey daha fazla altın, daha pahalı çantalar veya daha gösterişli evler olmayacak. Onların ihtiyaç duyacağı şey düşünebilmek, öğrenebilmek, yeniden öğrenebilmek, sorgulayabilmek, sorun çözebilmek, değişime uyum sağlayabilmek ve her koşulda insan kalabilmek olacak. Bunları çocuklarımıza yalnızca sözlerimizle öğretemeyiz. Nasıl yaşadığımızla da öğretmek zorundayız.
Bir anne çocuğuna insanın değerinin parayla ölçülmediğini söylerken kendi değerini sürekli hediyelerle ifade ediyorsa, bir baba dürüstlüğü öğütlerken başarı için her yolun mubah olduğunu gösteriyorsa, okul etik değerlerden söz ederken yalnızca ekonomik başarıyı ödüllendiriyorsa, o çocuk hangisine inanacak? Çocuklar yalnızca anlattıklarımızdan değil, yaşadıklarımızdan da öğrenir. Bu nedenle toplumsal dönüşümün ailede, okulda, iş yerinde, günlük ilişkilerimizde ve en önemlisi kendi içimizde başlaması gerektiğine inanıyorum. Özellikle kadınların kendilerini başkalarının biçtiği fiyatlarla değil, kendi geliştirdikleri değerlerle tanımlayabildiği bir toplum hayal ediyorum. Bilgili, görgülü, özgür, ekonomik bağımsızlığını kazanmış, üretken, nazik, sevgi ve şefkat sahibi, kendisini ve başkalarını sorgulayabilen, gerektiğinde hayır diyebilen, kendi ayakları üzerinde durabilen kadınların çoğaldığı bir toplum…
Bu kadınların yetiştirdiği veya yaşamlarına dokunduğu çocukların da kadınları birer süs eşyası, statü sembolü veya satın alınabilir varlık olarak değil, kendileriyle eşit değerde insanlar olarak gördüğü bir gelecek… Çünkü kadının özgürleşmesi, kendisine biçilen fiyatı yükseltmesi değil, kendisine fiyat biçilemeyeceğini fark etmesidir. Ve belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken en önemli gerçek budur: Bir insanın değeri, kendisine ne kadar harcandığıyla değil, yaşamına ve başkalarının yaşamlarına ne kadar anlam kattığıyla ilgilidir. Bir toplumun geleceğini de kadınların kollarındaki altınların ağırlığı, erkeklerin banka hesaplarındaki rakamlar veya ailelerin sahip oldukları markalar belirlemeyecek. O geleceği, kadınların ve erkeklerin akıllarında taşıdıkları bilgi, yüreklerinde taşıdıkları sevgi, davranışlarında gösterdikleri nezaket ve yetiştirdikleri nesillere aktardıkları değerler belirleyecek. Çünkü para kaybedilebilir. Servet tükenebilir. Gösteriş unutulabilir.
Ama öğrenen, düşünen, üreten ve yaşamına anlam katabilen insan, her koşulda yeniden ayağa kalkabilir.. Ve Türkiye’nin geleceği, işte böyle kadınlara, böyle erkeklere ve böyle yetiştirilen çocuklara bağlıdır.
