İnsan, canı yandığında bazen yalnızca bir kelimeye sığınır:
Anne…
Ne ilginçtir ki insan, dünyanın neresinde olursa olsun, bazen en büyük acısında çocukluğuna döner.
Çünkü bizde anne, yalnızca seslendiğimiz kişi değildir. Acıyan yerde de vardır, acıkan yerde de, başardığımız yerde de, tükendiğimiz yerde de…
“Anne, karnım acıktı.”
“Anne, kazandım!”
“Anne, bittim ben…”
Bir lokmanın özlemi de onun adını taşır, dünyanın en güzel haberi de… Bazen bir hastane odasında, bazen bir sınav sonucunda, bazen de kimseye anlatamadığımız bir yenilginin tam ortasında aynı kelimeye döneriz.
Anne, bizim ağrıyan yerimizdir.
İnsanoğlunun ilk ayrılıklarından biri doğumla başlar. Göbek bağımız kesilir; iki ayrı bedene dönüşürüz. Göbek çukurumuzda, o ilk bağın sessiz bir izi kalır.
Elbette bedenin bağı kesilir. Ama insanın hikâyesinde ayrılık her zaman kopmak demek değildir.
Belki de bu yüzden, yıllar geçse, büyüsek, kendi hayatımızı kursak, hatta kendi çocuklarımızı kucağımıza alsak bile içimizde bir yer hâlâ anneye seslenir.
Bir çocuk, annesinin kendisini almaya geleceği umuduyla bekler. Bir insan, yıllar sonra annesine kavuştuğunda yalnızca bir yüzü değil, geçmişinde eksik kalmış bir parçayı da arar. Annesini kaybeden biri, güzel bir haber aldığında telefonuna uzanıp artık arayamayacağını hatırlar. Annesinin sevgisini hiç tanımamış biri bile bazen hiç yaşayamadığı bir şefkatin özlemini taşır.
Kimi annesinde huzur bulur, kimi ondan uzaklaşarak iyileşir. Kimi annesini özler, kimi annesi hayattayken bile ona ulaşamaz.
Her hikâye başka, her yara başka…
Ama insanın içinde kalan iz, her zaman aynı biçimde görünmez.
Bazen sevgi olur, bazen özlem, bazen bir sızı, bazen de bir ömür cevap bekleyen soru…
Baba dağ gibi durur insanın arkasında. Varlığıyla güç verir, korur, güven verir. Onun yeri de kıymeti de başkadır. Fakat bizim dilimizde anne, hayatın her köşesine dağılmış bir sestir.
Baba da sevincimizi paylaşır, acımızı taşır. Ama bizde anne, bazen daha neye ihtiyacımız olduğunu kendimiz anlamadan seslendiğimiz kişidir.
Bir Anadolu evinde çocuk başka bir odadan “Anne!” diye seslenir. Annesi belki elindeki işi bırakır, belki bir tabak yemek hazırlar, belki yalnızca “Efendim?” der.
Ne büyük bir şey yapmıştır oysa?
Belki hiçbir şey…
Ama yıllar sonra insan, o sıradan “Efendim”in bir daha duyulamayacağını anladığında, hayatın en kıymetli seslerinden birini kaybettiğini fark eder.
Dünyanın her yerinde anneler sever, özler, korur. Hiçbir kültürün anneliği diğerinden daha az kıymetli değildir. Fakat bizim kültürümüzde anne, yalnızca aile içinde bir kişi değil; gündelik dilimizin, soframızın, telaşımızın, sevincimizin ve kederimizin içine işlemiş bir yakınlıktır.
“Yemeğini yedin mi?”
“Vardığında haber ver.”
“Üşüme, üstünü giy.”
Bazen sevgisini uzun cümlelerle anlatamaz. Bir poşete meyve koyar, arkamızdan seslenir, kapıda bekler.
Biz büyürüz; o hâlâ üşüyebileceğimizi düşünür.
Belki de anne, bizim için yalnızca bir insan değil, kendimizi anlatmak zorunda kalmadan anlaşılmayı umduğumuz yerdir.
Peki, bütün bunların sonunda neden hâlâ anne deriz?
Belki çünkü bazı bağlar, ayrılıktan sonra da biçim değiştirerek yaşamaya devam eder.
Bedenler ayrılır. İnsanlar uzaklaşır. Sesler susar. Hayatlar sona erer.
Ama bazen bir annenin öğrettiği şefkat, yıllar sonra bizim başka birine uzattığımız elde yaşamaya devam eder. Bazen bir hatıra, bir dua, bir özlem olur. Bazen de insanın aklıyla açıklayamadığı, kalbiyle hissettiği o görünmez bağa dönüşür.
Kimisi buna sevgi der, kimisi hafıza, kimisi ruhun bağı…
Kimisi de ilahi bir yakınlığın insanda bıraktığı iz olarak hisseder.
Belki de mesele, bu bağın adını koymak değil; onun insanın içinde nasıl yaşamaya devam ettiğini anlayabilmektir.
Çünkü göbek bağımız kesilir. Hayat bizi başka yönlere götürür. Büyür, uzaklaşır, bazen koparız.
Ama insanın içinde, ilk bağından kalan izin nerede başlayıp nerede bittiğini kim söyleyebilir?
Belki anne, yalnızca dünyaya geldiğimiz yer değildir.
Bazen sevincimizi ilk götürmek istediğimiz yer, bazen acımızı bırakmak istediğimiz kapı, bazen de bir ömür boyunca içimizde taşıdığımız özlemdir.
Anne, bizim ağrıyan yerimizdir.
Çünkü insanın bazı yerleri vardır; ne yaşla büyür ne de zamanla bütünüyle susar.
Ve bazen koskoca bir ömür, tek bir kelimeye sığar:
Anne…
