Turgut Karabekir
Köşe Yazarı
Turgut Karabekir
 

Ramazan

Gerçekleri yansıtmayan yandaş yazılar, zorluk ve yokluk içinde kıvranan vatandaşın bu ramazanda ne kadar aç ve sıkıntıda olduğunun, üstünü örtemiyor. Benim için ramazanlar 1945 yılına kadar, huzurlu, kutlu ve güvende hissedilen yılların yaşamının mutlu bir parçasıydı. Fakirlik vardı, yokluk vardı, hatta kıtlık vardı, ama memnun ve mutlu idik. Dünyanın ilerlemiş sayılan ülkeleri biri birini boğazlamakla meşguldü ve her gün binlerce insan katlediliyordu. Bizde, şeker, un, kömür ve ekmek karneyleydi. Osmanlıdan kalan borçları ödüyorduk ama fabrikalarımız çalışıyordu ve olanla kanaat edip, huzurluyduk. Güzel günlerin geleceğinden de emindik. Çünkü ülkede Atatürk ruhu yaşıyordu. O zaman çocuk yaşta olmama rağmen ramazanın özel bir değişiklik getirdiğini hatırlıyorum. Önce evlerde hareket başlar, ihtiyaç içinde olanlara, imkânlar yettiği kadar, yiyecek yardımı yapılırdı. Oruç, iftar, teravi ve şeker bayramı değişlik ve halkı birleştiren, dostlaştıran, sosyal ve kutsal teamüllerdi. Babam yeniçağa uygun olmasına rağmen beş vakit namaz kılardı, annem ve babam oruç tutarlardı. Akşam iftar saatinin geldiğini, otuzlu yıllarda davul, sonraki yıllarda top patlaması beklemek, zamanın geldiğini babama haber vermek bizim görevimizdi. Su içilir, birkaç lokma ile oruç bozulurdu. Biz de sanki oruçluymuş gibi onlara katılırdık. Babam akşam namazını kıldıktan sonra yemek yenirdi. Az sonra da teravi namazı için yürüyerek camiye gidilirdi. O günlerde insanlar daha sıcak ilişkide olurlardı. Din henüz siyaset nesnesi olmamıştı, halk bölünmemişti. Şeker bayramı günü muhakkak sabahleyin bayram namazına gidilir ve dargınlar barışırlardı. Sonra karşılıklı ziyaretler bütün günü alırdı. 2. Ve 3. Günler ihtiyaç içinde olan tanıdıklar bayramlıklarını almak için el öpmeye gelirlerdi. Çok zaman annem bu maddî sorumluluklara yetişebilmek için kendi ihtiyaçlarımızdan kesip onlara verirdi. Irk, renk, din ve ülke ayrımı yoktu. Gayri- Müslim dostlarımız bile bayramlaşmaya gelirlerdi. Ama o yıllar yoksulluğun çok olduğu yıllardı. Kızılay ve Diyanet işleri herkese yetişecek yetenekte değildi. Yardımlaşmayı halk kendisi yapardı. Zaman değişti. İnsanlar değişti. Değerler değişti. Dünya değişti. Bizde yönetim değişti. Basın her hâlde bilgisiz insanların elindeydi ve Amerikan belasının ülkeye pençesini geçirdiğini bize anlatmasılardı. Okullar da yeteri bilgi vermemişti.   Felâketler DP’nin Amerikan eliyle 1950’de iktidara gelmesi, köy enstitülerinin kapanması ve ezanın Arapçaya çevrilmesiyle başladı. Bağımsızlığımız yok ola ola bugünlerin tam bağımlılığına geldik. İnsanlar doğdu, büyüdü, yaşadı ve öldü. Nedense ben hâlâ yaşayanlardanım ve sorumluluk görevimi yapmakla uğraşıyorum. Halk ise eskiden olduğundan daha fakir ve daha mutsuz, aynı zamanda da, daha sorumsuz ve bencil. Ülkemiz kötüye götürülüyor. Atatürk sevgisi ve başarılarının takdiri suç oldu, din din olmaktan çıktı, din siyasete alet yapıldı. Hırsızlık doğallaştı, şeref ve utanç yok oldu, saygı lafta kaldı, karanlık, mutsuz, neredeyse umutsuz günlere geldik. Diyanet İşleri Başkanlığının 2025 yılı bütçesi 130 milyar lira imiş ve sadece ilk 9 ayda yaklaşık 98 milyar lira harcamış. Yâni, saatte 15 milyon lira harcamış! Müslümanlıkta, biri birine, özellikle ihtiyaç içinde olanlara yardım, ön şartlardan biridir. Her hâlde Diyanet Başkanlığının 2026 bütçesi daha büyüktür ve ramazanda yoksul halkımıza gereken yardımları yapıyorlardır. Mesela hiç değilse ramazan ayını geçirebilmeleri için gıda yardımı yapıyordur. Herhâlde böbürlenmemek için bize söylemiyorlardır! Ayı geçirmek içim bir simit ve bir çay bile alamayan aileler varken, kendileri lüks otellerde ziyafet çekerken, halkı aç bırakacak değiller ya, tabii ki özel hurmalı ramazan kolileri gitmiştir. Merak etmeyelim, halk aç olursa onların yedikleri boğazlarından geçmez. Üstelik çok bağlı oldukları dinimizin kurallarına aykırı olduğu için yapmamazlık etmezler. İçiniz rahat olsun! Ama meraklandığımız için değil, sorumluluk olduğu için, böbürlenmemeyi bir tarafa bıraksınlar ve halka ne kadar yardım yaptıklarını, yardımları nereye gönderdiklerini bize açıklasınlar ki, şu mübarek dedikleri ramazanı biz de lokmalar boğazımıza dizilmeden mübarek ligini görerek geçirelim. Bak bir de ne var; ramazanda insanlar çalışıyor yorgunlar, e açlarda, çocuklarını okula götürmeleri, geri almaları daha da zor iş, e Diyanetin binlerce aracı var, bir zahmet çocukların da okula servis yapsınlar, kantin paralarını ödesinler. Zırhlı Mercedes’e gerek yok, minibüs gönderseler yeter. Yâni, “bütün” bir Müslüman olandan bunu gerektirir, değil mi? Günahkâr diye sattıkları bizler de halkımızın yardım aldığını, hiç değilse oruçtan sonra gırtlağından bir lokma yemek geçtiğini görüp bayram yapalım. Eski yokluk yıllarındaki gibi mutlu olabilelim. Bilmem anlatabildim mi? Olması farz, bilmek hakkımız yâni!
Ekleme Tarihi: 24 Şubat 2026 -Salı
Turgut Karabekir

Ramazan

Gerçekleri yansıtmayan yandaş yazılar, zorluk ve yokluk içinde kıvranan vatandaşın bu ramazanda ne kadar aç ve sıkıntıda olduğunun, üstünü örtemiyor.

Benim için ramazanlar 1945 yılına kadar, huzurlu, kutlu ve güvende hissedilen yılların yaşamının mutlu bir parçasıydı. Fakirlik vardı, yokluk vardı, hatta kıtlık vardı, ama memnun ve mutlu idik.

Dünyanın ilerlemiş sayılan ülkeleri biri birini boğazlamakla meşguldü ve her gün binlerce insan katlediliyordu. Bizde, şeker, un, kömür ve ekmek karneyleydi. Osmanlıdan kalan borçları ödüyorduk ama fabrikalarımız çalışıyordu ve olanla kanaat edip, huzurluyduk. Güzel günlerin geleceğinden de emindik. Çünkü ülkede Atatürk ruhu yaşıyordu.

O zaman çocuk yaşta olmama rağmen ramazanın özel bir değişiklik getirdiğini hatırlıyorum. Önce evlerde hareket başlar, ihtiyaç içinde olanlara, imkânlar yettiği kadar, yiyecek yardımı yapılırdı.

Oruç, iftar, teravi ve şeker bayramı değişlik ve halkı birleştiren, dostlaştıran, sosyal ve kutsal teamüllerdi. Babam yeniçağa uygun olmasına rağmen beş vakit namaz kılardı, annem ve babam oruç tutarlardı.

Akşam iftar saatinin geldiğini, otuzlu yıllarda davul, sonraki yıllarda top patlaması beklemek, zamanın geldiğini babama haber vermek bizim görevimizdi.

Su içilir, birkaç lokma ile oruç bozulurdu. Biz de sanki oruçluymuş gibi onlara katılırdık. Babam akşam namazını kıldıktan sonra yemek yenirdi. Az sonra da teravi namazı için yürüyerek camiye gidilirdi.

O günlerde insanlar daha sıcak ilişkide olurlardı. Din henüz siyaset nesnesi olmamıştı, halk bölünmemişti. Şeker bayramı günü muhakkak sabahleyin bayram namazına gidilir ve dargınlar barışırlardı. Sonra karşılıklı ziyaretler bütün günü alırdı. 2. Ve 3. Günler ihtiyaç içinde olan tanıdıklar bayramlıklarını almak için el öpmeye gelirlerdi. Çok zaman annem bu maddî sorumluluklara yetişebilmek için kendi ihtiyaçlarımızdan kesip onlara verirdi.

Irk, renk, din ve ülke ayrımı yoktu. Gayri- Müslim dostlarımız bile bayramlaşmaya gelirlerdi.

Ama o yıllar yoksulluğun çok olduğu yıllardı. Kızılay ve Diyanet işleri herkese yetişecek yetenekte değildi. Yardımlaşmayı halk kendisi yapardı.

Zaman değişti. İnsanlar değişti. Değerler değişti.

Dünya değişti. Bizde yönetim değişti. Basın her hâlde bilgisiz insanların elindeydi ve Amerikan belasının ülkeye pençesini geçirdiğini bize anlatmasılardı. Okullar da yeteri bilgi vermemişti.

 

Felâketler DP’nin Amerikan eliyle 1950’de iktidara gelmesi, köy enstitülerinin kapanması ve ezanın Arapçaya çevrilmesiyle başladı.

Bağımsızlığımız yok ola ola bugünlerin tam bağımlılığına geldik. İnsanlar doğdu, büyüdü, yaşadı ve öldü. Nedense ben hâlâ yaşayanlardanım ve sorumluluk görevimi yapmakla uğraşıyorum. Halk ise eskiden olduğundan daha fakir ve daha mutsuz, aynı zamanda da, daha sorumsuz ve bencil. Ülkemiz kötüye götürülüyor.

Atatürk sevgisi ve başarılarının takdiri suç oldu, din din olmaktan çıktı, din siyasete alet yapıldı.

Hırsızlık doğallaştı, şeref ve utanç yok oldu, saygı lafta kaldı, karanlık, mutsuz, neredeyse umutsuz günlere geldik.

Diyanet İşleri Başkanlığının 2025 yılı bütçesi 130 milyar lira imiş ve sadece ilk 9 ayda yaklaşık 98 milyar lira harcamış. Yâni, saatte 15 milyon lira harcamış!

Müslümanlıkta, biri birine, özellikle ihtiyaç içinde olanlara yardım, ön şartlardan biridir. Her hâlde Diyanet Başkanlığının 2026 bütçesi daha büyüktür ve ramazanda yoksul halkımıza gereken yardımları yapıyorlardır. Mesela hiç değilse ramazan ayını geçirebilmeleri için gıda yardımı yapıyordur.

Herhâlde böbürlenmemek için bize söylemiyorlardır! Ayı geçirmek içim bir simit ve bir çay bile alamayan aileler varken, kendileri lüks otellerde ziyafet çekerken, halkı aç bırakacak değiller ya, tabii ki özel hurmalı ramazan kolileri gitmiştir. Merak etmeyelim, halk aç olursa onların yedikleri boğazlarından geçmez. Üstelik çok bağlı oldukları dinimizin kurallarına aykırı olduğu için yapmamazlık etmezler. İçiniz rahat olsun!

Ama meraklandığımız için değil, sorumluluk olduğu için, böbürlenmemeyi bir tarafa bıraksınlar ve halka ne kadar yardım yaptıklarını, yardımları nereye gönderdiklerini bize açıklasınlar ki, şu mübarek dedikleri ramazanı biz de lokmalar boğazımıza dizilmeden mübarek ligini görerek geçirelim.

Bak bir de ne var; ramazanda insanlar çalışıyor yorgunlar, e açlarda, çocuklarını okula götürmeleri, geri almaları daha da zor iş, e Diyanetin binlerce aracı var, bir zahmet çocukların da okula servis yapsınlar, kantin paralarını ödesinler. Zırhlı Mercedes’e gerek yok, minibüs gönderseler yeter.

Yâni, “bütün” bir Müslüman olandan bunu gerektirir, değil mi?

Günahkâr diye sattıkları bizler de halkımızın yardım aldığını, hiç değilse oruçtan sonra gırtlağından bir lokma yemek geçtiğini görüp bayram yapalım. Eski yokluk yıllarındaki gibi mutlu olabilelim.

Bilmem anlatabildim mi? Olması farz, bilmek hakkımız yâni!

Yazıya ifade bırak !

Diğer Yazıları

24
Şubat
16
Eylül
23
Ağustos
26
Temmuz
10
Mayıs
18
Kasım
02
Ekim
08
Kasım
02
Kasım